Kadın sorunu: Hem çok eski hem çok yeni hem de çok uzun bir yol



Burjuva devlet, yaşanan dönüşümün aile kurumunu sarsacak düzeye gelmesi karşısında tüm zırhlarını kuşanıyor!


2012 yılında Alınteri Gazetesi için kaleme alınan bu makaleler dizisi, kadın sorununun tarihsel-toplumsal kökleri, kapitalist üretimin toplumsallaşma düzeyiyle sorunun kazandığı güncel muhteva arasındaki ilişki, Marksizm-Leninizm’in soruna yaklaşımı, ataerkinin devrimci-komünist saflara sızan etkileri, bu etkilere karşı verilecek mücadelenin kadın-erkek diyalektik bütünlüğü, kadının özneleşip özgürleşmesiyle onun da içine işlemiş toplumsal cinsiyet zincirlerini kırması arasındaki ilişki… gibi pek çok başlıkta kısa ve özlü değerlendirmelerden oluşuyor. 

Aynı zamanda “Çıkışsız Değiliz!” adıyla broşürleştirilen yazı dizisinin güncelliğini, işlevselliğini koruduğunu, fakat internet çağının bu akıl almaz hızı içinde yeterince görünürleşmediğini düşünerek bu 8 Mart vesilesiyle yeniden yayınlamak/hatırlatmak istedik.

Kadın özgürleşmesinin sınıf mücadelesiyle ilişkisi ve bu mücadele içinde kapladığı ağırlığı, ikisi arasındaki diyalektik bütünlüğü, bu bütünlüğün önemine denk bir derinleşme ve kendimizdeki lekelere karşı mücadeleyi kışkırtması umuduyla…

                                                                     I.

Burjuva devlet, yaşanan dönüşümün aile kurumunu sarsacak düzeye gelmesi karşısında tüm zırhlarını kuşanıyor! 

Kapitalist üretim dünya çapında toplumsallaşırken, tüm toplumsal ilişkileri de yeni bir düzleme oturtuyor. Geçmişe ait pek çok değer, ölçüt, alışkanlık, yaklaşım.., toplumsal ilişkileri farklılaştıran üretim ilişkileriyle birlikte değişime uğruyor. Bu değişim ve farklılaşmanın en somut yansıması, aile kurumu ve bir bütün olarak kadın sorununda yaşanan altüst oluşlarda görülüyor. 

Türkiye özgülünde bu, son derece sancılı, karmaşık nitelikler kazanarak sürüyor. Kadın sorunu hem sınıfsal, hem de toplumsal ilişkiler açısından tarihsel koşulların niteliğiyle uyumlu bir içerik kazanıyor. Geçmişe ait geleneksel değer ve ölçütlerle kapitalist gelişmenin toplumsal ilişkilerde yarattığı farklılaşma arasında kıyasıya bir çatışmayı tetikliyor. Kapitalist sistemin ideolojik-kültürel-siyasal… tüm argümanları yeniden elden geçirilirken, toplumsal alanda yaşanan bu altüst oluş da sayısız aracın devreye sokulmasıyla yeni ihtiyaçlara uyumlu hale getirilmeye çalışılıyor. Kadın sorununa yaklaşım, aile kurumunun korunmasına ilişkin çabalar hep bu gerçek içerisinden anlam kazanıyor. 

Türkiye gibi kapitalist gelişmenin çarpık ve sıçramalı bir seyir izlediği ülkelerde toplumsal hayatta tam bir keşmekeş yaşanıyor. Eski olan çözülüyor, yeni olan eskinin pençesi altında kendisine yol açmaya çalışıyor, ikisi arasında kıyasıya bir çatışma yaşanıyor… Bırakalım komünistleri, toplamda ilerici-devrimci güçlerin zayıflığı bu çatışmanın sistem sınırları içerisinde cereyan etmesine neden oluyor. Ya eskinin geleneksel değer ve ölçütleri ya da neoliberal politikalarla birlikte toplumun geniş kitlelerinin algısı haline getirilen kültürel çarpıklıklar bu çatışmaların esas belirleyenleri oluyor! Bu keşmekeşte öne çıkan konuların başına da kadın sorunu ve aile kurumunun sarsılan konumu oturuyor.

