“Her Şey Bitti” Denildiği Anda Yazılan Tarih



Savaş ile barış, açlık ile tokluk arasındaki çelişki çoğu zaman bir azınlığın yarattığı sis bulutu altında zorlukla seçilir


Kavel Alpaslan

Savaşların kahramanları her zaman cepheden çıkmaz. Siperler kana bulanır bulanmaz küçük bir azınlık cansız bedenler üzerinden para saymaya başlarken, büyük çoğunluk bir seçim yapmak zorunda kalır: Bir tarafta açlık, yoksulluk ve savaş; diğer taraftaysa ekmek, özgürlük ve barış. Aklıselim ve vicdan sahibi herkesin, ikinci şıktan yana olacağını söylemek yersizdir. Fakat her şey bu kadar basit değildir… Savaş ile barış; açlık ile tokluk arasındaki çelişki çoğu zaman bir azınlığın yarattığı sis bulutu altında zorlukla seçilir.

Mussolini İtalyası ve İtalyan üst sınıfları da uzun yıllar boyunca kimsenin bu yanıtı görmemesi ya da vermemesi için elinden geleni ardına koymamıştı. Sonunda emeklerinden başka satacak bir şeyleri olmayanlar için iş başa düştü. İtalya’da baskı, yoksulluk ve karanlığın Mussolini faşizmince yarattığı pusu, Torino’daki FIAT işçilerinin 1943 greviyle birlikte iyiden iyiye dağılmaya başladı. İşte FIAT işçileri ve “her şey bitti” denildiği anda yazdıkları cesaret örneğinin tarihi!

Savaş dönemlerinde otomobil ve metal sanayisi siper gerisindeki en büyük “cephelerden” biri haline gelir. Örneğin Rusya’daki Putilov Fabrikası’nın işçileri hem 1905 ve 1917 devrimlerinin en kitlesel öncülerindendir hem de Nazilere karşı savaşın “gizli” kahramanları… İtalya’daki FIAT işçilerini de onlarla özdeşleştirebiliriz. Hatta şirketin İtalya için önemi hesaba katıldığında kendi ölçeğinde daha hayati bir konumda olduğu söylenebilir.

İtalyan Komünist Partisi’nin (PCI) önder kadrolarından Antonio Gramsci, “her şeyi tamamıyla kaybetme riski gündeme geldiğinde, etraflıca düşünme ve kararlarda son derece dikkatli olunması gerektiğini” yazar. Gramsci’nin bu satırları kaleme aldığı dönem, tarihte “Bienno Rosso”, yani “İki Kızıl Yıl” (1919-20) olarak bilinir. İtalyan işçi sınıfı bu yıllarda her şeyi kaybetme ihtimalini düşünerek her şeyi kazanmanın kavgasını vermektedir. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan galip çıkmanın propagandası işçilerin karnını hâlâ doyurmamaktadır. Üstelik Rusya’da Ekim Devrimi gerçekleşmiştir. 21. yüzyıl insanları olan bizlerin kafasında Ekim Devrimi, Sovyet deneyimi dosyasının bir parçası olarak algılanıyor olabilir. Ancak dönemin dünya işçi sınıfı açısından durum bambaşkadır:

Savaşın yoksulluk faturasını ödeyenler için Rusya’da kendileri gibi işçi olanlar, kelimenin tam anlamıyla devletin kontrolünü ele geçirmiştir. Artık dünyada bir işçi devleti vardır! Benzeri bir deneyimi kendi ülkelerine yaşatmak isteyen yüz binlerce işçi fabrikaları işgal eder, silahlanır. Torino’daki FIAT fabrikası işçileri sahnededir: Şair Aleksandr Golemba, İtalyan komünist lider Palmiro Togliatti üzerine yazdığı bir portre yazısında şöyle diyordu:

