Özel mülkiyet ve erkek egemenliği



Tarih boyunca egemen sınıfların kadına yönelik politikalarının özünde değişmeyen ortak bir özellikleri vardır: ayırma-yabancılaştırma, erkeğe ayrıcalık ve üstünlük tanıyarak, ilişkiyi sınıf egemenliğinin en küçük örgütlü birimine dönüştürme


Dünya burjuvazisinin yaklaşık 40 yıl önce başlattığı neoliberal süreç, insanlığın ve tüm organik varlığın doğal yaşam kaynaklarını yok ederek yoksulluğu ve zenginliği iki uçta biriktirerek, üretici güçleri yıkıcı güçlere dönüştürerek devam ediyor. Kapitalist sistemi sürdürülebilir kılmak için vaat ettiği iktisadi umutların, politik masalların toplumsal karşılığı yok. Sürdürmenin geriye kalan tek yolu olan faşizmi, geçen yüzyıldan farklı biçimler ve görünümler altında gittikçe daha fazla devreye sokuyor. Tüm kapitalist-emperyalist dünya, her ülkenin farklı koşularına göre değişen ama aynı zamanda  kapitalizmin evrensel niteliklerinden kaynaklanan benzer politik baskı biçimlerini adım adım hayata geçiriyor.

Dünyanın emekçi, yoksul halkları ve işçi sınıfları ise kıpır kıpır; neoliberal sürecin yıkıcı sonuçlarına karşı taleplerle sokaklara çıkıyorlar. Neredeyse her ay birkaç ülkede ayaklanmalara, çapı gittikçe genişleyen grevlere, öte yandan gittikçe artan faşist baskı ve sömürü politikalarına, darbelere, darbe tehditlerine tanık oluyoruz. Faşist iktidarlar ayağa kalkan halklara, emekçilere ateş açmaktan, katliamlar yapmaktan geri durmuyorlar; öte yandan isyanların biri sönümlenirken bir başkası başlıyor. 

İsyanlarla birlikte yeniden yükselişe geçen kadın mücadelesi tüm toplumsal alanlara ve kurumlara, açık ve örtülü biçimler altında yansıyor, yayılıyor. Feminizm, ufku erkek egemenliği ile sınırlı kalsa da, sadece şiddet, taciz, tecavüz olaylarını değil, dokunduğu her toplumsal alanda eşitsizliği, baskı ve sömürünün gizli-açık tüm biçimlerini, erkek egemenliğinin izlerin bulup açığa çıkarıyor; devletlerin ve toplumların yüzüne ayna tutuyor. 

Kadın hareketi ileri sürdüğü taleplerle hem kapitalizmin hem de erkek egemen burjuva devletlerin sinir sistemine dokunuyor. Mücadele geliştikçe sınıfsal egemenlik ile erkek egemenliği arasındaki bağlar daha fazla görünür hale geliyor. 

Cinse özgü duygu ve estetiği de katarak geliştirdikleri araçlarla (Şili’de başlayıp bir anda dünyaya yayılıveren “Las Tesis” eyleminde olduğu gibi) mücadeleyi hem zenginleştiriyor ve daha etkili kılıyor hem de evrenselliğine işaret ediyorlar.

Sadece toplu eylem biçimleriyle değil; günlük yaşamda, evde, ailede, sevgili ilişkilerinde, işyerlerinde, eğlence ve kültürel mekanlarda, şu veya bu biçimde, açık veya örtülü, toplumun kılcal damarlarına kadar her alanında sürüyor mücadele; “rıza” ve sessizlik gitgide bozuluyor. İktidarların ve en başta da erkek egemen ideolojinin en güçlü olduğu polis ve yargı kurumlarının sinir uçlarına dokunuyorlar. Burjuvazinin tarihsel işçi sınıfı korkusu kadın korkusuyla birleşiyor, gelişen mücadele onu kadınlara karşı daha baskıcı adımlar atmaya zorluyor. 

Marksizmin devletin en küçük iktisadi birimi olarak tanımladığı ailede bugün yaşanan kadın cinayetleri, kadınların baskı ve sömürüye karşı aile içinde kopardıkları kıyametlerin gerçek alâmetleri ve ödenen bedelleridir. Aynı zamanda, tıpkı kapitalizm gibi, erkek egemenliğinin de tarihsel sonuna işaret ediyorlar. Sonu olanın başlangıcı da vardır. 

Kapitalizm öyle bir döneme girdi ve sırtı duvara dayandı ki, özellikle ekonomik talepleri asgari sınırlarda dahi karşılayamayacak durumda. Verilecek her taviz krizi ivmelendirecek, sistemi sarsacak sonuçlar yaratabilir. Öte yandan işçi sınıflarının ve emekçi halkların da yaşam koşulları yoksullukla açlık sınırı arasında dibe doğru gidiyor. Kapitalizmi tarihin sonu, insanlığın son ve sonsuz düzeni ilan eden burjuva kalemşörler ortalıktan toz olmuş durumdalar.

