Bir anneyle babanın küçük bebeklerini bırakıp da nasıl kaçabildiklerini soruyor. Hanımefendi, ona gerçeği anlatmadınız. Anlattığınızda da artık çok geç olmuştu. Onu terk eden biz miyiz? Hadar’daki Bethlehem Kilisesinin yanındaki o çocuğu öldüren biz miyiz? Adaleti her gün aşağılık bir şekilde yok eden bu dünyada, bedeninin sizi şok eden ilk şey olduğunu söylediğiniz o çocuğu? Belki de o çocuk Haldun’du! Belki de o acınası günde ölen minik, Haldun’du. Evet, o Haldun’du. Bize yalan söylediniz. O Haldun’du. O öldü. Bu genç adam, Polonya’da ya da İngiltere’de bulduğunuz bir yetimden başkası değil.”
Genç adam yenilgiye uğramış bir halde sandalyesine gömüldü. Sait, “Onu kaybettik, ancak bütün bunlardan sonra onun da kendini kaybettiği kesin. Bir daha asla, bir saat önce olduğu gibi olmayacak,” diye düşündü. Bu ona derin, anlaşılmaz bir memnuniyet verdi ve onu, genç adamın oturduğu sandalyeye doğru yöneltti. Genç adamın önünde durdu ve konuşmaya devam etti:
“Son tahlilde mesele insandır. Böyle söyledin. Ve haklısın da. Ama hangi mesele? Asıl soru bu! İyi düşün. Halit de bir mesele, sırf benim oğlum olduğu için değil. Aslında… ama her neyse, ayrıntıları bir kenara koy. İnsandan söz ettiğimizde, bunun et ve kemikle, kimlik kartları ya da pasaportla bir ilgisi yoktur.
Bunu anlayabiliyor musun? İyi. Varsayalım sen bizi, yirmi yıl boyunca hayal ettiğimiz gibi gözyaşlarıyla kucaklayıp öperek karşıladın. Bu herhangi bir şeyi değiştirir miydi? Sen bizi kabul etsen bile biz seni kabul eder miydik? İsmin ister Haldun ister Dov isterse de İsmail veya başka bir şey olsun… ne değişir? Bütün bunlara rağmen seni hor görmüyorum. Bu suç, tek başına senin değil. Belki de bu suç, şu andan itibaren senin kaderin haline gelecek. Ama bunun daha ötesinde ne ki? İnsanoğlu kendisine her saat, her yıl, her gün aşılanan şeylerden oluşmuyor mu? Bir şeyden pişman olacaksam, o da yirmi yıl boyunca bunun tam tersine inanmamdır!”
Olabildiğince sakin görünmeye çalışarak tekrar yürümeye başladı, sonra yerine döndü. Tahta vazodaki tavus kuşu tüylerinin sallandığı işlemeli masanın yanından geçerken attığı birkaç adımda, her şey ona, henüz birkaç saat önce odaya ilk girdiği andakine göre bütünüyle değişmiş gibi göründü. Sonra kendi kendine sordu: Vatan nedir? Acı bir biçimde gülümsedi ve sanki elinden bir şey bırakır gibi kendini sandalyesine bıraktı. Safiye korkuyla ona bakıyordu. Gözleri sorgularcasma kocaman açıldı ve Sait, karısını da konuşmaya katabileceğini düşündü.
“Vatan nedir?”
Kadın duyduğuna inanamamış gibi şaşkınlıkla öne doğru eğildi. Kuşku dolu bir nezaketle sordu:
“Ne dedin?”
“Vatan nedir dedim. Az önce kendime bu soruyu soruyordum. Doğal olarak. Vatan nedir? Yirmi yıldır bu odada duran şu iki sandalye mi? Masa mı? Tavus kuşu tüyleri mi? Duvardaki Kudüs resmi mi? Bakır kilit mi? Meşe ağacı mı? Balkon mu? Vatan nedir? Haldun mu? Onun hakkmdaki yanılgılarımız mı? Babalar mı? Oğulları mı? Vatan nedir? Faris el-Lübde için vatan nedir? Kardeşinin duvarda asılı duran resmi mi? Sadece soruyorum.”
Safiye yine ağlamaya başladı. Küçük beyaz bir mendille gözyaşlarını sildi. Sait ona bakarken: “Bu kadın nasıl da yaşlandı. Gençliğini bu anı bekleyerek boş yere harcadı; bunun ne kadar korkunç bir an olacağını bilmeden,” diye düşündü.
Dov’a bir kez daha baktı ve bu çocuğun bu kadından doğmuş olması ona kesinlikle olanaksız göründü. Dov ile Halit arasında benzerlikler kurmaya çalıştı ama aralarında hiçbir benzer yan bulamadı. Aksine, onları bütünüyle birbirinin zıttı yapan bir farklılık gördü. Dov’a karşı hiçbir yakınlık duygusunun kalmamış olması onu hayrete düşürdü. Haldun’la ilgili bütün anılarının, alev alev yanan güneşin birdenbire üzerinde parlayıp erittiği bir avuç kardan ibaret olduğunu düşündü.
Dov ayağa kalkıp gizli bir ordu taburunun başındaymış gibi Sait’in önünde dimdik durduğunda da hâlâ ona bakıyordu. Sakin olmak için çok çaba harcıyordu.
