‘Tecridin temelinde düşmanlaştırma var’



Avukat Kazım Bayraktar, tecridin insanın insani özelliklerini ortadan kaldırmaya yönelik bir saldırı olduğuna dikkat çekerek, ‘Tecridin temelinde düşmanlaştırma var’ dedi


İnsan Hakları Derneği (İHD) Ankara Şubesi, “Dünden bu güne tecrit siyaseti” başlıklı sempozyumu Ankara’da düzenledi. “Tecrit siyasetine son verilsin”, “Hasta mahpuslar serbest bırakılsın” pankartlarının asıldığı sempozyuma, Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi 3’üncü bölge milletvekili adayı avukat Alişan Şahin, Özgürlük İçin Hukukçular Derneği (ÖHD) üyesi avukatlar, sendika üyeleri, üniversite öğrencileri katılım sağladı.

Sempozyumda konuşan avukat Kazım Bayraktar, tecridin insanın insani özelliklerini ortadan kaldırmaya yönelik bir saldırı olduğuna dikkat çekerek, tecrit sisteminin tarihini anlattı.

Tecritin tarihsel temeli

Bayraktar tecritin toplumsal süreçlerini anlatırken ilkel komünal toplumdan başlayarak toplum kurallarına uymayanların o toplumda sadece ayıplanması ile vuku bulduğunu daha sonraki süreçlerde ise teşhir etme cezalandırma gibi uygulamalarla ileriye doğru taşındığını ifade etti.

Ayrıca özel mülkiyetin ortaya çıkmasıyla birlikte egemenlerin egemen. oldukları kişiler üzerindeki özel mülkiyet hakkının hayata geçirildiğini ve kişiler üzerinde kişilerin haklarından yoksun bırakıldığını gelişmeye başladığını vurguladı ve onların izin verdiği ölçüde hayata geçirildiğini ve kişiler üzerinde kişilerin haklarının yoksun bırakılma şekillerinde gelişmeye başladığını vurguladı. Köleci toplumdaki kölelerin yaşam hakkının köle sahipleri, toprak sahiplerine bağlandığını ve onların izin verdiği ölçüde hayata geçirildiğini bunun da başka bir tecrit şekli olduğunu ifade etti. 

Bugünkü modern kapitalist sistemin ya da yasaların temelini 12 Levha Kanunları’ndan aldığını o zamanki kurucuların gerçekten hukuki araştırmalar yaparak hukuki temellere dayandırılmak istendiğini ve bugünkü sistemde vuku bulan adaletin ya da yargılama sisteminin de temelini oradan aldığını ancak siyasetin hukuka üstünlüğü durumuna geldiğini ve aslında  bu şekilde hayata geçirildiğini anlattı.

Özel mülkiyetten bahsederken özel mülkiyetin ortaya çıkışı ve devletin de oluşmasıyla birlikte kadın ile erkek arasındaki ilişkide erkeğin kadın üzerindeki hakimiyetinin ortaya çıktığını söylerken kadının tecrit edilmesi noktasına dikkat çekti.

Kapitalist sistem içerisinde tecritin aslında toplumun bütün parçalarını ayrıştırmaya, yalnızlaştırmaya dönük olduğuna vurgu yaparak “İçeride dışarıda hücreleri parçala” sloganına da dikkat çekti. Dışardaki ayrıştırmaya, tecrite karşı bir direniş yapılmaz ve parçalanmazsa içedeki tecritin parçalanamayacağını o nedenle dışarıda bir direnişin, bir ses çıkarmanın olması gerektiğine vurgu yaptı. 

Şunların altını çizdi:

Bugün ırkçılık temelinde, bir inanç temelinde, cinsel tercih temelinde tecrit edilmiş toplum kesimleri ve halklar var. Bu tecrit aynı zamanda düşmanlaştırmayla birlikte gelişiyor. Tek kişilik tecrit kadarına olanı düşündüğümüzde de bunun hepsinin düşmanlaştırmadan kaynaklandığını görüyoruz. Hatta aynı inancı aynı tercihleri yaşayan insanlar arasında bile düşmanlığı geliştiren etkenler söz konusu oluyor. Toplumsal kuralları ihlal edilmesi halinde uygulanan yaptırımları hepimiz görüyor, yaşıyoruz.

