Poyraz Soysal
Onurlu zamanlardı ve insan robotlaşmamıştı henüz. Zihninde bilinç, yüreğinde his büyütüyordu. Paris’in her dönemde fırtına yaratan barikatları bu sefer Siera Maestra’nın rüzgarını da ardına alıp sarsıyordu dünyayı. Henüz neoliberal barbarlığın laboratuvarında ilginç bir canlı türüne dönüşen insan tipi hâyâl bile edilmiyordu. Hâyâller yepyeni bir dünya içindi. Praksisi keşfeden milyonlarca genç öyle ya da böyle kendi teorilerini yaratıyor ve kahramanca dövüşüyordu onun uğruna.
Onurlu zamanlardı ve henüz neoliberalizmin yaydığı akıl almaz bireycilik çok uzaktı hayatlara. Onun yerine binlerce yıl taşınılan samimi duygularla kendini dünya halklarına adayan ya da en azından dünyanın adaletsizliğine isyan eden yürekler vardı. Vietnam’da yangın bombalarıyla yakılan çocukların yüreklere düşen acısı, dünyanın başka köşelerinde şişelere sığdırılan ateş toplarına dönüşüp öfkeyle savruluyordu emperyalist-kapitalist kentlere. Filistin’de minicik çocuk elleriyle Siyonist ölüm makinelerine fırlatılan taşlar, dünya metropollerinde emperyalizmin ve siyonizmin sembollerine öfkeyle iniyordu.
Onurlu zamanlardı ve her koyunun kendi bacağından asılacağı zırvasına yüz verilmiyordu. Vietnam’da, Filistin’de yanan ateş, dünyanın her yerinde yürekleri yakıyordu. Bireysel talepler için bile isyanın dili konuşuyordu. Dalga dalga yayılan bu isyan kampüsleri boykot boykot işgal işgal kuşatıyordu. Fabrikalar grevlerle sarsılıyor, toprak işgalleri sıradanlaşıyordu. Bu isyan dalgası 70’li yılların efsane örgütlerini doğuracak kadroları barikat barikat eğitiyordu. Nikaragua’da, El Salvador’da dağları kuşatıyor; Almanya’da, İtalya’da kentlerin derinlerinden gelip burjuvaziye hoşuna gitmeyecek sürprizler yapıyordu.
Bu rüzgar elbet Türkiye’de de dalları hareketlendirerek meyve vermeyi kolaylaştırıyordu. 60’lı yıllar işçi sınıfının kendisini grevlerle gösterdiği, DİSK’in ve TİP’in kurulduğu, köylerde toprak işgallerinin gerçekleştirildiği ve üniversitelerde anti emperyalist dalganın yükseldiği yıllardı. Kampüslere sığamayan gençlik toprak işgallerinde köylülerle nöbet tutuyor, köylerde çalışıyor, işçi sınıfının grevlerinde en dinamik destek güç oluyordu. Sokaklar ABD askerleri için güvenilir olma özelliğini hızla yitiriyordu. Boyalı, yumruklu müdahalelerin yerini altıncı filoyu denize döken sarsıcı eylemler alıyordu.
Bu arada devlet boş durmuyor, sivil faşistleri ve Akıncıları devrimcilere ve eylemlere saldırı için örgütlüyordu. Bunun yanı sıra resmi kolluk güçleri de saldırılarına ara vermiyordu. Devrimciler kalleş pusularda katledilmeye başlamıştı. Vedat Demircioğlu ve Taylan Özgür’ün katledilmesi devrimcileri daha ciddi örgütlenmeler yaratmada ellerini çabuk tutmak için zorlayan gelişmelerdi.
Öte yandan gençlerin devrimci coşkusu ve bilinci TİP reformizminin sınırlarını zorluyordu. Yani 71 devrimci kopuşu diye adlandırılan süreç hızla olgunlaşıyordu.
