Che: Tutkulu Bir Devrimcilik



9 Ekim 1967’de katledilen Che, neredeyse tüm yaşamı boyunca ezilen halklara zafere ve ölüme giden yolda eşlik eden tutkulu bir devrimciydi, yapmak istediklerini hep pratiğiyle anlattı


Eylül Gökçin

Sadece duyumsamak yetmiyor bir tanıklık, içinde olma hali -ki biz buna pratik diyoruz- değiştirebiliyor her şeyi. İşte Ernesto Guevara de la Serna’yı Che’ye dönüştürecek olan yolculuk da böyle başlıyor.

Macera tutkusu, bir arkadaş, bir motosiklet, bir yolculuk ve dünyayı sarsacak bir değişim. Bu değişim için “Bu deftere not alan adam Arjantin topraklarına adım atar atmaz öldü. Ben artık eski ben değilim. Büyük Amerika’mızdaki bu yolculuk beni hiç tahmin edemeyeceğim kadar değiştirdi” diyecekti. Zira en dikkat çeken yönü eşitsizliğe karşı gelmek olan biri olarak “Büyük Amerika’mız” dediği onu yeşerten topraklardaki sömürüye ve yoksulluğa Şili’de maden ocağında çalışarak, Peru’da bir cüzzamlı kolonisinde doktorluk yaparak tanıklık etmişti. Artık Arjantinli, Kübalıydı. Vietnamlı, Bolivyalıydı. Peru da onun vatanıydı, San Pablo da. Kimi zaman işçi, kimi zaman kalfa, kimi zaman futbol antrenörüydü.

Şili, Bolivya ve Peru’nun köylerini bir bir gezerken attığı her adımda açlık, yoksulluk ve savaşla mücadele eden insanların yaşamına tanıklık ediyor ve sonrasında “Tek amacım, gittikçe soğuyan bu dünyada üşüyen halkların ısınabileceği, paylaşılan ateşler yakmak” diyordu. Yaktı da! Şimdi onun yaktığı bu ateşi Agrobay’ın direnişçi kadınlarının etraflarını da içine alan ateş gibi gözlerinde, korkusuzca kafa tutuşlarında, pratiğin içinde yol alarak öğrenmenin ve değişimin ışıltılı yansımasında görüyoruz. Bu yansıma Che’nin şu sözlerinin en gerçek fotoğrafı aslında. “…Yegâne kurtuluş pedagojisi devrimci pratik içinde halkın kendi kendisini eğitmesidir. Marx’ın Alman İdeolojisi’nde dediği gibi ‘Şartların değişmesi ile insan eyleminin ya da kişisel değişimin çakışması yalnızca devrimci pratikte ortaya çıkabilir ve rasyonel olarak anlaşılabilir’”.

Ernesto de la Serna da kendindeki değişimi rasyonel olarak algılamış ve onda Latin Amerika’daki ekonomik-sosyal sömürünün yegâne çözümünün devrim olduğu bilinci gelişmeye başlamıştı. Kısacası maceracı ruh, devrimci ruha evriliyordu. Bu değişimin en önemli durağı ise 1956’da Granma (Büyükanne) adlı tekneyle Küba’ya doğru yaptığı yolculuktu. Bindikleri tekne karaya oturdu. Karaya çıkar çıkmaz Batista askerlerinin saldırısına uğradılar. Guevara anılarında bu çatışma sırasında geri çekilen bir yoldaşının düşürdüğü cephaneyi almak için tıbbi malzeme çantasını bıraktığını ve o anı, bir doktordan bir savaşçıya dönüştüğü an olarak hatırladığını dile getiriyordu. Onun bu mücadeleci ve savaşçı ruhu ölümünden yıllar sonra binlerce kilometre ötedeki topraklarda yankısını buluyordu.

