Sosyal medya kullanımının sınıfsal halleri



Sosyal medyanın en büyük riski akıntının peşinden koşmak. Bununla kastedilen olağanüstü durumlar değil, sosyal medyanın hızına bağlı olarak ortaya çıkanın peşinden koşma hali.


Cihan Çetin

Uzun süredir sosyal medyayı tarif etmek için bir benzetme noktası arıyordum. Sanırım buldum. Sosyal medyanın bilgi akışı borsanın bilgi akışına benzer. Aynı zamanda borsadaki bilginin/verinin takip edilmesine de benzer. Araştırma/anlama amacıyla özel ilgi duymak haricinde eğer sermayeniz yoksa borsayı takip etmezsiniz. Sermayeniz varsa da ya satın aldığınız hisseyi ya da takip ettiğiniz sektörü izlersiniz.

Basılı medyanın baskın olduğu zamanlarda borsa akışının birkaç noktasına dair bilgi verilirdi: Açılış, kapanış, ortalama. Bilgisayarların gelişimiyle birlikte borsanın açılış ve kapanış arasındaki her anın veri olarak paylaşılması, izlenmesi olanağı doğdu. Hatırlanacağı üzere genelde kayan bant biçiminde olan borsanın aktarımında sermaye sahibi aldığı hisse gelinceye kadar beklerdi. İnternetin gelişimi sonrasında ise borsa başta olmak üzere finans hareketi saniyelik biçimde takip edilmeye başlandı.

Borsanın bilgisinin bu değişimini günümüz sosyal medyasına aktardığımızda akış halinde olan sadece bilgi değil, bir o kadar da bir bilinçtir. Sosyal medya insanların zihninde olan bitenin, bu anlamda bilincin aktığı yerdir. Araç-internet ne kadar sanal olsa da, akan bilinç sanal değildir. Toplumsal bilinç nasıl toplumsal varlığa bağlı ise sosyal medyada akan bilinç de bu ilişkinin ürünüdür.

Bir Marksistin bu bağlamda sorması gereken birkaç soru şunlardır: Akan, kişilerin ortak göstergesi olarak hangi sınıfın bilincidir? Sınıfların bilinçleri hangi anlarda, kendisini nasıl gösterir? 

Bu noktada söylenecekler somut bilimsel verilerle desteklenmese de belirli düzeyde yorum yapmak mümkündür. Bu yoruma olanak sağlayacak olanın da sosyal medyada toplumsal bilince bağlı olarak kendisini gösteren söylemler olduğunu söyleyebiliriz.

Genellemenin indirgeme riskini göz önünde bulundurarak sosyal medyada baskın olan kullanıcıların sınıfsal kökeninin küçük burjuva; akan toplumsal bilincin de işçi sınıfının, emekçilerin mücadelelerinin dönemsel yükselişleri hariç olmak üzere ağırlıklı olarak burjuva toplumsal bilinç olduğunu söyleyebiliriz. 

Devam etmeden önce burada doğal olarak, “Genel gözleme dayalı bu sonuç Türkiye için mi geçerli dünya için mi” diye bir soru sorulabilir. Elbette öncelikli olarak Türkiye ile sınırlı. Çünkü emperyalist ülkelerdeki sosyal medya kullanıcılarının kullanım biçimleri ile emperyalizme bağımlı ülkelerinki hem kapsam hem de söylem olarak farklıdır. Ancak bu farka rağmen genel tespit pek değişmiyor.

İki önceki paragraftan devam edecek olursak, Türkiye’de deprem ile 6’lı Masa’nın adayını açıklanması (6 Şubat-3 Mart) süreçlerinin sosyal medyadaki yansımasına bakıldığında bile sosyal medya kullanıcılarının toplum bilincinin küçük burjuva kökeni, öz olarak da rüzgâra göre yön değiştirmesi kendisini net içimde gösterir.

