Devrimin kakofonisi -I



Gazetemiz yazarlarından Doğan Emrah Zıraman’ın sendika.org’da yayınlanan Devrimin Kakofonisi başlıklı yazısının ilk bölümünü yayınlıyoruz


Doğan Emrah Zıraman

Sendika.Org anlamlı bir işe imza attı. Türkiye’nin bilinen, önde gelen sol, sosyalist, devrimci siyasetlerden, kişilerden seçim üzerinden genel bir değerlendirme yapmalarını istedi. Bunu da “Sosyalist hareket, özeleştiri ve yeniden inşa” başlığında bir dosyada topladı.

Değerlendirmeler Sendika.Org’un dosya başlığında olduğu gibi Türkiye’deki sol, sosyalist, devrimci siyasetlerin “sosyalist hareket”, “özeleştiri” ve “yeniden inşa” başlıklarında neler düşündüklerini tam olmasa da ana hatlarıyla gösterir nitelikte.

İki nedenden dolayı tam değil. Birincisi, dosyaya katkı sunması istenip de geri dönmeyenler olabileceği gibi teklif gitmeyen de olabilir. İkinci neden ise dosyaya katkı sunanlar cevaplarında serbestlikleri olsa da doğal olarak Sendika.Org’un soruları[1]  ile sınırlıydılar. Bu nedenle verdikleri cevaplarda eksik gedikler muhakkak olmuştur.

Sendika.Org’un bu çalışması ile dosyaya katkı sunan siyasetlerin, kişilerin fikirlerinin ana hatlarını gösteren hacimli bir dosya ortaya çıkmış. Böylece -yeri geldiğinde sorulardaki alt başlıkları da gözetecek biçimde- dosyada ortaya çıkan ana hattı dosyanın başlığının parçaları içinden değerlendirmek mümkün hale gelmiş: “Sosyalist hareketin” tanımı; “özeleştiri” (ve eleştirilerin) içeriği, çapı; “yeniden inşa”nın sınırları, olanakları, dayandığı zeminler.

Genel durum, hatta vahamet

Dosyanın tamamı ya da çoğunluğu okunduğunda mücadele içinde olan bir kişinin “Türkiye’de sol, sosyalistler, devrimciler neden birleşemiyorlar” sorusunun cevabını görmesi mümkün. Keşke bu sorunun cevabı -her ne kadar deyimin anlamı farklı olsa da- “kırk tilkinin kuyruğunun birbirine değmemesi” olsaydı. Çünkü en azından aynı türden kırk şeyden bahsetme olanağı olurdu.

Dosyaya dahil olanları -NotaBene Yayınlarından çıkan “Marx’ın Orkestrası” çalışmasına atıfla- “devrim orkestrası”nın elemanları dersek, ortaya çıkan sonuç tam bir kakofoni (ses, tını uyuşmazlığı).

Orkestra elemanlarından birisi kemanı piyano teli ile çalmaya çalışırken bir diğeri flüte kamış takıp obua gibi çalmaya çalışıyor; bir başkası çok bilinen bir notaya basmak yerine “artık şu notaya basmalı” diyerek ortada ne melodi bırakıyor ne de uyum; birkaç eleman kendilerinin çalabildiği doğru enstrümanı doğru biçimde kullanıyor derken ve başkaları ile bir uyuma sahip görünmesini beklerken herkes birden kendi müziğini çalmaya girişiyor; bir diğeri güzel bir uvertüre başlamışken birdenbire kendi türküsünü çığırmaya başlıyor.

İşin ilginci -birkaç tanesi hariç- dosyadaki yazıların çoğundan uygun pasajlar, yerler alınarak tarihsel ve devrimci teorik-pratik bir program çıkarmak bile mümkün. Bu da bize şu acı durumu gösteriyor. Nesnel koşullar ne olursa olsun, Türkiye’deki sosyalist hareketin “hal-i pürmelali”, bizim ta kendimiz, paramparça. Ne kendi içinde bütünlüklü bir uyum var ne de bir başkası ile uyuma bir yakınlık.

