Poyraz Soysal
“Ben söyleyeyim canım, inekler süt verir, koyunlar et verir, kapımızı bekler köpekler, ya kediler; kedileri sevmek gerekmez insanlar kapanı icat ettiler…”
Sistemin insanları doğaya nasıl yabancılaştırdığını vurgulamak için dökmüş bu sözü kağıda Füruzan. Sınıflı toplumun eşitsiz yasaları geliştikçe kullanılacak bir araç, kapitalizm döneminde ise meta haline gelmiştir hayvanlar. Ötüşleri için, renkleri için, güçleri için… yaşadıkları dünyadan koparılıp köklerinden uzakta pazarlara konmuşlardır. “Sahiplerinin” keyfi istemediğindeyse alışkın olmadıkları sokaklarda ölüme mahkum edilmişlerdir. Yani artık hisli canlılar değil, alıp satılan “eşya” muamelesi görmeye başlamışlardır. Öyle ki, havayı, suyu, tüm doğal kaynakları ve canlıları metaya çeviren kapitalist sistem insan dışı canlılara verilen zararı “Mala Zarar” kapsamına almıştır.
Küçük de olsa komünal geleneklerin izlerini hâlâ taşıyan “ilkel” dedikleri bazı toplumlarda doğa ile bütünleşik bir yaşam vardır. Yörük bir kadın “Keçilerimizi de çocuklarımız kadar severiz. Biz diğer canlıların efendisi değiliz” demişti. Yine doğanın metalaşmasının bir örneği olarak, burjuva züppelerin dünyanın her tarafından gelip para karşılığı “av turizmi” adı altındaki vahşet uygulamaları son döneme damgasını vurdu. Dersim’de yaban keçilerini bu vahşete teslim etmemek için her şeyi göze alan halkın direnişi de ileri bir örnek bu konuda. Yabancılaşmamanın, insan kalmanın ve doğayla bütünleşmenin bir sonucu.
Oysa neoliberal barbarlık bu konuda sınır tanımıyor. Her şeyin sonuna kadar yağmalanmasının önünü açıyor. Adeta dikenli bir ağ gibi kuşatıyor. Onun sömürü çarkının dışına çekilmeye çalışan canlılara ölüm dayatıyor. Adalar’da yaşanan fayton krizi bu ağın nasıl bir vahşet sarmalı yarattığının acı bir göstergesiydi. Atları düşüp ölene kadar faytona koşan çeteler “Biz bırakırsak mezbahaya gidecekler” diye sırıtarak röportajlar verebildiler. Yani adeta bir kıyma makinası gibi hissiz, tüylü bir bedenin sıcaklığına dokunmanın iç huzurunu unutmuş, kendisine hisle davranan bir canlıya karşı tamamen yabancılaşmış. İnsanı diğer canlıların üzerinde gören bakış açısının neoliberal dönemin yabancılaşmasıyla bir araya gelmesinin sonucunda ortaya çıkan kanıksanmış vahşet!.. Oysa hayvanlar hisli, acı çeken canlılardır. Engels Doğanın Diyalektiği’nde şöyle der: “Söylemeye gerek yok ki, hayvanların yöntemli, önceden tasarlanmış biçimde hareket etme yeteneğini tartışmak bizim için söz konusu değildir. (…) Hayvanlarda bilinçli ve yöntemli eylem yeteneği, sinir sisteminin gelişmesi oranında gelişir ve memeli hayvanlarda yüksek bir düzeye erişir.”
Ölüm İstiyorlar, İzin Verme!
Kapitalizmin gelişimi sistematik vahşetin önünü açtı. Sermayenin çıkarına uymayan canlıların kapatılması, pogroma uğraması hatta öldürülmesi bir gelenek halini aldı. Emek sermaye çelişkisini perdelemek için sayısız yapay çelişki yaratan, bunları ideolojik bir argümana dönüştüren kapitalist sistem ırkçılık, kadın düşmanlığı, türcülük, sağlamcılık gibi zehirleri de geçmişten devralarak yeniden üretti. O nedenle bugün gündeme gelen hayvan “uyutma” katletme yasasını da bu durumdan bağımsız göremeyiz.
İlk büyük hayvan katliamının yaşandığı topraklarda “Uyutma” ifadesinin altındaki ceset kokusu şimdiden burnumuzu sızlatıyor. 1910’da Fransız emperyalizmine satılmak için toplanan sokak köpekleri elde kalınca Sivri Ada’da (Hayırsız Ada) aç, susuz ölüme terk edilmişlerdi. Adadan yayılan koku İstanbul’a yayılmıştı. Buna izin veremeyiz hayır! Yeterince çürüdük. O kadarı fazla. Ceset kokusuyla zehirlenmemek için bu vahşet yasasının çıkmaması için harcayalım soluğumuzu!..
Onların uyutmaktan kastını hepimiz biliyoruz. Ağzından küfür ve nefret köpükleri saçmaktan başka bir şey bilmeyen Bahçeli’nin yorumu bile bu “uyutmanın” nasıl olacağı hakkında yeterince fikir veriyor. Çeşitli faşist oluşumların göçmen düşmanlığını körüklerken alttan alta sokak hayvanlarına da nefret ürettiğine tanık olmuştuk. “Gelişmiş ülkelerde sokakta hayvan var mı?” diye sorup İngiltere, İtalya gibi ülkeleri örnek veriyorlar. Bu ülkelerin sadece sokak canlılarını değil kent yoksullarını da nasıl kentlerin dışına savurduğuna ve bu ülkelerin en son örnek alınması gerektiğine dair bir fikirleri yok elbette. Sadece sevmediklerinin yok olmasını istiyorlar. Şimdi sıra sokak hayvanlarında ama onunla da sınırlı kalmayacak belli. Rahat rahat at oynatmanın konforunda, zarar vermek istedikleri başka kesimler bulacaklar. Var oluş sebepleri bu çünkü. İzin vermeyelim!
30 gün bekleyip sahiplenilmezse uyutulacağı konuşuluyor hayvanların. Ticari üretimin önüne geçilmesinin, hayvan kaçakçılığının, hayvan ticaretinin, hayvanların sokağa terkedilmesinin, yeterince kısırlaştırma yapılmamasının önüne geçmek yerine öldürme kolaycılığını seçiyorlar. Bunu yaparken de güvensiz sokaklarda agresifleşmiş sokak köpeklerinden zarar gören insanları, hayvan hakları savunucularına karşı kışkırtıyorlar. Evet sokaklar güvenli değil. Hem de kimse için, hiçbir açıdan. Hayvan katliamı bu tehlikeyi sonlandıracak mı?
Böyle bir tasarı hazırlanırken konunun uzmanlarına danışılmaması da bize şaşırtıcı gelmedi elbet. Türk Veteriner Hekimleri Birliği’nin Konuya Dair Detaylı Açıklamasını Buradan Okuyabilirsiniz
Sözün özü, ya bu katliamı durduracağız, ya da yüreklerimizin çığlıklara karşı nasırlaşmasını ve sıranın başkasına gelmesini çaresizlik içinde bekleyeceğiz. Ne diyordu Rıfat Ilgaz?
“Yollar kesilmiş alanlar sarılmış
Tel örgüler çevirmiş yöreni
Fırıl fırıl alıcı kuşlar tepende
Benden geçti mi demek istiyorsun
Aç iki kolunu iki yanına
Korkuluk ol”
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!