Deprem sonrası ortaya çıkan yıkımda devletin yokluğuna karşı gelişen vicdani boyutun küçük burjuvazideki ‘’sıkılma’’ belirtisi, zaman ilerledikçe bir süre sonra burjuva aklın da talep ettiği şekilde ilk olarak kendisini ‘’normale dönüş’’ şeklinde gösterdi. Meral Akşener’in 3 Mart’ta 6’lı Masa’ya attığı tekme üzerine sosyal medyadaki küçük burjuva akıl kendi normalini buldu: Seçim. O günden bugüne hepimiz bilfiil gördük ve yaşadık ki, 15 milyonu etkileyen bir deprem sosyal medyada “Orada bir deprem var, gitmesek de görmesek de, o deprem bizim depremimiz” sığlığına indi; deprem, deprem bölgesinde yaşayanların, oraya gidip yardım etmek isteyen bir avuç insanın derdi noktasına kadar geriledi. Şu an arada çıkan haberler de sosyal medyada vicdan ve ’seçim malzemesi’ düzeyinde en fazla. 

Sosyal medyanın esas olarak sermayenin hareketi bağlamı ise kendisini sosyal medyanın tekniğinde gösterir. Teknik olarak sosyal medya, özellikle ve bilinçli olarak bireylere indirgenerek mikro-blog olarak tarif edilir. Bloglar internet tarihinde bireylerin gelişmiş web siteleri yerine basit tasarımlarla kişisel günlüklerinin sanal versiyonudur. Mikrodan kasıt ise hem blog sahiplerinin bireyler olması hem de blog takipçilerinin sayısının azlığına yöneliktir. 

Ancak sosyal medya mikro-blogların hem mikro hem de blog alanını iki biçimde köklü şekilde değiştirdi. Birincisi mikro alan olarak belirli sayıda karakter (Twitter’da 140 gibi) ve/veya video sürelerinin (1-2 dakika)  sınırlanması biçiminde oldu. Blog alanında da alanın daralması, blog üretiminin nicelik olarak artmasına olanak sağladı. Bloglar en hızlı günlük biçiminde hazırlanırken, sosyal medyada bu dakikalara indi. 

Marx’ın Kapital’de artı-değerin emek zaman üzerinden nasıl elde edildiğini tarif ederken kullandığı mutlak artı-değer göreli artı-değer üretimi sosyal medyada kendisini saniyeler içinde milyonlarca kişi tarafından içerik üretilmesi şeklinde gösterdi. Çünkü kullanıcı tarafından üretilen içerik olarak tanımlanan sosyal medyada içerik yoksa kâr da yoktur. Öyle ki, sürecin iletişim ayağına dair Duvar Gazetesi’nde yayınlanan röportajda akademisyen Sarper Durmuş, deprem döneminde devlet işbirliği ile kısılması yanında Twitter’ın bu süreçte ne kadar reklam sunduğu ve bundan ne kadar gelir elde ettiğini bilmiyoruz, dedi.

Özel olarak: Sosyal medyanın sınıf savaşımında kullanımı 

Kendi takipçilerimize baktığımızda bile küçük burjuva kökenin baskın karakteri kendisini gösterir. Elbette küçük burjuvaziyi yok sayan bir pratik mümkün değildir. Ancak attığımız taşın işçi sınıfına ne kadar ulaştığını ve/veya küçük burjuva bilince işçi sınıfı lehine ne kadar müdahale edebilir olduğunu ancak bu gerçekliği görerek yapabiliriz. 

Bu noktada ilk görünen şey, küçük burjuva toplumsal bilince akımın rüzgârına ve şiddetine göre işçi sınıfı lehine müdahale edebileceğimizdir. Bu durum da sosyal medyaya özgü değil gerçek hayattan kaynaklanır. 

Elbette bu tespit sosyal medyadaki pratiğin nasıl şekilleneceği/ şekillendirileceği üzerine düşünmenin noktalarını gösterir. Ancak bu noktaları da basitçe ‘’işçi sınıfı lehine içerik üretme’’ diyerek basitleştiremeyiz. Daha somut pozisyonlar ve hareket biçimleri belirlemek ve işletmek durumundayız. 

Öncelikle sosyal medyanın sürekli akış halinin avantaj ve riskleri ile başlamak gerek. 

En büyük avantajı kitlelere ulaşma gücüdür. (Alınteri olarak) Deprem sürecinde fiilen yaşadık. 15 günlük performansımızla 1,1 milyon etkileşime ulaştık. Kabaca bir tahminle 100 bin kişiye tekabül eder. Toplumsal patlama, doğal afet gibi olağanüstü süreçlere herkesin herkesle temasının artması da doğal bir sonuç. 