Elbette şu gerçekliği de gözardı edemeyiz. Dosyaya katkı sunanların tamamı Türkiye’de her yanıyla dökülen, patlayan mevcut düzene karşı çıkanlar olmakla birlikte, Türkiye’deki her türden çelişkilerin geldiği düzeyi, şiddetini analiz etmek, değerlendirme yapmak gibi zor bir iş üstlenilmiş. Dosya yazılarında ortaya çıkan bu karmaşıklığın nesnel nedeni de Türkiye’deki çelişki birikiminin had safhaya ulaşmış olması. Tam da bu yüzden en sert eleştiriler yapılsa bile bu çelişkileri doğru ve gerçek biçimde çözmek isteyenler ve buna uygun pratik içinde olanlarla, olmak isteyenlerle bir arada olmanın anlam ve önemini küçümsememek gerekir.

1- Sol-sosyalist nedir?

Sol terimi -halk gibi sıkıntı ve muğlaklıklar içerse de- en geniş bağlamda “ezilenlerden yana olan”ları tarif eden olumlu anlamı içerir.[2]  Türkiye’de de sol dediğimizde “ezilenden yana olan” herkesi kapsayacak geniş bir yelpazeye işaret ediliyor.

Komünist Manifesto’da Marx ve Engels “gerici sosyalizmi, küçük-burjuva sosyalizmi, Alman sosyalizmi, tutucu sosyalizmi, burjuva sosyalizmi, ütopik sosyalizmi” eleştirse de tarihsel olarak sosyalizm kelimesinin olumlu anlamını, varlığını ve bizatihi kelimenin kendisini faşistlerin (Nasyonal Sosyalizm’in) elinden de söke söke aldık. Burjuvazinin diğer katmanları da o gün bugündür -kelime anlamı olan toplumculuk bağlamında dahi olsa- sosyalizm kelimesini kendileri için kullanmaya cüret edemedikleri gibi, sağ olsunlar sosyalistleri ve sosyalizmi çok zaman önce sınıf düşmanı ilan ettiler. Bu bağlamda sosyalizmin ne olduğu, sosyalistin kim olduğu tartışması uzun zamandır artık bizim kendi iç meselemiz.

Dosya yazılarındaki en temel sorunların başında (sol-sosyalist derken işaret edilenler az çok kestirilse de) özellikle eleştirel yaklaşıldığında sol ve sosyalistlerin tek torbaya sokuşturulmasıdır. Her ne kadar yazarlar sol ve sosyalistlerin “tümünü” kast etmeyerek bir ayrıma gittiklerini özellikle vurgulasa da kimi kastettikleri de çoğu zaman keskin bir muğlaklığa sahip.

Durumu şöyle tarif etmek mümkün. Dosyadaki yazıları okuyan ve kendisini sol-sosyalist olarak tanımlayan birisinin, bir yazıda özellikle eleştirel olarak ifade edilen sol-sosyalistler içinde yer alıp almadığını bilmesi çoğu zaman mümkün değil. Pek çok yazar da kendisini “biz”, onları da “bizim dışımızdakiler” diye ayırmış.

Devrimci Parti’den Gamze Taşçı’nın “dışımızdaki sol”[3]; Odak Dergisi’nden Doğan Baran’ın “ne yazık ki solun büyük bir kesimi”[4] veya Mücadele Birliği Platformu’ndan (MBP’den) Muhammed Hizmetçi’nin “devrimci komünist güçler”, “MBP’nin dışındakiler”[5] dediği, Nabi Kımran’ın yazısında[6] dile getirdiği “1980 – 2001 sürecine merkezinde DHKP-C, MLKP, TKP/ML TİKKO, TKP(ML)-TİKKO, TKP-B/TDP, TİKB gibi yapılar” mıdır yoksa aynı isimde devam eden veya bir nedenle farklı isimler alarak yollarına devam eden legal ve illegal siyasetler midir? Ve de en önemlisi hepsi “aynı” mıdır? Kendisi dışındaki siyasetleri hiç ayrım gözetmeden tek bir torbaya doluşturmak nasıl mümkün olur?

