14 Nisan 1987 yılında öğrenci hareketinde devrimci bir sıçrama yaratan ve sonrasında TDH’nin toparlanması açısından büyük sorumluluklar üstlenen, ağır kayıplar veren, bedeller ödeyen kuşak hakkında çok şey konuşuldu. Birkaç makale ve Nabi Kımran’ın “Ne Geçmiş Tükendi Ne Yarınlar” adlı kitabı dışında bu güzel kuşağı anlatan da pek olmadı açıkçası.
Yazılanları tekrar etmeyeceğim. Güzel bir devrimciyi anmak için sürece dair kendi gözlemlerimi özetleyeceğim.
12 Eylül abla ve ağabeylerimizin mücadelesini kanla bastırmış, ülke karanlık bir sessizliğe bürünmüştü. Berlin duvarı yıkılmış, SSCB dağılmış, medyada sosyalizmi aşağılayan yayınlar artmıştı. Sembolik bir değeri bile kalmamıştı ama Moskova’da açılan Mc Donald’s önündeki kuyruğu izlerlerken yumruklarını sıkan bir kuşak tüm gelişmeleri dikkatle izliyor, fabrika, mahalle ve okullarda çalışmalarını ciddiyet ve gizlilikle sürdürmeye devam ediyordu. Bir miras devralınmıştı ve can pahasına korunmalıydı. Üstelik elde çok az deneyim ve birikim vardı ve hızlıca öğrenmek, öğretmek zorundaydılar.
’80’lerin sonunda başlayan ve sonrasındaki “şartlı tahliye” kararı ardından hızlanan tahliyelerle cezaevlerinden çıkan deneyimli kadrolar biraz nefes aldırsa da, bazılarının kısa sürede tökezlemiş olması sorumlulukların artmasına, öğrenme/öğretme sürecinin hızlanmasına neden olmuştu.
Çalışma alanlarındaki işler biraz da pratik içerisinde öğreniliyordu ama gözaltı sürecindeki “şube deneyimi” konusunda yazılanlar, anlatılanlar çok kıymetliydi. O dönem çıkan, 12 Eylül işkencehanelerindeki direnişi anlatan “Adressiz Sorgular” hepimizin bir çırpıda okuduğu kitaptı. Farklı siyasi çevrelerden insanlar olarak o direnişi gösteren devrimcilere ve bağlı oldukları yapıya çok saygı duyardık. Okullardaki kadroları da o kitapta yarattığı etkiye leke düşürmemek için çaba gösteriyordu. Onlar içerisinde en çok dikkat çeken de İTÜ öğrencisi Nilgün Gök idi. O, sadece leke düşürmemeye çaba gösteren o ruhu yaşayan içselleştirmiş bir militan olarak karşımızdaydı hep. Kişisel sohbetlerde, siyasi tartışmalarda heyecanlı şekilde yerinde duramadan konuşurdu. Ama onu bir de gerici faşistlerle olan kavgalarda görmeliydiniz. Elinde sopası, kafasında kasketiyle çok soğukkanlı bir tavırla kavgaya tutuşurdu.
O dönemde, farklı okullarda haftalarca süren gerginlikler, çatışmalar olurdu. Hangi okulda olunması gerekiyorsa, mesaiye gelir gibi ilk gelenlerdendi Nilgün. Çatışma sonrasında sigarası kalmadıysa da beni bulurdu mutlaka. Ne olur ne olmaz diye epey yedekli gezdiğimi bilirdi. Çok sıcakkanlı, güleryüzlü, güven veren bir arkadaşımızdı. Elinde sopası, kafasında kasketi ve ağzında sigarasıyla müthiş bir karizması vardı aramızda. Militanlığı, kararlılığı, soğukkanlılığı ile içinde yer aldığı hareketi çok iyi temsil ettiğini düşünürdük hep.
Nilgün Gök unutulmasın!
Anısına, mücadelesine, geride bıraktığı tüm değerlere saygıyla…
YTÜ’lü eski bir arkadaşı
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!