Kadının hem kadın olmaktan kaynaklı sorunları, hem de sınıfsal konumu güncel olan içinde yeniden içerik kazanıyor. Bu karmaşa içinde kaybolmamak, erimemek için konuya ilişkin ilkesel tutum yaşamsal önemdedir. İlkesel tutum ise güçlü bir ideolojik duruşu ve aynı zamanda tarihsel materyalist bir kavrayışı gerektirir. Bu olmadığında ya tutuculaşılır -hatta kapitalizmin yarattığı toplumsal altüst oluş ve bunun en uç yansıması olan yozlaşmalar karşısında geçmişin değerlerini savunmaya gidilir (halkımızın gelenekleri yüceltilir)- ya da ideolojik eksen kaybedilerek kadın sorunu üretim ilişkilerinden bağımsızlaştırılıp kendinde bir sorun haline getirilir, dolayısıyla devrimci yaklaşımdan uzaklaşılır. En iyi ihtimalle kapitalist sömürünün kadın bölükleri üzerinde katmerli bir karakter kazandığı gerçeğinin en genel sloganlarla ifade edilmesiyle sınırlı, düz bir yaklaşım söz konusu olabilir.

Türkiye’de kadın sorununa devrimci yaklaşım, onun devrimle ilişkilendirilerek ele alınması şeklinde düz bir algıyla sınırlı olmuştur. Kadın kitleleri içerisinde yürütülecek devrimci faaliyetin omurgasını elbette bu -kadın sorununun üretim ilişkileriyle olan ilişkisinin kurulması- oluşturur. Fakat bu ne kadar yaşamsal önemdeyse, sorunu tarihsel gelişmeler içerisinde kazandığı karakteri kavrayıp devrimci faaliyetin konusu haline getirmek de bir o kadar yaşamsaldır. Bu olmadığında, genel sloganlar ve belirli kalıpların dışına çıkamamak, dolayısıyla kadın kitlelerini devrime seferber edecek yöntemlerden, araç ve sloganlardan uzaklaşmak söz konusu olur. Kadın sorununun -ya da diğer sorunların- tarihsel materyalist bir yaklaşımla ele alınmaması özünde o soruna yabancılaşmanın, sorunu o büyük güne ertelemenin ifadesidir. Lenin’in, “Kadınlar için taleplerimizi, propagandacı bir edayla bir fetiş haline getirmediğimiz, kendiliğinden anlaşılır bir şeydir. Hayır, varolan koşullara göre, kâh şu kâh bu talepler için mücadele etmeliyiz. Elbette ki daima genel proleter çıkarlarla bağlantı içinde” sözleri bu açıdan halen yol göstericidir. 

Kadın cinayetleri

Kadın kitlelerinin artan oranlarda kapitalist üretime katılmasıyla birlikte kadının toplumsal konumu da farklılaşıyor. Bu farklılaşma, sistemin temel direklerinden olan aile kurumunu sarsıntıya uğratacak nitelikler kazanıyor. Erkeğin sarsılan konumu kadına karşı yeni bir savaşı kızıştırıyor. Bu savaş toplumsal ilişkilerle de sınırlı kalmayarak kapitalist sistemin bekçisi devlet tarafından da sürdürülüyor. Burjuva devlet kadın kitlelerinin yaşadığı dönüşümün aile kurumunu sarsacak düzeye gelmesi karşısında tüm zırhlarını kuşanıyor! Aileyi özendirecek düzenlemelerden tutalım, kaç çocuk doğurulması gerektiğine, en son kürtaj hakkının gaspının gündeme getirilmesine kadar pek çok konuda kadın, sistem açısından “yola getirilmesi gereken” haline gelmiştir.

Sistemin erkek egemen suretinin tüm çıplaklığıyla açığa çıktığı günümüz koşullarında tüm bu saldırıları da kapsayan özel bir kadın çalışması olmazsa olmaz hale geliyor. Kadın cinayetleri, sorunun ulaştığı boyutların kavranması açısından en çarpıcı sonuçlardan biridir. Oysa devrimci hareket içinde tüm bu sorunların üretim ilişkileriyle bağlantısı içerisinde ele alındığı özel bir kadın çalışması yürütmeyi halen gündemine almamış güçler vardır. Alanlarsa soruna ya genel bir söylemle yaklaşmakta, sorunu genel bir emek sömürüsü düzlemine indirgemekte ya da bu sorunun yakıcılığını sonradan kavramanın da etkisiyle ilkesel tutumları bile sulandırabilmektedirler. Son 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yaşanan ayrışma ve sonrasında devam eden tartışmalar bu açıdan manidardır. [Sürecek]