Mart 2011’de Türkiye’de gerçekleşen ve 30 binden fazla sağlıkçının katılıp ‘Sağlıkta Dönüşüm Projesi’ni protesto ettiği mitingde taşınan “Dr. Che Guevara’nın İzindeyiz” dövizi dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ’ı rahatsız edecek ve günlerce konuşulacaktı. Bu durum ölümünden yıllar sonra Che’nin adının anılmasının dahi egemenleri ne kadar korkuttuğunun en açık göstergelerindendi.

Ernesto de la Serna yoldaşlarının ona verdiği Che (Hey sen, dostum, arkadaşım) adıyla anılıyordu artık. Sierra Maestra Dağları’ndaki gerilla birliğinde hem politik hem de askeri yetkinliğiyle öne çıkıyordu. 1958’in 31 Aralık’ı 1 Ocak’a bağlayan gecesi Batista ülkeden kaçmak zorunda kaldı. Kaçarken de Küba’nın bütün zenginliğini dolar ve altın külçeleri olarak yanında götürmeyi ihmal etmedi. Artık yoksul Küba’yı halkıyla birlikte kalkındırma zamanıydı. Che devrimin hemen ardından Merkez Bankası Başkanlığı’na sonrasında ise Sanayi Bakanlığı’na getirildi. Sierra Maestra Dağları’nın korkusuz gerillasını bürokrat olmak tabii ki pek ilgilendirmiyordu. Kübalılar onu tıpkı kendileri gibi ya şeker kamışı tarlalarında sırtı çıplak çalışırken ya bir duvar örerken ya da bir traktör üzerinde tarla sürerken görüyorlardı. Devrim-devrimcilik insanlara pratikten başka nasıl anlatabilirdi ki.

1960’lı yıllara gelindiğinde maceracı ve savaşçı ruhunu kaybetmediğini Arjantinli yazar Ernesto Sabato’ya yazdığı mektupta tüm açıklığıyla dile getiriyordu: “Ülke içi ve uluslararası koşullar silahımı tekrar elime almama engel oluyor, bir yönetici olarak böyle bir şeyi küçük görüyorum. Maceracı ruhumsa bunun özlemini çekiyor.”

Che bürokrasiye ve bürokratlığa ancak beş yıl dayanabildi. 1965’te Castro’ya yazdığı mektup ile bütün görevlerinden istifa etti. Artık özlemini çektiği silahını eline almanın ve sömürülen diğer halkları örgütlemenin zamanının geldiğine inanıyor ve yeni bir Latin Amerika yolculuğuna çıkıyordu. Che Kongo’dan Vietnam’a ezilen sömürülen tüm halkların yanındaydı. “Latin Amerika’da bir yerlerden” mesajında Vietnam’ın yalnızlığının kırılması gerektiğini şöyle dile getiriyordu: “Bugün dünyadaki tüm ilerici güçlerin Vietnam halkına gösterdiği dayanışma Roma arenasında pleblerin gladyatörlere yaptığı tezahüratı andırıyor ne yazık ki. Önemli olan saldırının kurbanına başarı dilemek değildir, kişi ona ölüme ya da zafere giden yolda eşlik edebilmeli.” Yaşamı da tıpkı bu sözleri gibi son buldu. Bolivya’daki 11 aylık bir gerilla savaşının ardından Yuro Koyağı’nda ele geçirildi ve 9 Ekim 1967’de katledildi.

Che neredeyse tüm yaşamı boyunca ezilen halklara zafere ve ölüme giden yolda eşlik eden tutkulu bir devrimciydi, yapmak istediklerini hep pratiğiyle anlattı.

Latin Amerika Marksizminin kurucusu olarak anılan Carlos Mariategui bir makalesinde şunları söylüyordu. “Latin Amerika’daki sosyalizmin taklit ya da kopya değil, şiirsel bir yaratıcılığın eseri olmasını istiyoruz. Indo-Amerikan sosyalizminin esin kaynağı kendi gerçeğimiz, kendi dilimiz olmalı. Bu yeni kuşaklara layık bir misyondur.” İşte Che’nin Latin Amerika’da yarattığı devrim esin kaynağını kendi toprağından alan şiirsel bir yaratıcılıktı.