Dile kolay çeyrek asır: Cumartesi Anneleri!



“Beyaz toroslar, faili meçhûller” üzerinden estirilen terör dalgasının 28 yıldır peşini bırakmayan, devlet nefreti ve devlet intikamı dilinin nerelere kadar uzandığını gösteren en net resimlerden birisi Cumartesi Anneleri.


Çiçek Özgen

Ülkenin tarihini darbelerin, beyaz torosların çizmeye çalıştığı, faili meçhullerin olağanlaştığı bir dönemden, yol ve yöntemlerin değiştiği ama niyetlerin ve hedeflerin değişmediği bir döneme uzanıyoruz. “Faili meçhûller” üzerinden estirilen terör dalgasının, onların ardılları ya da kan bağı olan yakınları üzerinden süreklileştirildiği, devletin intikamının devam ettiği bir dönem… Bu devlet nefreti ve devlet intikamı dilinin nerelere kadar uzandığını gösteren en net resimlerden birisi Cumartesi Anneleri.

Yakınlarını bazen nasıl olduğu bilinmeyen bir biçimde ama çoğu zamanda bile bile, göstere göstere alıp yok eden devlete karşı İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1992’de “Kayıplar Bulunsun” şiarıyla başlattığı kampanya, kayıp yakınlarının 27 Mayıs 95’te başlattığı ve Türkiye’nin en uzun süren eylemi haline dönüşecek olan “Cumartesi Anneleri” eylemine dönüşerek 28 yıldır Galatasaray Meydanı’nda sürdürülmeye çalışılan bir hak arama mücadelesine evrildi.

Cumartesi Anneleri, yakınlarını kaybetmiş olmaları dışında, aynı zamanda o dönemlerin de bir tanığı durumundalar. Sadece ’80 darbesinde bin 350 kişinin gözaltında kaybedildiği tahmin ediliyor. Ondan sonra gelen ’90’lar dönemi ise zorla kaybedilmelerin en sık yaşandığı dönem. Cumartesi Anneleri işte bu dönemin hem tanığı hem mağduru durumundalar. Bu tanıklık, onlara yönelen nefretin kesinliğinin nedenini de açıklıyor aslında. Verilen her ifade, anlatılan her kayıp öyküsü aynı zamanda failleri, emri verenleri, o işte parmağı olanları, en alt mevkiden en üst mevkiye kadar gözler önüne seriyor. Hem bu durum, hem kararlılığın uzun yıllardır sürdürülmesi Cumartesi Annelerini devletin gözünde “marjinal” bir hale dönüştürüyor.

Devlet, öfkesini ete kemiğe dönüştürmekte gecikmedi

Cumartesi Anneleri Galatasaray Meydanı’nda  kararlılıkla sürdürdükleri eyleme devlet saldırısı şiddetli bir biçimde ortaya çıktı. Eylemin 23. yılında , 700. oturma eylemine tazyikli su, plastik mermi ve gaz bombalarıyla saldıran polis, 47 kişiyi darp ederek gözaltına aldı ve haklarında dava açtı.

Birkaç gün sonra yapılmak istenen basın açıklaması Süleyman Soylu tarafından “terör örgütleri sözcülüğü yapmak”la itham edildi, Cumartesi Anneleri eylemine yönelik yasak kararı getirildi. Aynı zamanda, yine kayıp yakınlarını arayan Diyarbakır ve Batman’daki eylemlere de yasak getirildi.

“Uluslararası Zorla Kaybedilenler Günü” dolayısıyla Altınşehir Kimsesizler Mezarlığı’nda gerçekleştirmek istedikleri basın açıklamasına yine polis saldırdı ve  gözaltına alınan Cumartesi Anneleri hakkında, “Kanuna aykırı toplantı ve yürüyüşlere katılarak ihtara rağmen dağılmama” iddiasıyla dava açıldı.

Galatasaray Meydanı’nın Cumartesi Anneleri’ne yasaklanmasından ardından bir yandan da hukuki mücadele başlatıldı. AYM, yasak kararı hakkında “hak ihlali” kararı verdi. Ancak gerek gördülerinde kendi mahkemelerini, kendi kanunlarını bile tanımayan devlet, bu kararı da tanımadı. Karar sonrası 8 Nisan’da gittikleri Galatasaray Meydanı’nda bir kez daha polis saldırısıyla gözaltına alındılar. Galatasaray Meydanı’ndaki yasak ve gözaltı saldırısı o günden beri sürdürüyor. Cumartesi Anneleri 28 yıldır yaptıkları gibi direnmeye, vazgeçmemeye devam ediyor.

Faili meçhûller devlet politikası

Türkiyede Hafıza Merkezleri tarafından doğrulanmış 500 zorla kaybedilme vakası bulunuyor. Ve bunların 28’i çocuk! Zorla kaybedilen insanların verilerine bakıldığında, “kaybedilme” saldırılarının özellikle 93-95 yılları arasında yoğunlaştığı görülüyor. Bu verilere göre sadece 1994 yılında 202 zorla kaybedilme vakası var. Bu durum tesadüf değil: O yıllarda Tansu Çiller Başbakan, Doğan Güreş ise Genel Kurmay Başkanı. Yani tam da OHAL uygulamalarının devreye sokulduğu, zorla köylerin boşaltılıp yakıldığı “Devlet için kurşun atan da kurşun yiyen de şereflidir” sözleriyle kontra uygulamaların had safhaya vardığı, JİTEM gibi oluşumların ortaya çıktığı, Çatlı, Ağar gibi çeteci katillerin cirit attığı bir dönem. İşte faili meçhûller bu dönemde hızla artışa geçiyor.

Faili belli…

Burada “faili meçhûl” denilen, aslında faillerin bilindiği, belli olduğu olduğu bir durum. İşte faillerin bu kadar ortada olduğu bir durumun peşini bırakmamak, vazgeçmemek ve hesap sormayı istemek, Cumartesi Anneleri’ni de devletin gözünde hedef yapmış durumda.

Üstelik evlâtlarını, yakınlarını arayan bu insanlar, belli bir dönemin toplumsal belleği ve tanığı haline gelmiş durumdalar, hem de en kirli, en karanlık zamanların… O nedenle Cumartesi Anneleri’ne saldırmak, aslında toplumsal belleğe, toplumsal hafızaya saldırmak anlamına da geliyor. Bu saldırı ve yasaklar, üstünü örtüp aklamak istedikleri ve cezasız kalmalarını istediklerine bir koruma kalkanı sağlıyor belleğin sıfırlanması, geçmişin unutturulması hedefi taşıyor. Öte yandan öfkenin toplumsallaşmasının önüne geçilmesi plânlanıyor.

O nedenle Cumartesi Anneleri’nin eylemini şimdi her zamankinden fazla sahiplenmek, kayıpların akıbetini sormak yanında tarihimize, hafızamıza sahip çıkmak anlamına da geliyor.