71 Kopuşu ve Önemi
71 Kopuşu, bütün eksikliklerine, olumlu ve olumsuz yönelimlerine rağmen bir sürecin başlangıcıdır. O nedenle çok önemlidir. On yıllar süren tasfiyeciliğe, örgütsüzlüğe, reformizme anlamlı bir yanıt olmuştur. Devrimci bir geleneğin tohumlarını hiçbir zaman yok olmayacak bir şekilde ekmiştir toprağa. Yıllarca ülkeye değil Doğu Berlin’e kök salan TKP yöneticilerinin bile yörüngesini ülkeye çevirmesine neden olmuştur.
Bugün, 20’li yaşlarında devrimin kurmaylığını üstlenme cesaretini gösteren gençleri mahkûm eder biçimde eleştiriler moda oldu. Bu eleştirilerin sahipleri de genellikle onların döneminde aynı yolu paylaştıkları insanlar. Aynı yolda ’80’lere, ’90’lara kadar yürüyen ve bugün akıl almaz yerlere savrulup 50 yıl öncesiyle kavga edenler. Oysa bugün içinde bulunduğumuz pespayeliğin sorumlusu o dönem toprağa düşenler olamaz. Yani bu akıl ve doğaya aykırı.
Hem devralınması gereken özelliklerin ne kadarı devralındı? Mesela Kızıldere’deki ileri siper yoldaşlığının bir örneği olsun niye yaratılamadı tonlarca saldırı altında? Dünyayı değiştirme hayali ne zaman kötünün iyisini seçmeye dönüştü? Evet neoliberal çağ yeni insan tipini yarattı. Bu insan türü ki Filistin’de soykırım suçu işlenirken, üzerinde yaşadığı toprak ve hava zehirlenirken, her türlü sömürü ve zulüm ayyuka çıkmışken umursamayan bir garip canlı türü. Peki ’71 Hareketi’nin öncülerini, koşullar ne olursa olsun “bu havalarda hâlâ dövüşenleri” eleştirmeyi iş edinenler neredeler? İddiasızlık, inançsızlık. Hani 71 kopuşunun önderlerini Marksist-Leninist olmamakla suçluyorlardı ya, onların en azından Marksist-Leninist olma çabaları vardı. Bugün o çaba için bile çaba sarf etmek gerekiyorsa ortada bir gariplik yok mu? Bu bile nasıl bir cenderenin içinde olduğumuzu gösteriyor.
Onurlu zamanlardı demiştik. Zamanın onuru ya da onursuzluğu olmaz. Bu zamanı da onurlu kılacak kadar mahir dünya halkları. Yeter ki bilinçle isyan birleşsin! Komün yenildi ama çok daha güçlü bir deneyim yarattı dünya proletaryası. Kızıldere de bir yenilgi değil tohum oldu. On’lar, “Biz buraya dönmeye değil ölmeye geldik” cüretini miras bıraktı. ‘68’in dünyasında insanlığın kurtuluşu kavgasına atılanlarımızın, 12 Mart koşullarında faşizme ve emperyalizme karşı savaşta toprağa düşenlerimizin, idam sehpalarında, işkence tezgâhlarında, zindanlarda ölümsüzleşenlerimizin bıraktıkları teorik ve pratik miras hâlâ yol göstermeye devam ediyor. Onların o gencecik yaşlarında gösterdikleri cüret ve cesareti, imkânsızın peşinde koşma iradesi ve inadını, pratiği teoriden teoriyi pratikten ayırmamakta gösterdikleri öncü ısrarı bugünlere taşıyıp bugünün gerçekliği ve koşullarıyla harmanlamayı başardığımız taktirde özlemini duyduğumuz onurlu günler çok uzak değil.
“Kalbim bu acıya dayan” demişti Arkadaş Zekai arkalarından. Bugün acının bile tüketildiği bu kirli dünyada o acı bile o kadar kıymetli ki. O acıyı kolektif olarak duymaya başlayıp öfkeye çevireceğimiz, o öfkeyi bilincimizle yönlendireceğimiz onurlu günler çok uzak değil.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!