Şüphesiz faşizme ve erkek egemenliğine karşı demokratik mevziler kazanmak, talep edilen hakları özellikle sokaklarda söke söke almak vazgeçilmez bir öneme sahiptir. Ancak mücadelenin hedeflerini sadece demokrasi, hukuk ve insan haklarına hasretmek; işçi sınıfını, ezilen halkları, kadınları ve ezilen cinsiyetleri nihai kurtuluş arayış ve bilincinin gelişmesinden uzak tutmaktan,  burjuva ve erkek egemen ideolojinin hegemonyasını yeni biçimler altında sürdürmesine politik zemin hazırlamaktan başka bir sonuç doğurmuyor. 

“… Peki, demokrasi özgürlüğe giden en iyi yol mudur?” (Gille Dauve – Karl Nesic, “Demokrasinin Ötesinde”, sf. 10) sorusunun tartışılması, yanıt aranması gerekiyor. İki soru daha: 1- demokrasi kadınları erkek egemenliğinden kurtarır ve eşitliği getirir mi, 2- demokrasi ve erkek egemenliği özel mülkiyetten ve sınıflardan mücerret midir?

Demokrasi, hukuk, adalet, insan hakları gibi kavramları tarihsel kökenlerinden itibaren ele almak ve sorgulamak gerekir. Çünkü bu kavramlar ekseninde ilerlenirse kadın-erkek ilişkilerinin dokunması kaçınılmaz. Çünkü tüm toplumsal eşitsizlikler kadın-erkek ilişkisinde yeniden üretilip sınıfsal öz, ilişkide değişik biçimler alarak derinleşmektedir. Kadın mücadelesinin diğer toplumsal-sınıfsal mücadeleler içindeki farklı ve özgün yeri de bu yansımalarda içeriliydi ve tıpkı hukuk, devlet vb. gibi tarihsel bir başlangıcı vardı.

Tarihe bakmak geleceği aydınlatmak için vageçilmezdir, zorunluluktur. İnsanlık tarihi açısından çok değil daha iki-üç yüzyıl önce burjuvazi, ticaret ve sermaye dolaşım özgürlüğü için feodal bağlara ve ayrıcalıklara karşı işçileri de arkasına alıp “özgürlük, eşitlik” şiarıyla yüklenirken, dönüp baktığında gördüğü manzara karşısında ürkmüştü. İşçiler bu şiarı farklı içeriklendirerek burjuvaziye karşı da kullanıyorlardı. Kadınlar da kendi hakları için anlamlandırıp kullandıklarında bu kez hem burjuvazi hem erkek egemenliği dikildi karşılarına. Toplumdaki feodal bağlar hızla çözülürken, evdeki bağlar sarsılsa da çözülemiyor, eski gücünü kaybetse de kapitalist sistem içinde biçim ve kılık değiştirerek varlığını sürdürüyordu. Öte yandan siyasal alanda “seçim ve oy hakkı”, “yasalar önünde eşitlik” ve “demokrasi” şiarıyla  övünen burjuvazi, bu hakkı kadınlara tanımamak için ayak diretiyordu; bu hak erkek ayrıcalığı olarak kalmalı, ailede ve dolayısıyla toplumsal alanlarda hükmünü sürdürmeliydi. Çünkü aile, her iktisadi düzenin (özel mülkiyet biçiminin) en küçük iktisadi birimiydi ve bu birimdeki egemenlik de, erkek elinde gelişen özel mülkiyetin iktisadi gücüne sıkı sıkıya bağlıydı. 

“Eşitlik, özgürlük, kardeşlik” sloganını şiar edinen burjuva devrimlerinden bu yana yaklaşık üç yüzyıl geçmiş ve kadınlar (mücadeleleriyle) yasalar önünde eşitlik, seçme-seçilme vb. hakları ikiyüzyıl sonra da olsa kazanmış olmalarına rağmen, baskı, sömürü ve eşitsizlik biçimleri güncellenerek, bazı biçimleri toplumsal derinliklerde gizlenerek varlığını sürdürüyor.

Gittikçe artan şiddet, cinayet, taciz ve tecavüzler; kadınların itirazlarının, gittikçe daha çok hayır demeye başlamalarının, dipten gelen dalgaların bedeli olarak ortaya çıkıyor. İktidarlar/devletler bir yandan öncelikle emniyet ve yargı kurumlarını kadına yönelik suçlar karşısında işlevsizleştirme politikaları uygularken, öte yandan kazanılmış hakları adım adım gaspeden, yasalar önünde eşitliği dahi fiilen ortadan kaldıran yeni baskı ve sömürü yasalarını yürürlüğe koyuyorlar.