1920 yazında fabrikalar zorla işgal edildi. Bu hareket İtalyan işçi sınıfının tarihinde yazılmış kahramanca bir sayfa oldu. Metal endüstrisi işçileri bu işe ilk girişenlerdendi. Bunlar lokavta karşılık olarak fabrikaları işgal ettiler. Böylece bazı sanayi üretim dalları işçilerin ellerinde bulunuyordu. Fabrikalar çalışmaya devam ediyorlardı. FIAT fabrikaları her zamanki üretimlerinin yüzde 70’ini sağlıyorlardı. Arabalar atölyeden çıkıyorlardı fakat beş köşeli yıldızla, karoserleri üzerinde orak ve çekiç simgeleri olduğu halde. […]

Torino’nun “işçi sovyetlerine” teslim olan FIAT fabrikaları yalnız değildir. Yüz binlerce işçi, kentteki irili ufaklı tam 185 fabrikayı işgal eder. Olayların ciddiyeti o denli artmıştır ki örneğin Togliatti’nin bulunduğu fabrikanın girişini işçilerin kontrolündeki zırhlı araçlar polislere kapatmıştır. Torino’nun diğer bölgelerinde de, polis güçleri bir köprü ve birkaç fabrika hariç ilerleme kaydedemez. Ancak işçiler yalnızca devlet güçleriyle değil aynı zamanda “Kara Gömlekliler” olarak bildiğimiz faşist güçlerle kurdukları “Halkın Yiğitleri” birlikleriyle çarpışır. Eylemler burjuvazi tarafından verilen tavizlerle iddiasını yitirmeye başlasa da rüzgârın yönü gerçek anlamda Kara Gömleklilerin meşhur Roma yürüyüşüyle birlikte değişir.

Kralın sunduğu tepsiyle yönetimde artık Mussolini vardır. İtalya’daki son yasal grev 1925 yılında gerçekleşmiştir. Komünistler ve sosyalistler başta olmak üzere muhalifler büyük baskılarla karşı karşıya kalır. Öyle ki komünistler Bienno Rosso döneminde iktidarı hedef olarak alabilecek iddiadayken, Mussolini döneminde ülke çapındaki -gizli- üye sayısı zaman içinde 5-10 bine kadar geriler. (Bu sayı II. Paylaşım Savaşı sonunda 1 milyon 771 bine -ve 5 milyon sendika kaydına- ulaşacaktır.)

Faşizmin had safhada olduğu yıllarda komünistlerin kimi eylem denemeleri yok değildir. Ancak bu antifaşist hareketleri bastırmak, yığınların desteğini henüz kaybetmemiş faşistler için oldukça kolay olur. 1929 yılındaki ekonomik buhranın Mussolini’nin “sonu” olacağı düşüncesiyse kısa sürede boşa çıkar. Faşistler bu dönemde kendi içindeki “ılımlıları” temizler ve iktidarlarını daha da sağlamlaştırırlar. Sanayiciler ve toprak sahipleri, “kızıl tehlike”ye karşı Mussolini’nin güçlenmesine önayak olan en büyük kuvvetlerdir. Mussolini bu desteği 1929 yılında değil, 1943 yazında kaybedecektir. Tabii işçilerin ajandası patronlardan farklıdır: 1943 Mart ayında Torino’daki FIAT fabrikası, uzun bir aradan sonra yine sahnededir.

Şehirdeki diğer FIAT fabrikalarının yoğunluğundan dolayı Mirafiori binası, 1939 yılında, bizzat Mussolini tarafından açılır. FIAT-Mirafiori, faşistlerin “modern” yüzü olarak sembolik bir anlam taşır. Makine teknisyeni Leo Lanfranco da FIAT’ın bu fabrikada çalışan 21 bin işçisinden biridir. Hem fabrika yönetimi hem de faşistlere göre Lanfranco tehdit oluşturmayan birisidir. Çünkü henüz komünist partili kimliği ortaya çıkmamıştır. Hoş, sürgünde ve yeraltında zor yıllardan geçen PCI’nin bu fabrikada gizlenen topu topu 200-300 üyesi ya var ya yoktur. Lanfranco faşizmin ülkede yerini sağlamlaştırmasından beri yapılan ilk işçi direnişine önderlik eden öncü işçilerden biri olur. Korsan bildirilerle ve kendi ilişkileriyle yaptığı duyurular sonucunda PCI, Mart 1943’te bu sembolik fabrikada grev kararı alır. Talepler tamamiyle ekonomiktir. Savaşın endüstri yükünü çeken işçiler için “faşist propaganda” etkisini yitirmeye başlamıştır. Üstüne üstlük ordu pek çok cephede ağır yenilgiler almıştır. Diğer taraftan Sovyetler Şubat 1943’te Nazileri Stalingrad’dan kovmuş ve faşist yayılmayı duraklatmıştır. Uzun lafın kısası yıllar, boyunca kırbaç vura vura kendi düzenini devam ettirenlerin gücü zayıflamıştır. Ancak kimseden bu kırbacın açtığı yaraları bir anda unutmasını beklemek mümkün değildir.