‘Tecrit bütün topluma yayılan bir sistemdir’

Sempozyumda konuşan PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatı Özgür Erol, Diyarbakır’da yürütülen ve devam eden operasyonları anımsattı. İmralı cezaevinin erişilemez kılınması açısından Türkiye ve Avrupa’da ilk örnek olduğunu hatırlatan Erol, şunları kaydetti:

İmralı kurulduğu günden bu yana, 24 sene boyunca deneye deneye, uygulaya uygulaya bir mekan yönetme biçimini geliştirdiler. İmralı’da hiçbir zaman olağan hukuk kurallarını uygulamadılar. Orada bulunan beş kişiyi ayrı ayrı hücrelere yerleştirdiler. Haftada sadece 4 gün 1 saat görüşmelerine izin verdiler. Tarih 2009. O dönemde geçerli cezaevi modeli bu değildi. En çok itiraz ettiğimiz sistem F tipiydi. 2005 yılında şüphelendiğimiz avukat görüşmelerinde ‘avukatın belge ve bilgilerine el koyabiliriz’ diye bir hüküm koydular. Bu o gün İmralı’da uygulanmaya başladı ve görüşmeler bir görevli ile kayıt edildi. Hukuk bu yönüyle en geniş haliyle yorumlandı. 2005’de başlayan bu uygulama 2016’ya kadar sürdü. Bütün görüşmeler kayıt altına alındı. 10 yıl boyunca bunu demokratik kamuoyuna anlatmaya çalıştık. ‘Olağanüstü kişidir, olağanüstü cezaevidir’ dediler. 15 Temmuz sonrasında çıkan ilk kararname ile Türkiye’deki bütün hapishanelerdeki görüşmelerin kaydedilmesinin önü açıldı. Demek ki sadece İmralı’ya özgü değildi. İmralı’da yıllar önce kurulan sistem, şimdi Yüksek Güvenlikli Cezaevlerinde (YGC) aynı şekilde yürütülüyor. Tecrit bütün topluma yayılan bir sistemdir.

’20’nci yüzyılın naif kurumları’

Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi’nin düzenli olarak İmralı’ya ilişkin raporları takip ettiğini belirten Erol, “BM bunun içindedir. Liberal kurumlar olarak meseleyi tek başına yalnız bir insanın korunmasına dair yapmışlardı. Böyle olunca da bu kurumlar aşıldı. İşte Cizre örneği, işte Silopi örneği. ‘Bizi aşar’ dediler. 20’nci yüzyılın naif kurumları maalesef aşıldı” dedi.

‘Gelecekleri görmek için İmralı’ya bakın’

27 Temmuz 2011’de İmralı kapılarının avukatlara kapandığını anımsatan Erol, sözlerini şöyle sürdürdü: “8 sene sonra, açlık grevleriyle 5 gün avukatlarla görüşme yapılmasına izin verildi. Aileler, 2020 Mart’tan beri aileler görüş yapamıyor, haber alınamıyor, hiçbir temas kurulamıyor. 2021’de, en son telefon görüşmesinin yapıldığı tarih. Önümüzdeki 3-4 yıl içinde başınıza gelecekleri görmek istiyorsanız İmralı’ya bakmanızı öneririm. Önümüzdeki 3-5 yıl içinde bu rejimin size ne sürprizler yapacağını görmek istiyorsanız İmralı’ya bakın.

‘Esas olan tecrit değil direnmektir’

Bütün bunlarla birlikte tecrit dediğimiz şey üzerimize kapanmış demirden bir kafes değildir. Tecrit olağan, sıradan, hareketsiz, bireylere uygulanmaz. Tecridin etrafını çevirmesini, kapatmasını belirleyen direniştir. Direniş ne kadar yüksekse egemenin bunu tecrit etme meyli de artıyor. Bu denli üst üste kural geliştirilmektedir. Esas olan tecrit değil, direnmedir.”

Yasanın değiştirilmesi

Ardından avukat Rengin Ergül söz aldı. Ergül, ölünceye kadar hapis cezasının yasada ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası olarak yer aldığına dikkat çekti. Ergül, Türkiye’de Cumhuriyet’in tarihinden bu yana bu rejimin Kürtleri her zaman bir düşman objesi olarak gördüğüne dikkat çekti. Ölünceye kadar hapis cezasının 2002 yılında yasaya girdiğine dikkat çeken Ergül, bu tarihteki yasa değişikliği ile idam cezasının ölünceye kadar hapis cezasına çevrildiğine dikkat çekerek, “Cezaevinden her türlü bir tabut çıkacak” dedi. Ergül, 2002 yılında yasa değişikliği sürecinde mecliste süren tartışmalara dikkat çekerek, ölüm cezasının tasdikine karşı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) dava açıldığını ve  “Umut hakkı” kavramının literatürlerine girdiğini söyledi.  Ergül, “Öcalan 2 kararında AİHM, umut hakkını, bir kişinin tahliye olması yasal olarak mümkün olması, fiili olarak o yasanın uygulanması gerektiği, bu süreçte güvenli tutulacağına karar verdi.”

Tecride ve hak ihlallerine karşı mücadele edilmesi gerektiğine dikkat çeken Ergül, “Umutsuz bir noktada değiliz ve bunu değiştirmek elimizde” dedi.

Sempozyum, katılımcıların konuşmalarıyla devam etti.