Devletin yetmediği alanlarda erkekleri hareke geçirmek, aileyi kutsallaştırıp kullanmak kapitalizm çağında da devam eden bir politikadır. Çünkü hem işçilerin, emekçilerin, ezilen halkların yarısı kadındır ve kadın pasifize edildiğinde işçi sınıfının sınıfsal gücü zayıflatılır hem de sistemin temeli ve erkek egemenliğinin tarihsel varlık nedeni olan özel mülkiyetin aileden başlayarak toplumun her alanında etkin olan gücüyle, gerçek  eşitsizliğin maddi zemini korunur, devamı sağlanır.

Kapitalist sistemde sermayenin hareket yasaları, sistemin hem altyapısında hem de üstyapısında aileye sürekli darbeler indirirken, burjuvazi ortaçağdan devraldığı sınıf egemenliğinin bir parçası olarak gördüğü erkek egemenliğini sürdürmeye, aileyi kutsallaştırmaya, kadınların yaşam alanlarını kısıtlamaya, kadın ile erkeği ayırmaya, kadına yönelik her türlü erkek şiddetini olabildiğince cezasız bırakmaya, yasalar önünde eşitliği dahi gittikçe daha işlevsiz kılmaya çalışıyor. Burjuvazinin kadın korkusu gittikçe büyüyor; çünkü kadın, bir ayağı ezilen cins, diğer ayağı sınıf mücadelesinde gittikçe politikleşiyor. 

Devlet hükmünü, aile içinde erkek üzerinden yürütmek için elinden geleni yapıyor. Erkeği, devletin evdeki egemen eli olarak kullanmayı sürdürmeye çalışırken, bireysel gibi gösterilmek istenen erkek şiddeti tam da bu egemenliğin toplumsal bir aracı olarak biçimleniyor. Kadına yönelik erkek şiddeti, tüm bu gelişmelerin toplamı ile sıkı sıkıya bağlı olduğu için politiktir ve devlet şiddeti ile özdeştir. Politik olan iktisadidir ve tıpkı devlet gibi sınıfsaldır, tarihseldir; öncesiz olmadığı gibi sonsuz da değildir.  

Peki öncesi neydi, sonu nasıl gelecek?  

“Demokrasi özgürlüğe giden en iyi yol mudur?” sorusuna bu soruyu da eklediğimizde, tarihsel materyalizmin rehberliğinde şu başlıklar çıkar karşımıza:

* İnsanın, kendi yaşam araçlarını kendisi üreterek hayvandan ayrılırken filizlenmeye başlayan bilinci, başlangıçta üretici güçlerin (yani zorunluluğun) peşinde sürüklenen bilinçtir. Sürüklenmenin ilk aşamasında üretici güçlerin gelişme düzeyi ve evrimin toplumsal niteliği komünal üretim (mülkiyet) ilişkilerini zorunlu kılar. Bu aşamada toplumsal doğal eşitlik aynı zamanda kadın-erkek eşitliği ekseninde gelişir.

* Üretici güçlerin gelişmesinin ve artı-ürün elde etmeye başlamasının belli bir aşamasında, artı-ürün meta değişimine ve mülkiyetin özelleşmesine yol açar. Bilinç bu kez üretimin özel mülkiyet biçimi altında üretici güçlerin peşinde sürüklenmeye devam eder ve insanlığın evriminde özel mülkiyet (tarihsel koşulların zorunlu bir sonucu olarak erkeğin elinde gelişen özel mülkiyet) çağı başlar. Özel mülkiyet üretici güçleri alabildiğine geliştirirken bu gelişmelere bağlı olarak belli değişim aşamalarından geçer (erkek egemenliği ve aile yapıları da  bu değişimi takip ederek değişime uğrar) ve kapitalizm döneminde tam bireyselleşerek doruğuna ulaşır.

* Mülkiyetteki bireyselleşmenin daha ötesi yoktur ve gelişen üretici güçler özel mülkiyetin elinde  yıkıcı güçlere dönüşürken bilinçli müdahaleyle özel mülkiyetin varlığına son verilmesi tarihsel bir zorunluluğa dönüşür. Zorunluluğun bilince dönüşmesinin ilk pratik örnekleri Paris Komünü ve 20. yüzyıl deneyimlerinde ortaya çıkar. Ancak tarih hiçbir zaman düz bir hat izlemez ve bu ilk deneyimler başarısızlıkla sonuçlanır. Öte yandan tarihsel olarak üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin peşinden sürüklenme çağının da sonuna gelinmiştir ve tarihsel zorunluluk kendini dayatmaya, bilincin üretim ilişkilerine müdahalesini gittikçe daha kaçınılmaz kılmaya, müdahalenin sınıfsal-toplumsal koşullarını olgunlaştırmaya devam etmekte, 20. yüzyıla göre daha elzem hale getirmektedir. Özel mülkiyetin, sınıf ve erkek egemenliğinin (öncesi olanın) sonunu getirecek yol, yöntem ve araçların; yaşanan deneyimlerin devrimci eleştirisi ışığında yeniden ele alınması, yenilenerek güncellenmesi de aynı şekilde bir zorunluluk olarak kendini dayatmaktadır.