Sosyal medya bağlamında bu noktada farklılık, gerçek hayatın aktarımı değil tersine bu tür süreçlerde gerçek hayata müdahale ile kendisini gösterir. Çünkü olağan üstü durumlarda gerçek hayatın sosyal medyaya akışı zaten kendiliğindedir. Sürekli haber, bilgi akar. Ancak tersine müdahale, bu tür süreçlerde hem zordur hem de özsel farkı belirler. 

Sosyal medyanın en büyük riski akıntının peşinden koşmak. Bununla kastedilen olağanüstü durumlar değil, sosyal medyanın hızına bağlı olarak ortaya çıkanın peşinden koşma hali. Ama önce sosyal medyanın getirdiği hızın çelişkisini tarif etmek gerekiyor. 

2022 Ağustos verilerine göre saniyede 6 bin tweet atılmış. Bakkal hesabı ile her tweet 140 karakter olsa, bir kişinin de 140 karakteri 10 saniyede okuduğunu var saysak sadece 1 saniyede atılan 6 bin tweeti bir kişinin okuyup bitirmesi 23 saat tutuyor. 

Alınteri Haber grubunda hazırlanması karar verilen bir tweetin hazırlanması, video hariç görsel bulma vs. derken minimum 10 dakika. 22 günde (2 Mart-23 Mart arası) 944 tweet atmışız. Yine bakkal hesabıyla 944 tweet için harcadığımız süre yaklaşık 6,5 gün ediyor. 

Faaliyeti bakkal hesabı ile tarif etmeye çalışsam da göstermek istediğim çelişki şu: Sosyal medya, eğer kişisel olarak birkaç satır yazmak değil de bir faaliyet alanı olarak özel bir çaba sarf edilerek kullanıyorsa bir tweet için harcanan süre ile onun tüketilmesi arasında dengesiz bir fark ortaya çıkıyor. 

Bu durumda sosyal medyanın akışına kapılmamak derken bakmamız gereken noktayı “atılan taş, ürkütülen kurbağa” benzetmesiyle tanımlamak mümkün. Bu da bize, özellikle olağan dönemlerde sosyal medya faaliyetinde değiştirilemez katılıkta değil ancak keskin denebilecek bir hiyerarşi ile içerik üretmemiz gerektiğini gösteriyor. 

Deprem gibi olağanüstü bir andaki çubuk bükme zorunluluğunu bir kenara koyarsak, internet kullanıcılarının değil uzun yazı okumak hayranı oldukları reality showları bile 1,5 sn. hızla izlediklerini düşünürsek, özellikle sosyal medyanın bozucu etkisini anlamış oluruz. Kitap okumanın ülkede yerlerde süründüğü tarihsel bir kesitte bu gerçeklik var diyerek propaganda ve çözümleme yazılarından vazgeçmek veya onlara harcanan emek ve enerjiyi geriye düşürmek olmaz. Ancak bu tür makalelere ilgiyi artırmak için sosyal medyada onların sadece linkini vermekle yetinmeyip makale içinde seçilmiş parçalardan oluşan ‘tweet makalesi’ şeklinde akış kazandırmalıyız.

(…)

Yanı sıra kendimizi sosyal medyanın akış hızına kaptırmamak için günün gelişmeleri arasında dönemsel strateji ve önceliklerimizi esas alan bir haber hiyerarşisi oluşturmalıyız. Aksi taktirde, işi-gücü sosyal medyada boy göstermek olan ‘klavye solcuları’na benzemekten kaçınamayız. Gündelik gerçek iş, ilişki, üretim askıya alınıp (veya askıya alınmak zorunda kalınıp) tüm mesaimiz sosyal medyaya kayar (ya da kaymak zorunda kalır).

(…)

Son cümle olarak devrim nasıl sosyal medyada olmayacaksa, sosyal medya da devrimci varoluş onun gerçekliğini gözeten ama ona kapılmayan bir yaklaşımla ele alınarak ilerletilebilir. Bunu somut olarak depremin üçüncü günü yaşadık. İnternet- kapitalizm ilişkisine baktığımızda burjuvazinin kriz anlarında Twitter’da bant daraltması yaparak binlerin ölümüne neden olmakta tereddüt etmediği bir mecrada olduğumuzu aklımızdan asla çıkarmamalıyız.