Dosyada “sol”un kim olduğu konusunda en net kafa açıklığı TKH adına katkına bulunan Kamil Tekerek’e ait.[7] Tekerek “biz ve diğerlerine” dair dar ayrımı Sosyalist Güç Birliği’ni “…oluşturan bizim dışımızdaki Sol Parti ve TKP” biçiminde; geniş ayrımı ise “Emek ve Demokrasi Güçleri” içinde tarif ediyor. Tekerek kendi siyaseti de dahil diğer siyasetlerin küme sınırlarını en azından daha net bir biçimde çizmiş.

Kendisi dışındakileri tek torbaya sokmanın bir sonucu da eleştirinin muhatabının/muhataplarının belirsizleşmesidir. Yapılan eleştiriden kimin üzerine alması gerektiği bizzat eleştiri yapanlarca da yerine getirilmediğinde durum tam da “kızım sana söylüyorum gelinim sen anla”ya dönüyor.

Kime sosyalist denir?

Bu başlıkla ilişkili ikinci konu ise “kime sosyalist denir” sorusunun cevabı. Bu sorunun cevabı aslında Türkiye’deki sol-sosyalistlerin esas ayrım noktalarına işaret ettiği kadar, aynı zamanda bu ayrımdaki sıkıntının, mücadele hattının muğlaklaşmasının da kaynağını gösteriyor.

Bu sorunun cevabı dosyada çok net biçimde ortaya çıkıyor. Bir grup için sosyalist “kapitalizme karşı çıkan, ancak kapitalizme mevcut siyasal sınırlar içinde itiraz eden, stratejisini ve politikalarını bunun üzerine kuran, bu anlamda da özünde ‘kapitalizm mağduru’ olan” bir küme. İkinci grup içinse sosyalist “kapitalizmi yıkmak ve yerine sosyalist bir toplumu kurmak isteyenlerin oluşturduğu ‘sosyalist iktidar’ isteyen” bir küme.

Şayet dosyada ortaya çıkan mesele bu kadar net ve basit olsaydı, birinci kümeye “küçük burjuva sosyalizmi”, ikinci kümeye “proleter sosyalizmi” denip geçilebilirdi. Sonrasında da bu iki küme arasında veya kümeler içinde bir “birlik/ ittifak mümkün mü değil mi, diye ele alınabilirdi. İki küme bazen bir yazarın kendi yazısı içinde, çoğu zaman da yazarların kendi aralarında karman çorman, kakofonik bir hale dönüyor.

Ayşe Düzkan, “CHP’nin solundaki solun doğru siyaset izlemediğini” söyledikten sonra “TİP’in Meclis performansı o kürsünün nasıl kullanılabileceği konusunda çok iyi bir örnek” diyerek “CHP’nin solundaki solu” “sosyalist” bir örnek olarak göstermiş oluyor. “Sosyalist” tanımının belirsizleştiğini söyleyen Düzkan, “komünisti tercih ederim” dedikten sonra yine de sosyalisti “devletten-toplumdan baskı gören”, “sömürü ilişkilerine karşı çıkan” olarak “tanımlamayı” ve sosyalisti de “demokrasi mücadelesi”nden ayırmayı “doğru buluyor”.[8]

TÖP’ten Pelin Kahiloğulları[9] “proterleşmenin” dünya çapında gerçekleştiğini “emek-sermaye çelişkisi” merkezinde “yeni çatışma ve direniş” alanlarının “hareket halinde” olduğu tespitini yapıyor. Ancak Kahiloğulları, “Seçimlere girmek, özeleştiri gerektirmeyen, tam tersine ülkedeki siyasal ve toplumsal gerçekliğin güncel durumunun dayattığı devrimci bir faaliyetti” diyebiliyor. Kahiloğulları bu “devrimci” tespiti yanında yazısında “Leninist perspektif”le nelerin doğru-yanlış olduğunu, “komünistlerin” omuzlarındaki yükü de gösterebiliyor.

Yukarıdaki iki örnekte de görüleceği gibi sosyalist tanımının kendisi de nesnel bir gerçeklik ile değil, tanımlayanın gerçekliği nasıl algıladığı ile yapılıyor. Sosyalist tanımı ne ajitasyon olanağı bağlamında Meclis performansı ile sınırlandırılabilir ne de sosyalist-komünist kelimeleri Lenin alıntıları ile bu sıfatı taşıdığı iddiasında olanların kendi pratiğini meşrulaştırma aracı olarak kullanılabilir. Hal böyle olunca Aristo mantığına uygun olarak bir şeyin tanımı ona yakın şeylerle olan ilişkisine –burada pozisyonuna- bağlanmış oluyor.