İşte böyle bir atmosferde Lanfranco planlandığı üzere bir Mart sabahı saat 10:00’da işçileri greve çıkarır. Katılım oldukça düşüktür ve polis geldiğinde on kişi gözaltına alınır. Fakat PCI girilen yoldan kolayca dönmemeye kararlıdır. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nde yeniden grevi kitleselleştirme girişimi yapılır. Sonuç bir öncekine göre daha büyük yankı uyandırır ve grev Mirafiori’nin de ötesine taşarak dalga dalga yayılır. Mart sonuna gelindiğinde ülke genelinde 400 bin işçi greve çıkmıştır. Bienno Rosso’yu hafızasından silmemiş komünist işçi önderinin gücü bu başarıda oldukça önemlidir. Sonuç olarak işçilerin başlıca talepleri kabul edilir.

Bu, Mussolini iktidarını zayıflatmak adına cılız bir yumruk olarak değerlendirilse de olayı faşistlerin dilinden dinlediğimizde gerçek anlamını daha net kavrarız: Mussolini eylemlerin kendi hareketlerini en az yirmi yıl geriye götürdüğünü itiraf eder. Hitler ise Mussolini’ye böyle bir itaatsizliğe nasıl izin verdiğini sorarak sitem eder… Duvarlardaki yazıların söyledikleriyse Mussolini’nin korkularını canlandırmaya yeter: Facismo e Fame (Faşizm Açlıktır) ve Baffone Viene (Bıyıklı [Stalin] Geliyor)…

Grev dalgasının büyümesi, yetmezmiş gibi 1943 Temmuzu’nda ABD ve İngiltere Ordusu’nun Sicilya’ya çıkarma yapması İtalyan muktedirlerini hayli telaşlandırır. Mussolini’ye ödetmeye kararlı çift taraflı korku içindeki üst sınıflar, müttefik kuvvetlerle uzlaşı için “eski dostlarını” yarı yolda bırakır. Mussolini görevden alınır, ev hapsi döneminden sonra paraşütçü birliğince “kurtarılıp” kuzeyde Salo Cumhuriyeti yönetimini kuracaktır. Ardından Kuzey İtalya’da Alman işgali başlar. ABD ve İngiltere ise “bolşevizm karşıtlığında” faşizm artığı yeni yönetimle kolayca anlaşacaklardır.

Mart grevleriyle birlikte özgüvenini yeniden kazanan “bolşevizm tarafları” da boş durmaz ve 1943 sonu itibarıyla 9 bin silahlı partizan gücüne sahip olurlar. Bu sayı savaş sonunda 410 bini bulacaktır. Alman işgalcilere karşı savaşta partizanlara yine FIAT işçileri eşlik eder. Mart grevlerinin birinci yıl dönümünde FIAT işçileri bu sefer kuzeydeki yeni ve çok daha farklı boyuttaki bir grev dalgası için ayağa kalkar. Tarihçi Paul Ginsborg, Torino’da Mart 1944’te yaşananlara dair şöyle der:

Şehir halkı ve özellikle de fabrika işçileri çatışmaların bütün zorluğunu üstlenmek zorunda kaldı… Mücadele, işçiler tarafından işgal edilen fabrikalar -Lancia, Spa, Grandi Motori, FIAT Mirafiori, Ferriere ve ve daha pek çoğu- etrafında oldu. İşçiler, şehirli silahlı gruplar karşı saldırıya geçene kadar kararlılıkla direndiler ve faşist güçlerin kalanını temizlediler.

