Yeniden kuracağız bu kenti birlikte, dayanışmayla, emekle ve umutla…



Tabii yine bu nedenledir Antakya halkının “Buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz” demesi yıkılan evlerinin duvarlarına koca koca “Geri döneceğiz” diye yazması.


Eylül Gökçin

Kumandayı elime almış kanalları gezinirken birdenbire bir söz dizisi çalınıyor kulağıma; “Kadim şehir Antakya”! Hemen durup izlemeye koyuluyorum. Belli ki 6 Şubat yıkımından çok önce çekilmiş bir belgesel. Sunucu “kadim” sözcüğünü o kadar çok kullanıyor ki bir zaman sonra kulak tırmalamaya başlıyor. Oysa görüntüde izlediğimiz St. Pier Kilisesi’nin tek taşı bile anlatmaya yeter Antakya’nın kadim kültürünü…

Yıllar önce, Yunan mitolojisi ile ilgili bir araştırma yaparken tesadüfi olarak Apollo ve Daphne’yi anlatan bir makaleye denk gelmiş ve makaleyi okurken bir anda kendimi kadim sözcüğünün anlamını araştırırken bulmuştum. Sözcüğün anlamı şöyle; başlangıcı geçmişin derinliklerinde bulunan, çok eskiye uzanan. Antakya’yı, insanını, kültürünü en iyi anlatan sözcük aslında. Benim gibi Hatay’da büyüyenler bu sözcüğün anlamını aynı sıralarda okudukları Rum, Ermeni ve Alevi arkadaşlarından bilirler. Hristiyan arkadaşlarıyla Paskalya yumurtası boyarken öğrenmişlerdir. Alevi arkadaşlarıyla Harbiye’de türbe ziyaretine giderken içselleştirmişlerdir. Antakya’nın, egemenleri en çok korkutan yönü de budur aslında. Ortak yaşam kültürü. İşte bu nedenledir Suriye savaşı sırasında Selefi IŞİD’lileri getirip kente yerleştirmeleri, bu nedenledir 6 Şubat’taki büyük yıkım sonrası kenti insansızlaştırmaya çalışmaları. 

Tabii yine bu nedenledir Antakya halkının “Buradayız, hiçbir yere gitmiyoruz” demesi yıkılan evlerinin duvarlarına koca koca “Geri döneceğiz” diye yazması. Halkın ve bölgeye giden gönüllülerin bu politik duruşudur aslında AKP- MHP faşist bloğunun Sevgi Parkı’na tomalarla, gazla saldırmasının nedeni. Ezilenlerin inceliği olan dayanışmanın her zaman ve her koşulda egemenleri rahatsız ettiği açıktır. 

Bayramın ilk günü, günün ilk ışıklarında şehrin sokaklarındaydık

Biz de aslında tam da bu nedenle İlmek Kadın Dayanışması olarak bayram öncesindeki yirmi günlük  süreçte “Depremi Unutmuyor, Dayanışmayı Büyütüyoruz” şiarıyla bir dayanışma örgütledik. Bayramın hemen öncesinde ise toparladığımız ihtiyaç malzemelerini ulaştırmak üzere Antakya Defne’ye doğru yola çıktık. Bayramın ilk günü sabahın ilk ışıklarıyla şehrin sokaklarındaydık. Antakya’nın o cıvıl cıvıl kalabalıklarla dolu halinden eser yoktu. Bugüne kadar televizyondan izlediğim büyük yıkıma tanık olmak şaşkınlık, hüzün ve öfke karışımı bir duygu uyandırdı bende. Lise yıllarında sokaklarında dolaştığım Antakya koca bir moloz yığınına dönüşmüştü. Üstelik duvarları patlayan, sıvaları kalıp kalıp dökülmüş, içlerinde oyuklar açılmış binalara baktığımızda çok da eski olmadıkları ortadaydı. En eskisi on yıllık gibi görünen bu binalar aslında her şeyi anlatıyordu. İnşaat baronlarının rant uğruna, daha fazla para kazanmak uğruna halkın hayatını nasıl hiçe saydıklarının en açık kanıtıydı gördüklerimiz.

Devlet yine en ceberut haliyle karşımızdaydı

Aslında caddeleriyle sokaklarıyla Antakya vahşi kapitalizmin en çıplak haliydi. Yıkıntılarla çevrili sokaklardan geçerken dikkatimi çeken başka bir şey ise bomboş sokaklarda ağır zırhlı araçlarla gezen özel harekatçılar ve polislerdi. Yıkımın ilk günlerinde ortalarda görünmeyen, Antakya’ya hiç uğramayan, göçük altında kalan halkı çıkarmak için çaba göstermeyen devlet güya neredeyse bomboş kalmış sokakları, moloz yığınlarını korumak için adım başı özel harekatçı konuşlandırmıştı şehre. Kısacası devlet yine en ceberut haliyle karşımızdaydı. Ama tabii gördüklerimiz sadece yıkımdan ibaret değildi. Bir taraftan da hayat en canlı haliyle devam ediyordu.

İlk durağımız halkın yıkılan evlerinin yakınlarına kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlardı. Çok sıcak karşılandık, uzun yıllar birbirimizi tanıyor gibi kucaklaştık, ayaküstü koyu sohbetlere daldık. Sohbet sırasında öğrendiğimiz kadarıyla en büyük sorun tuvaletler ve hijyen malzemelerinin yokluğuydu. Gerçi burada tuvalet vardı fakat çadırların dışına kurulduğu ve gece çok karanlık olduğu için özellikle kadınlar geceleri tuvaletleri kullanamadıklarını dile getiriyorlardı.

Sonrasında dayanışma ürünlerinin dağıtımı için çadırları dolaşırken genç bir kadının söyledikleri bana depremde evi tamamen yıkılan abime söylediklerimi hatırlattı. Ağlayarak bana, “Evimiz tamamen yıkıldı sadece kıyafetlerimiz ve terliklerimizle dışarı attık kendimizi” diyen abime, “Yeniden yaparız abi” demiştim, “Hep birlikte yeniden yaparız. Canınız sağ ya”. Genç kadın da aynı şeyleri söylüyordu yıkılan evinden bahsederken, “Canımız sağ ya yeniden yaparız”.

Bu sözler Antakya insanının ve içinde yoğrulduğu kadim kültürün bir özetiydi aslında “Canımız sağ ya yeniden yaparız”. Evet yeniden kuracağız bu kenti birlikte, dayanışmayla, emekle ve umutla…