Çocukların Üzerine Düşen Ateşi Burjuvazinin Yüreğine Düşürme Zamanı



Dün milyonlarca emekçi ve emeklinin sefalet zammına mahkum edildiği gün, bir haber düştü sitelere: Balıkesir Edremit’te iki çocuk, ısınmaya çalışırken yanarak yaşamını yitirdi


Sözlerden kuleler yapıyoruz. Ancak bu fildişi kulelerinin duvarlarına değmeden erimiş kar gibi kendini yok ediyor. Oysa bilinci söz, sözü eylem ölümüz kılar. Havaya savrulan iki cümle, yankısı bitmeden suç sayılıp soruşturma konusu edildiği bir ortamda asıl suç dizginsizce vites büyütüyor. Çocuklar ölüyor. Öldürülüyor. Hem de hiç uğruna. Kışın ısınmak için derme çatma sobaların kıyısında, yazın serinlemek için kentlerin tüm kirini ve vahşetini yansıtan pis su birikintilerinde hayat ararken. Yani neoliberal yağma düzeni, emekçilere ve çocuklarına hem yaşamda hem ölümde aynı sefaleti reva görüyor.

Dün milyonlarca emekçi ve emeklinin sefalet zammına mahkum edildiği gün, alışmamamız gereken ama alıştığımız bir haber düştü sitelere: Balıkesir Edremit’te iki çocuk, ısınmaya çalışırken yanarak yaşamını yitirdi.

Bir insan öğütme makinesi gibi çalışan bu düzenin temsilcilerinin o “çok kıymetli” kulaklarına bu haber ulaşmamıştır bile. Onlar anca dokunulmazlık zırhına değen şeyleri duyar, incinir ve yaptırım uygularlar. Ama devrimin kulak zarlarını patlatacak yıkıcı ve yaratıcı sesini duyana kadar. Bugün küçücük çocukların yoksulluktan ölümü, bir eski arabeskçinin ölümünün gölgesinde kayboldu. Tıpkı daha önce olanlar gibi. Deprem bölgesinde çadırda yanan aile gibi. Suriye’ye yönelik fetih hayallerinin mahkum ettiği ve o çadırlarda yanarak ölen göçmenler gibi. Ya da İzmir’de evi geçindirmek için annelerinin evde yalnız bırakmak zorunda kaldığı çocukların diri diri yanması gibi.

Bu yaşananların ardından burjuvazinin sopayla ve çarpık eğitim sistemiyle şekillendirdiği zihinler, faturayı yine yanlış adrese kesiyor. Bu fatura, sorumluluğu sistemden uzaklaştırmanın manifestosuydu adeta. “Anne niye çocuklarını yalnız bırakmıştı, herkes çocuk yapmamalıydı, çocuk yapmak ehliyete bağlanmalıydı, baba zaten hapisteyken niye çocuk yapmışlardı…” Burada yapay bir suç hiyerarşisi var. Bu düzenin yarattığı güce tapınmayla en zayıf halkaya saldırıyorlardı. Anne suçluydu. Çünkü ataerkinin kadına yüklediği sorumluluklar herkesin kolayca elini yıkayabileceği bir konfor alanı yaratıyordu. Kimse “Baba nerede, devlet nerede?” diye sormuyordu.

Devlet nerede diye zaten sormazlar ama ibre babaya döndüğünde bile kadını suçlayacak bir şey bulurlar. “Niye bile bile o adamla evlenmişti?” Bu suçlama zincirini rahatlatan bir unsur da ailenin çingene olmasıydı. Bu olay ırkçılığın ve çingene nefretinin bir bahanesi haline geldi. Yüzyıllardır ezilen, yok sayılan, “buçuk” diye aşağılanan çingeneler bu sefer de sistemin günah keçisi oldu. Bu durum, sistemin ırkçılıkla ve cinsiyetçilikle kendine ördüğü koruma ağının bir yansıması.

Sonuç olarak bu düzende bize düşen ölüm, yoksulluk ve yok sayılma. Ama kurtuluş kendi ellerimizden başkasında değil. Burjuva muhalefetin şu anda Doğu Ekspresi’nin duraklarını belirlemek gibi “önemli” görevleri var. Zaten bizim saflarımızda değiller. Kentlerin ezberlenmiş noktalarında icazetli, göstermelik basın açıklamaları da tek başına yaramıza ilaç olmuyor.

İnsanlığımızın ezildiği noktadan bir onur savaşının ağlarını örmekten başka çaremiz yok. Kim ne derse desin, böylesine bir aşağılanmayı ve yoksullaşmayı geniş bir işçi-emekçi örgütlenmesine çeviremiyorsak, suçun büyük kısmı bizdedir. Nerede bir acı ve öfke varsa, orada olma zamanı şimdi. Soğuğun ve korkunun titremesini fildişi kulelerin de yaşamasının zamanı. Bu utanca ortak suskunluğu, dalga geçercesine önümüze konan sandık aldatmacasını bir kenara itmenin zamanı.

Yoksa yaşanamamış hayatların utancı bir kâbus gibi tüketecek bizi. Pir Sultan’ın dediği gibi: “Gayrı çektiğimiz yetmez mi / Kalkalım bakalım nice olursa olsun…”