Diğer taraftan kitlelerin alabildiğine politize olduğu seçim atmosferini örgütlenme ve sosyalizm propagandasının zemini haline getirmek ne kadar doğruysa, bunu mutlaklaştırarak her türlü burjuva ittifaka amenna demek, bu ittifakın peşinde dizilmek konusunda sessiz kalmak ya da bu ittifakın propagandasını yapmak da o kadar sakattır.

İktidar mı hükümet mi?

Sol-sosyalist tanımı, sosyalistin kim olduğu sorusunun cevapları “iktidar” meselesi ile doğrudan ilişkilidir. Sevindirici olan şu ki, dosyaya katkıda bulunanların Bolşevik kısmı (çoğunluğu) kapitalizmi ekonomik-politik-kültürel-ideolojik iktidar olarak; Menşevik kısmı (azınlık) ise iktidarı mevcut siyasi hükümet olarak algılıyor ve tanımlıyor.

Mesele bununla sınırlı kalsaydı, yukarıdaki dil oyununa bağlı kalarak, kimin Bolşevik kimin Menşevik olduğunu söylemek de kolay olurdu.[10] Ancak dosyanın dayandığı temel zemin seçim öncesi-sonrasını içerdiği için seçimlere dair yorumlar, algılar, teoriler, her şey birbirine girerek altüst oluyor. Örneğin “seçime” dair tariflerini ezelden beri negatif bir düzlemde yapanlar dahi seçimi bir sürecin parçası olarak değil, süreci seçimin bir parçası olarak değerlendirebiliyorlar.

Proleter Devrimci Duruş adına yazan Gülümser Seyitcemaloğlu[11] “seçim yenilgisi” ifadesinin “kurtuluş devrimde diyen komünistler ve tutarlı devrimciler” için değil, “reformistler için geçerli” olduğuna dair güçlü görünen bir giriş yapıyor. Ancak yazısının ilerleyen bölümlerinde kapitalizm sınırları içinde seçimlerin nasıl bir düzlemde ele alınabileceği gibi teorik bir çerçevelendirmeyi dahi es geçerek seçimi sadece AKP-MHP eliyle sandık sonuçlarına müdahale, ölü seçmenler derekesindeki hilelere indirgeyip “halkın kandırılması” üzerinden analiz edebiliyor.

Köz Gazetesi adına yazan Ömer Yıldız[12] seçimleri “rejim krizi”, “iç savaş”, “devrimci durumlar” eksenine oturtuyor. Ancak bu devrimci ve güçlü kavramlarla giriştiği seriminin ardından Yıldız, siyaset olarak kendilerinin 2019’da “Seçimleri beklemeyeceğiz” diyerek çalışmalarına başladıklarını; 2022 yazında “Emekçilerin Seferberliği İçin Bağımsız Aday” adlı bir eylem birliği platformunu kurarak Çetin Eren’i “bu eylem birliğinin Cumhurbaşkanı adayı” olarak belirlediklerini anlatıyor. Nerede kaldı “rejim krizi”, nerede kaldı “iç savaş”, nerede kaldı “devrimci durumlar”? İktidara mı talip olunuyor, hükümete mi?

Alıntıladığımız iki yazarda da iktidar-hükümet kavramlarının hem teorik analizde hem de pratik faaliyette nasıl ters yüz olduğunu görmek zor olmasa gerek. Mesele seçim aracılığıyla rejim krizini derinleştirip derinleştirmeme, seçim sürecini bir propaganda aracı olarak kullanıp kullanmama değildir. Ancak seçimi yok sayıp “Biz zaten seçimlerle ilgilenmedik” anlayışı ne kadar “sol” bir yaklaşımsa; “rejim krizi” gibi kavramlarla süreci analiz edip “bağımsız aday çıkarmak” da sol gösterip sağ vurmaktır.

Seçim mi devrim mi?