***

Tarih boyunca egemen sınıfların kadına yönelik politikalarının özünde değişmeyen ortak bir özellikleri vardır: Ayırma-yabancılaştırma, erkeğe ayrıcalık ve üstünlük tanıyarak, ilişkiyi sınıf egemenliğinin en küçük örgütlü birimine dönüştürme. Ayırma, ekonomik temelde başlar ve siyasal, hukuksal, ideolojik, kültürel vb. biçimler alarak tüm üstyapı kurumlarında tamamlanır. Egemen ideoloji ve din, ayırmayı meşrulaştırmak için her zaman, kadın ile erkeğin biyolojik, fiziksel farklılıklarını ve doğal işbölümünü gerekçe olarak kullanır. Ne var ki, bir kısım feminist akımlar da  farklı yoldan aynı kulvarda buluşurlar. İlki, cinsler arasındaki farklılıkları, ayırmanın ideolojik-dinsel gerekçesi yaparken; ikincisi eşitsizliğin nedeni olarak teşhis eder. Onları aynı noktada buluşturan şey, farklılıkları mutlaklaştırırken, özdeşliği ve bütünlüğü dışlayan inanç veya düşünme yöntemidir. Konunun genellikle “kadın sorunu” olarak kavramlaştırılması da bu yöntemden kaynaklanır. Özünde sorun kadın sorunu değil ilişki sorunudur; farklıların özdeşliğindeki doğal ilişkinin tarihin belli bir aşamasından itibaren belli koşulların sonucunda  bozulmaya başlamasıyla başlayan ilişki sorunu.

Kadın-erkek ilişkisi, “İnsandan insana dolayımsız, doğal, zorunlu ilişki”(Marks) olarak en yalın haliyle, evriminin ilk aşamasında (komünal çağ) hem kendi neslini hem kendi yaşam araçlarını birlikte üreten (ve onu hayvandan ayıran) özdeş ve bütünsel ilişkidir. Bu iki üretimi birbirinden ve her ikisini tüm toplumsal-tarihsel koşullardan yalıtık olarak, kadın ile erkek arasındaki farklılıkları mutlaklaştırıp birbirinden ayırarak, tarihsel-toplumsal koşulları dışlayıp soyut ikili(k) olarak ele almak; basit amprik gözlemle görülebilenin arkasındaki asıl gerçekliği idealist kurgularla, tasarımlarla açıklamaktan başka bir sonuç doğurmadığı gibi, egemen (ve erkek egemen) ideoloji ile aynı kaynaktan beslenen düşünceler üretilmesine de neden olur.

Kadın ile erkek arasındaki doğal biyolojik-fiziksel farklılıklar ve doğal iş bölümü üretime ve toplumsal yaşama nasıl yansır, hangi koşularda hangi sonuçlara yol açar? Ya da ezeli bir eşitsizliğin değişmez bir nedeni midir? Bu soruların yanıtları insanın toplumsal- evrimsel-tarihsel gelişimi dışlanarak verilemez. 

Toplumlar kendi yaşam araçlarını nasıl üretiyorlarsa, o üretim biçiminin belirlediği koşullar kadın-erkek ilişkilerine, yani insanın kendi neslini üretme biçimine de doğrudan yansır; iki üretim arasındaki ilişki de farklıların özdeşliği ilişkisidir. Kadın-erkek ilişkisi ne kadar sorunluysa, bu iki üretim arasındaki ilişki de o kadar sorunludur. İki tür üretim de insanın toplumsal varlığının vazgeçilmez bütünsel sistemsel temelidir. Bu nedenle ilişki toplumsal olduğu kadar tarihseldir. 

O halde, kadın-erkek ilişkileri tarih boyunca her toplum biçiminin yüzüne tutulmuş aynadır; bugün aynada görünen yüz kapitalizmdir. Kapitalizmden başlayarak geriye doğru iz sürmek, tarihsel kökenden başlayarak bugüne gelmek ve geleceğe ışık düşürmek gerekiyor. Bu durumda kadın-erkek ilişkisi… özel mülkiyet, sınıf, devlet üçlüsünden bağımsız ele alınabilecek bir konu değildir.