Kötülük Yaşayanlardan Gelir, Ölülerden Değil



Hayâlimde canlanan birkaç görüntü açık ya da kapalı da olsa gözlerimin önünden gitmiyordu: Kilise avlusunda bekleşen kalabalığın, özellikle çocukların gözbebekleri, suya atılan bebekler ve onların yaşama içgüdüsüyle sudan çıkardıkları kafaları, Heranuş’un annesinden koparılıp kaçırıldığı an…


…Bağıra bağıra ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Bütün bunlara, eğer anlatan anneannem olmasaydı, inanamazdım.

Öğrendiklerim, bildiklerime hiç uymuyordu. O güne kadar edindiğim bilgiler altüst oluyor, değerlerim duyduklarımla tuz buz oluyor, içindeki korkunç karmaşa ile beynim çatırdıyor, zonkluyor, içindekiler de fışkıracak, her şeyin, herkesin üstünü kaplayacak diye bir korku kaplıyordu bedenimi.

Hayâlimde canlanan birkaç görüntü açık ya da kapalı da olsa gözlerimin önünden gitmiyordu: Kilise avlusunda bekleşen kalabalığın, özellikle çocukların gözbebekleri, suya atılan bebekler ve onların yaşama içgüdüsüyle sudan çıkardıkları kafaları, Heranuş’un annesinden koparılıp kaçırıldığı an… Bütün bu görüntülerin üstüne, benim öğrenciyken her bayramda şiir okuyan suretim düşüyordu.

En iyi okuyanlardan biri olduğum için öğretmenlerim her bayramda kahramanlık şiirlerini bana okuturlardı. Yüreğimden kopup gelen haykırışlarla seslendirdiğim “şanlı geçmiş” şiirleri, korkuyla açılmış çocuk gözlerine, suda kaybolan çocuk kafalarına, günlerce kan kırmızı akan nehir sularına çarpıp paramparça oluyordu.

O gece hiç uyuyamadım. Ertesi gün bir hayalet gibi dolaştım durdum ortalıkta. Anneannemle evde yalnız kalamadık, konuşamadık.

Bu arada, anneannemin bir sözünü hatırladım. Çocukluğumuzda, mezarlıklardan çok korkar ve korkunç mezarlık ve hayalet öyküleriyle birbirimizi de korkutmaya çalışırdık. Maden’deki mezarlık piknik yaptığımız bahçelere giden yol üzerindeydi.

Mezarlıktan geçerken korktuğumuzu gören anneannem, hep şöyle söylerdi: “Ölülerden korkmayın çocuklar, onlar bir kötülük yapamazlar. Kötülük yaşayandan gelir, ölülerden değil.” Acaba anneannem bize bunları söylerken bu anlattıklarını mı düşünüyordu? Bunu soramadım ama büyük bir olasılıkla bu yaşadıklarını kastediyordu.

Anneannemle aramızda, o günden başlayarak diğerlerinin bilmediği bir ortaklık, bir sırdaşlık oluşmuştu ve bu ortaklık, anneannem ölünceye kadar da hep böyle devam edecekti.

O ara gelen gidenimiz de çok oldu. Anneannemle tekrar konuşma olanağı bulmamız zaman aldı. Bunun böyle olması belki de iyi oldu. Aradan geçen zaman, öğrendiklerimi bir ölçüde sindirebilmeme ve yaşadığım yoğun iç çatışmayı bir ölçüde bastırabilmeme yaradı.

Anneannemi evde yalnız yakaladığım bir gün yine ellerini ellerimin içine aldım, yumuşacık yanaklarından öptüm ve kaldığımız yerden anlatmasını istedim. Belli ki, anlatmayı o da çook istiyordu. Hiç vakit geçirmeden, hemen başladı:

“Beni, Çermik jandarma karakol komutanı, Hüseyin Onbaşı almıştı. Karısının adı Esma’ydı. Çok istemelerine rağmen bunların çocukları olmamış. Allah gani gani rahmet eylesin, toprağı bol olsun Hüseyin iyi bir adamdı. Bir binbaşı kadar hükmü vardı. Beni çocuğu yerine koydu ve bana çok iyi davrandı.”

“Onun için ‘yufka yürekli adamdır’ derlerdi. Çermik’te yaşayan Ermenileri de öldürüp dipsiz kuyuya atmışlar. Çermik’le Çüngüş arasında, ‘Düden’ derler, dipsiz bir su vardı. Ermenileri, kafalarını kestikten sonra Düden’e atmışlar. Hüseyin Onbaşı, erkeklerin öldürülmesine gitmiş ama kadın ve çocukları Düden’e attıklarında gitmemiş, emirlere karşı gelmiş. Bunun için ceza gördüğünü de söylerlerdi.”

Dayanamayıp araya girdim:

“Anneanne, Hüseyin Onbaşı’nın yufka yüreği, erkeklerin kafalarını kesip kuyuya atarken hiç sızlamamış mı?”

Anneannemin cevabı, biraz düşündükten sonra şöyle oldu:

“Ne bileyim?”

Bu konuda yeni bir soru sormama fırsat vermedi.

[Anneannem, Fethiye Çetin, Metis Yayınları]