Sendika.Org’un hazırladığı dosyada tasfiyeciliğin sağ ve sol hallerini de görmek mümkün. Lenin “…sağdaki tasfiyeciler, yasadışı bir RSDİP’e gerek olmadığını, sosyal demokrat eylemlerin özellikle ya da olabildiği ölçüde yasal olanaklar çerçevesinde toplanması gerektiğini söylüyorlar” derken; sol tasfiyeciliği “…salt yasadışı eylemler vardır, her ne pahasına olursa olsun yasadışı eylemler” biçiminde tarif eder.[13]

Tasfiyecilik çoğu zaman yenilgi dönemlerinin hemen ardından kendisini gösterir ve özünde çelişkinin uzlaşmaz ve uzlaşılabilir hallerinden birisini mutlaklaştırılarak gerçeklikten kopar. Bu bağlamda uzlaşmaz olanla uzlaşmaya çalışan sağ; uzlaşılabilir olanla uzlaşmamaya çalışan da sol bir tasfiyeciliktir. İkisinin ortak özelliği kendi çelişkiyi çözme biçimlerini mutlak ilan etmeleridir.

Lenin’in bir parti olarak öncelikle RSDİP içinde tarif ettiği tasfiyecilik bugünün Türkiye’sinde sol-sosyalist cenahın parçaları içinde kendisini göstermektedir. Lenin’in yukarıda tarifini verdiği tasfiyeciliğin içeriği hâlâ geçerli olmakla birlikte bugün tasfiyecilik farklı biçimlerde kendisini gösteriyor. Bu göstergelerden birisi de dosya konusu bağlamında seçim ile ilgilidir.

Sağ tasfiyecilik -hadi önceki seçimleri gözardı edelim- bu seçimde AKP-MHP’nin değil, bizzat CHP’nin başında olduğu ve tüm süreci domine ettiği seçim sürecindeki ahmaklıkları; her şey bir yana, olacağı yıllar öncesinden belli bir seçimin güvenliğini sağlamadaki pespayelikleri; seçimin ikinci turuna bir hafta kala kamuoyuna bir sayfası açıklanan ve faşist Zafer Partisi ile CHP arasında oy için imzalanan karanlık mutabakat ile yapıldı. Kendisine sol-sosyalist diyenler, “bir oy bize, bir oy Kılıçdaroğlu’na” sloganı ile oylarının bizzat Kılıçdaroğlu tarafından ayaklar altına alınmasını dahi gözardı edip hâlâ “seçim de seçim, illa seçim” diyorlar. Tabii ki ilk hedef 2024 yerel seçimleri.

Sol tasfiyecilik de aynı kör noktalara sahip. Seçimin karşısına basitçe “devrim”i koyarak seçime dahil olma günahına karışmayacaklarını söylüyor. Bu yaklaşım devrime gidecek yolda kitlelere ulaşılabilecek ve onlar nezdinde kapitalist sistemi, siyasal aygıtlarını teşhir edebilecek her araca değer veren ve bunları şu ya da bu şekilde kullanmayı esas alan Leninist anlayışla da uyuşmaz. Lenin seçimlere katılıp katılmamayı dönemin özellikleri, Bolşeviklerin gücü, sınıflar arası güç dengeleri gibi pek çok açıdan ele alır. Seçimlere parlamenter hayaller yayacak bir yaklaşımla katılmayı eleştirirken, sandıktan çıkan sonuçlar kadar sandığa gidecek süreçteki komünist çalışmanın önemine vurgu yapar. Kürsüyü de “sürgünü ya da idamı göze alacak” denli gözüpek bir sistem eleştirisi ve sosyalizm propagandası açısından sadece bir mevzi olarak görür, sistemin araçlarının en ilerisi olan parlamentonun çözüm olamayacağını göstermeyi temel amaçlardan biri olarak koyar. Devrimci politika açısından seçimler ve parlamentonun tarihimizde nasıl kullanıldığını es geçerek her koşulda “temiz” kalmak adına onu reddetmek ya da proletaryayı hepten güçsüz gösterecek koşullarda da boykot demek devrimci politika değil, olsa sadece ruhumuzun temiz kaldığı bir “sol komünist hastalık” olur.