“Uygar ve dikkatli bir adamın davranması gerektiği gibi davransaydın, belki de bunların hiçbiri olmayacaktı.”
“Ne?”
“Hayfa’yı terk etmemeliydiniz. Madem bu mümkün değildi, bedeli ne olursa olsun bir bebeği beşiğinde terk etmemeliydiniz. Bu da mümkün olmadıysa, geri dönmeye çalışmaktan asla vazgeçmemeliydiniz. Bunun da mı mümkün olmadığını söylüyorsunuz? Yirmi yıl geçti! Yirmi yıl! Bu kadar zamandır oğlunu geri almak için ne yaptın? Yerinde olsam, sırf bunun için silah kuşanırdım. Bundan daha güçlü bir istek olabilir mi? Hepiniz zayıfsınız! Zayıf! Geçmişe dönüklüğün ve tutukluğun ağır zincirleriyle bağlısınız! Sakın bana yirmi yılı ağlayarak geçirdiğinizi söylemeyin! Gözyaşları eksik olanı ya da kaybedileni geri getirmez. Gözyaşları mucize yaratmaz! Dünyanın bütün gözyaşları birleşse de, içinde, kayıp çocuklarını arayan bir anne-baba olan küçük bir sandalı taşıyamaz. Demek yirmi yılını ağlayarak geçirdin. Şimdi bana bunu mu söylüyorsun? Senin sersem, kırık dökük silahın bu mu?”
Sait şaşkın ve sıkıntılı bir halde, başı dönerek geri çekildi.
Tüm bunlar gerçek olabilir miydi? Yoksa bu sadece, onu korkunç bir ahtapot gibi saran uzun, bitmek bilmeyen bir rüya, bunaltıcı bir kâbus muydu? Şaşkınlığı biçare bir çöküntü halini almış olan Safiye’ye baktı. Onun adına derin bir üzüntü duydu. Sırf ahmak gibi görünmemek için karısının yanına gidip sarsak bir biçimde:
“Onunla tartışmak istemiyorum,” dedi.
“Ne dedi?”
“Hiçbir şey. İşte, bizim korkak olduğumuzu söyledi.”
Safiye masumca sordu:
“Yani biz korkak olduğumuz için mi o bu hale gelmiş?”
Bunun üstüne Sait, hâlâ dimdik ayakta duran gence dön dü. Arkasındaki tavus kuşu tüyleri ona, haki renkli büyük bir kuşun kuyruğu biçiminde göründü. Bu görüntü Sait’i umulmadık bir şekilde canlandırdı.
“Karım, bizim korkak olmamızın sana bu şekilde davranma hakkı mı verdiğini soruyor. Görüyorsun ya, korkak olduğumuzu masumca kabul ediyor. Bu açıdan haklısın. Ama bu, senin yaptığın hiçbir şeyi haklı göstermez. İki yanlış bir doğru yapmaz. Eğer öyle olsaydı, Auschwitz’de Iphrat ile Miriam’ın başına gelenler de haklı olurdu. Başkalarının zayıflıklarının ve hatalarının, kendi ayrıcalıklarınızın hesabına yazılacağını düşünmekten ne zaman vazgeçeceksiniz? Bu eski sloganların modası geçti, bu matematiksel eşitlikler aldatıcı. Önce bizim hatalarımızın sizin hatalarınızı haklı kıldığını söylüyorsunuz, sonra da bir yanlışın diğerini alt ettiremeyeceğini. İlk akıl yürütmeyi buradaki varlığınızı haklı kılmak için kullanıyorsunuz, İkincisini ise, buradaki varlığınızın hak ettiği cezadan kurtulmak için. Bana öyle geliyor ki, bu tuhaf oyundan büyük keyif alıyorsunuz. Yine burada da, bizim zayıflığımızı bir yarış atı haline sokup bu atın sırtına binmeye çalışıyorsun. Hayır, senin bir Arap olduğuna hüküm vermiyorum. Artık herkesten daha iyi biliyorum ki, mesele insandır, bir teneke eti değiş tokuş eden tüccarla müşterisi gibi nesilden nesile geçen akrabalık değildir. Son tahlilde ister Yahudi isterse de başka bir şey olsun senin bir insan olduğuna hüküm veriyorum. Olayları anlaşılması gerektiği gibi anlamaya başlamak zorundasın. Biliyorum, bir gün tüm bunların farkına varacaksın ve kim olursa olsun bir insanın işleyebileceği en büyük suçun, başkalarının zayıflıklarının ve hatalarının kendisine, onların hesabına var olma ve kendi hatalarıyla suçlarını temize çıkarma hakkı verdiğine bir an bile inanması olduğunu anlayacaksın.”
Bir süre sustu, sonra Dov’un tam gözlerinin içine baktı.
“Ve sen, bizim hata yapmaya devam edeceğimizi mi sanıyorsun? Günün birinde hata yapmayı bıraktığımızda, o zaman sizin elinizde ne kalacak?”
Kalkıp gitmeleri gerektiği duygusuna kapıldı, çünkü her şey sona ermişti.
[Filistin’in Çocukları, Gassan Kanafani, Otonom Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!