Poyraz Soysal
“Ne güzel bir dünya bu, iyi ki geldim” diyordu. İyi ki geldi. Geldi de kavgamızın şarkılarını yarattı. 1. Dünya Savaşı’nın ortada bıraktığı çocuklardan birisiydi kendi deyimiyle. Yoksulluğu yaşadı. Yetimliği, yalnızlığı. Bu toprakların yanık avazı halklarından Ermeni halkının yetim bırakılmış çocuklarından olması muhtemel. O “Hangi taşı kaldırsam anamla babam” diyerek dünya emekçilerinin çocuğu, babası, kardeşi, dostu ve yoldaşı oluverdi. “Kâbesi insan, kâbesi emek, kâbesi sevgiydi. Uymadı hainin iğvasına. Sahip çıktı halkın davasına. Yürüdü şaşmadan üreterek emekçilerle.
Yüz vermeden küçük burjuva sanatçı kibrine kolektif üretimin dönüştürücü gücünü herkese gösterdi ömrü boyunca. Ondandır 12 Eylül vahşetine inat cenaze töreninin mitinge dönüşmesi. Türküleri çok sesli yorumlamak isteyenler ilk onun kasetleriyle tanışmadı mı? En azından sol çevrelerden, evinde bir kasetini bulundurmayan kimse var mıdır? Hâlâ ondan öğrenmeye devam etmiyor muyuz?
Halkın Operacısı
“İnsan bilinci sadece gerçekliği yansıtmaz, onu yaratır da” diyor Lenin. Ruhi Su müziği böylesi bir üretimin somutlaşmış şeklidir. Türkülerin şan tekniğiyle ve çok sesli yorumlanmasının öncülerindendir. Şarkı ve türkü söylemeyi çok sever. O nedenle opera bölümünde okumuştur. Sesine zarar gelmemesi en büyük hassasiyetidir. Öyle ki, hocasının ses tellerine zarar gelebilir uyarısı nedeniyle keman çalmaktan vazgeçer. Opera eğitimi alır ama bir tarafı hep türkülerdedir. Halkın özlemlerini yansıttığı için etkilendiğini belirtir türkülerden Sofya Radyosu’nda yaptığı bir konuşmada. Yerel olanla evrensel olan iç içe geçmiştir onda. Yani sadece yansıtmaz, yaratır ve geliştirir. Birçok türküyü şan tekniğiyle yorumlamaya başlar. Tabular yıkılır ve yeni bir yol açılır. Türkülerin doğasında çok seslilik olduğu gerçeğini pratik olarak kanıtlamıştır. Çok sesliliği savunur ama tek bir bağlama eşliğinin yalınlığını da benimser.
Artar Eksilmeyiz Zindanlarında
Bu ülkede hiçbir onurlu yaşam cezasız kalmaz. Ruhi Su’nun peşini de kovuşturmalar, tutsaklıklar, yoksulluklar bırakmaz. Marx, “kapitalist üretim tarzı bazı manevi üretimlere, örneğin şiire ve sanata karşıdır” der. Bu çok haklı tespiti, kanlı canlı Ruhi Su’nun yaşam öyküsünde görebiliriz. Bir başka deyişle, fildişi kulesinde burjuvazinin “ayrıcalıklı” sanatçısı olmak yerine, halkın sanatçısı olmanın bir bedeli vardır. Ruhi Su bu bedeli en çok ödeyenlerdendir. 50’lilerin Sansaryan Han tabutluklarında Sıdıka Umut’un (Su) sesi kendine ulaştığında şu dizeler dökülür zihninden.
“Dirliğim düzenim
Dermanım canım
Solum sol tarafım
İmanım Dinim
Benim Beyaz unum
Ak güvercinim
Bilirim bilirim
Gelen gündedir”
Hiçbir şekilde yabancılaştırılamamasının bedelidir ödediği. Kendisi şöyle der “İnsan olmak suçumuz Hasan Dağı Hasan Dağı…”
Üretimleri başkalarının adına yazılıp parası verilmez. Sahneler yasaktır kendisine. Zaten o da bunlara minnet edecek değildir. Halkın bağrından yeni yeni Ruhi Su’lar yaratmaktır amacı. Kurduğu korolarla sanatı halklaştırır, halkı sanatçılaştırır. İşte ondandır toprağına sıkı sıkı sarılıp tohum tohum çoğalması.
Söylemeden geçmemeli
’77 1 Mayısında katledilenler için “Sabahın bir sahibi var” dedi. “Halk olmadan bir şey olmaz” dedi ve seslendi halka “Elindeki bu boş tencere dolar mı kendi kendine?.. Kaldırmadıkça başlarımızı sefaletimiz bitmez” söylediklerini yutmadı.
12 Eylül’ün faşist zorbaları pasaport vermediği için tedavisi olamadı. Katledildi kısacası.
Şunu biliyoruz ki, bugün fiziken aramızda olsaydı da aynı Ruhi Su olacaktı. Bilmem ne gazetesinden bilmem kime itirafname gibi ezik röportajlar vermeyecekti. Dün onun türkülerini söyleyip bugün “Kralın sofrasında soytarı olanlar” yaşarken öldü ama Ruhi Su yaşıyor.
40 yıl sonra, Ankara’nın göbeğinde “Ellerinde pankartlar” ezgisiyle halay çeken gençlerin katledilmesine kahrolurdu belki. 40 yılda hiçbir şey değişmediği için.
Değişecek ama. “Sabahın bir sahibi var
Sorarlar bir gün sorarlar…”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!