Mussolini partizanlarca infaz edilir ve bacağından ters bir şekilde asıldığı fotoğrafla sonu tarihe geçer. İtalya’da faşist artığı yöneticilerin ve ABD-İngiltere’nin ikiyüzlü davranışları savaş sonrasında kolayca karşılık bulmaz. Belki Yunanistan’da olduğu gibi silahlı bir çatışmaya girilmese de “Bıyıklı’nın geleceği” korkusunun bayrağı el değiştirmiş görünür. Oysa durumdan kâr elde edenler çok da farklı değildir.

FIAT grevlerine dönecek olursak, Chris Harman’a göre, “aslında bu grevler, savaşın, alt ve orta sınıfların geniş çevrelerini yoksullaştırarak büyük bir toplumsal kriz yarattığını ve yalnızca baskının rejimi uzun süre ayakta tutamayacağını” gösteriyordu. Buna işçi sınıfının “sisi dağıtacak” kendinden başka kimsesinin olmadığının farkına varması etkendir. İllüzyonları ister Mussolini, ister patronlar yaratsın, FIAT işçilerinin defalarca keşfettiği bir başka gerçekse, işçi sınıfının önünde doğrudan barışa, ekmeğe ve özgürlüğe giden bir yolun olmadığı, sınıf savaşının; savaş ile barış arasındaki yegâne köprü olduğudur. Togliatti zamansal bağlara dikkat çekici bir benzetme yapar:

Gramerde her fiilin ancak bir zamanı vardır, fakat partimiz büyük bir yığın ve savaşım örgütünün yaşamında bir değil, üç ayrı “şimdiki zaman” vardır. Bunlardan birincisi geçmiş zamandır, çünkü geçmişimiz her zaman canlıdır, onu yadsımıyoruz, onun sayesinde bugünkü durumumuza gelmiş bulunuyoruz, o bizde yaşamakta, bizi ilerletmektedir; gelecekte de bir şimdiki zaman vardır, çünkü geleceği düşünerek onun nasıl olması gerektiğini anlamaktayız, onu gözümüzün önüne getirmeye çalışıyoruz ve bizim için geleceği araştıran bu bakış bugünkü eylemlerimizi şekillendirmeye yarar; bundan sonra da şimdiki zaman içinde şimdiki zaman vardır. Partimizin eylemlerindeki üç şimdiki zaman, geçmiş, gelecek ve bugündür.

Torino FIAT, faşizmin özgüvenine indirdiği yumrukla, Bienno Rosso’yla, hatta daha sonraki yıllarda yapılan işçi eylemleriyle artık Mussolini’nin değil; işçi sınıfının “kızıl” sembolü olur. Biz bir kentteki aynı isimli fabrikaların çeşitli dönemlerdeki hareketleri arasında bir ‘miras’ bağı kura- biliyoruz. 1943-44 yıllarında FIAT’da Bienno Rosso’yu hatırlayan komünistler de vardır kuşkusuz. Ama anlatılan sadece bir komünist partinin hikâyesi midir? Peki o günlerde “diğerleri” ne düşünmekteydi? Genç bir işçiye ait aşağıdaki sözler pek çok analizi parçalara ayırıyor:

Grev yaptığımı bilmiyordum. Benim için yaşananlar bir “gösteri”den ibaretti. “Grev” kelimesi bana yabancıydı. Yaşlıların söylediği “dayanışmanın nasıl pek çok bedeni tek bir vücutta birleştirdiğini” ben o günlerde keşfettim. Ve sonra özgürlüğün anlamı: Fabrikada komünistler, sosyalistler var diyorlardı ancak kimse kimin ne olduğunu bilmiyordu. Onlar [komünistler, sosyalistler] mitolojik bir varlık gibiydiler. O karanlıktan çıktıkları günlerde birbirlerini tekrar tanıdılar.

[Aynı Öfkenin Çocukları, Kavel Alpaslan, Sel Yayıncılık, 2022]