Seçime dair alt başlığı dosyadaki hemen hemen tüm yazarların tamamını içine alacak bir eleştiri ile bitirebiliriz: HDP

Seçime HDP çatısı altına girenler, HDP çatısı altında olmasa da seçimde HDP’ye kısmi, şartlı destek verenler, HDP ile ittifak yapanlar HDP’nin seçimdeki oy kaybını sadece HDP’nin sorumluluğuna bırakmışlar ve bu oy kaybında varsa kendilerinin sorumluklarına dair tek kelime etmemişler. Kürt halkının mücadelesinin Türkiye’de ortaklaşmasında nice yol alınsa da HDP için de açık bir yenilgi olan bu seçimin analizi ağırlıklı olarak çok zayıf kalmış. Bu haliyle de Türk-Kürt halklarının ortak mücadele söylemi seçim sonuçlarının değerlendirilmesi ekseninde kayda değer bir biçimde boşa düşürülmüş. Ayrıca bu devrimci bir siyaset anlayışı açısından dürüst bir tavır değil, “Kabahat samur kürk bile olsa kimse üzerine almazmış” vecizesindeki gibi oportünizminin dikâlâsıdır.

HDP’nin 2015 Haziran’ından bu yana sergilediği en başta Kürt halkının mücadelesini parlamentoya sıkıştıran akıl çokça eleştirildi. Zaten 2023 seçimlerinde HDP’nin Kılıçdaroğlu’nun arkasına dizilmesi de 2015 Haziran’ında başlayan sürecin son büyük halkası oldu. HDP’nin bu süreçteki en büyük tarihsel akıl tutulması Kürt halkının parlamento aracını kullanabilir hale gelmesinin arkasındaki bir yanı korkunç baskı, zulüm ve acı içeren diğer yanı destansı direniş tarihinin ürünü olmasını gözardı etmesidir. HDP’nin bu tarihi, tarihin yaratılmasında Kürt halkının emekçi katmanlarının oynadığı büyük rolü “unutarak” her şeyin parlamenter siyaset usullerince belirlendiği ve bunun da giderek kendinde bir şey haline getirildiği koşullar halkın desteğinde de belirgin bir zayıflık yarattı. Kayyumlar döneminde sokağın sessiz kalmasının en önemli boyutunu bu yabancılaşma oluşturdu ve durumun kendisi yabancılaşmanın düzeyini de ortaya koydu.

HDP seçim başarısızlığı sonrası da “halka gitme” adına ciddi adımlar atmaya başlamıştır. “Halka gidişin” nereye evrileceği şimdilik belirsiz olsa da şu ana kadar kamuoyuna daha çok “ön seçimin olmaması”, “Türkiye’deki sosyalistlerle girilen ittifakın ‘fazla’ ileriye gitmesi” gibi kısımlar yansıdı. “Hayra alamet değil” demek için çok erken olsa da “halka gitme”nin bu kısımlarının yayılması pek de sağlıklı değil. [Sürecek]

Dipnotlar:

[1]  Dosya soruları şunlardır:

Sosyalist hareket açısından yenilgiyi nasıl tanımlamalı, nerede aramalı? Neyin özeleştirisi verilmeli, nasıl bir özeleştiri süreci yaşanmalı?

Seçimin politik toplumsal sonuçlarından hareket edersek, politik rejimden hangi saldırı hamlelerini beklemeliyiz? Sosyalist hareket hangi çatışmalara hazırlanmalı?

Sosyalist hareketin krizini aşmak için ne yapmalı; kimle yapmalı, nasıl bir kadro ve kitle politikasıyla yapmalı? Nasıl yapmalı; hangi söylem, araç ve yöntemlerle yapmalı? “Sol birlik” ve “ittifak” meselesine nasıl yaklaşılmalı?

[2]  En genel anlamda gerçekliğin hareketi olarak tanımlayabileceğimiz diyalektik materyalizmin hareketi önceleyenin “sol” olarak; gerçekliği önceleyenin “sağ” olarak tanımlanması konumuz dışıdır.

[3]  Gamze Taşçı, “Örgütlenmeyi bir siyasal yapının her günkü işi olmaktan çıkarıp taktik süreç bağlamına oturtmak başarısızlığa mahkumdur”, (https://sendika.org/2023/07/gamze-tasci-orgutlenmeyi-bir-siyasal-yapinin-her-gunku-isi-olmaktan-cikarip-taktik-surec-baglamina-oturtmak-basarisizliga-mahkumdur-688476/)

[4]  Doğan Baran: “Yenilgi sosyalist hareketin bağımsız ve birleşik bir güç olamamasının sonucudur”, (https://sendika.org/2023/07/dogan-baran-yenilgi-sosyalist-hareketin-bagimsiz-ve-birlesik-bir-guc-olamamasinin-sonucudur-689097/)

[5]  Muhammed Hizmetçi: “Yenilgiden değil, sosyal reformist partilerin politik iflasından söz edilebilir”, (https://sendika.org/2023/07/muhammed-hizmetci-yenilgden-degil-sosyal-reformist-partilerin-politik-iflasindan-soz-edilebilir-688708/)

[6]  Nabi Kımran, “Tasfiye(cilik) süreci ve kuşatmayı yarmak üzerine”, (https://sendika.org/2023/08/tasfiyecilik-sureci-ve-kusatmayi-yarmak-uzerine-689975/)

[7]  Kamil Tekerek: “Solun bağımsız hattını nasıl kuracağı sorusu merkeze konmalı, Kılıçdaroğlu’nun desteklenmesi tam da bunu yaraladı”, (https://sendika.org/2023/07/kamil-tekerek-solun-bagimsiz-hattini-nasil-kuracagi-sorusu-merkeze-konmali-kilicdaroglunun-desteklenmesi-tam-da-bunu-yaraladi-688955/)

[8]  Ayşe Düzkan, “Sosyalist mücadelenin öznesi, sosyalistler değil; halk ve sınıftır”, (https://sendika.org/2023/07/ayse-duzkan-sosyalist-mucadelenin-oznesi-sosyalistler-degil-halk-ve-siniftir-688375/)

[9]  Pelin Kahiloğulları: “Seçimlere girmek, özeleştiri gerektirmeyen, ülkedeki siyasal ve toplumsal gerçekliğin dayattığı devrimci bir faaliyetti”, (https://sendika.org/2023/07/pelin-kahilogullari-secimlere-girmek-ozelestiri-gerektirmeyen-ulkedeki-siyasal-ve-toplumsal-gercekligin-dayattigi-devrimci-bir-faaliyetti-688992/)

[10]  Örneğin kendi illegal partisini kendi elleriyle tasfiye ederek, tam da Lenin’in işaret ettiği biçimde her yönüyle ekonomizm, Menşevizm sınırları içinde birkaç on yıldır siyaset yapan, dosyaya EMEP adına katkıda bulunan İskender Bayhan’ın Lenin’den uzun uzun alıntı yapmasını nereye koyacağız ?

İskender Bayhan, “Temel sorumluluğumuz, işçi sınıfının toplumsal yaşamın her alanında mücadelesini ve bağımsız politik örgütlenmesini güçlendirmek olmalı”, (https://sendika.org/2023/07/iskender-bayhan-temel-sorumlulugumuz-isci-sinifinin-toplumsal-yasamin-her-alaninda-mucadelesini-ve-bagimsiz-politik-orgutlenmesini-guclendirmek-olmali-688472/)

[11]  Gülümser Seyitcemaloğlu, “Bu seçimin kaybedeni, kitleleri düzen içi çözümlere yönelten, düzen dışı her tür politikayı küçümseyenlerdir”, (https://sendika.org/2023/07/gulumser-seyitcemaloglu-bu-secimin-kaybedeni-kitleleri-duzen-ici-cozumlere-yonelten-duzen-disi-her-tur-politikayi-kucumseyenlerdir-689266/)

[12]  Ömer Yıldız: “’Bir kez daha haklı çıkmaya’ değil, liberal kuşatmayı yarmaya ihtiyacımız var”, (https://sendika.org/2023/08/omer-yildiz-bir-kez-daha-hakli-cikmaya-degil-liberal-kusatmayi-yarmaya-ihtiyacimiz-var-689398/)

[13]  Lenin, Tasfiyecilik Üzerine, Sol yayınları, Ankara, 1993, sf.32-33

sendika.org