Çocuklarını Yiyen Satürn



Korkunun, hırsın ve açgözlülüğün egemen olmadığı, kâr-sömürü kavramlarının literatürden silindiği, çalışmanın yaşamak için bir zorunluluk olmaktan çıkıp toplumsal yararlılıkla buluşan bir gönüllülüğe dönüştüğü, yönetim olacaksa da herkesin katılabileceği yeni bir dünya istiyoruz


Roza Yıldız

Yunan mitolojisinde Kronos olarak geçen tanrı, Roma mitolojisinde Satürn adını alır. Kronos’a bir gün bir kahin, “Senden olan çocukların senin tahtını alacak” diyerek tanrı Kronos’u büyük bir paranoyaya iter. Kendisi de babasını öldürerek o tahta çıktığı içindir ki, böylesi bir ihtiras ona yabancı değildir. Kız kardeşini kendine eş yapan tanrı Kronos, o günden sonra doğan bütün çocuklarını yiyerek, tahtını garantiye aldığını düşünmüştür.

Ünlü İspanyol ressam Francisco Goya’nın evinin iki katında duvarlara resmettiği, ölümünden sonra tuvale aktarılan şaheseri “Yavrularını Yiyen Satürn”, Madrid’de sergilenmektedir. Bir gün bizim de yolumuz Madrid’e düşerse, Prado Müzesi’nde “Yavrularını Yiyen Satürn” tablosuna doya doya bakarız.

Ama “Biz işten eve, evden işe zor gelip giden yorgun demokratlarız ve maalesef elin sanat eseri olarak baktığı bu korkunç metaforu biz her gün bire bir yaşıyoruz. Dünyayı yönetenlerin herbiri ayrı bir Satürn ve bulundukları iktidarı kaptırmamak için her türlü entrika ve zulmü bize reva görmektedirler” diyebilirsiniz.

Ben ise olaya farklı bir perspektiften bakmak istiyorum. Babalar ve Oğullar!

Baba, oğul ve kutsal ruh üçleminden başlayarak her Oğul’un, Baba’ya karşı çıkma potansiyeli taşıdığını görebiliriz. Bu yeninin eskiyle olan çatışması, çelişkisidir. Bu aynı zamanda “oğul” denilen yeninin içinde barındırdığı değişim dinamikleriyle, statükoyu simgeleyen “baba” figüründeki eskinin olağan çelişkisidir. Olağan ve olması gereken çelişkidir bu. Eski düzenin yerine yeni düzeni savunacak ve getirecektir her yeni. Her yeni eskinin hem devamı hem de onun varoluşu için bir tehdittir. Bu diyalektik süreçte her yeni değişimi getirse dahi, her değişim onu gelişmeye götürecek anlamına gelmez. Tarihsel bazı gerçeklikler bize bu örnekleri göstermektedir. Karmatiler, Mazdekler, Keldaniler vb. uygarlıklar gibi uygarlıkların günümüzden daha “mutlu insanlık” ideasına yakın olduğunu söyleyebiliriz.

Dünya edebiyatında bu baba-oğul ya da ana-kız ikileminde görülen çelişkiye, eski-yeni çelişkisi olarak bakmak gerekir. Rus edebiyatında Turgenyev’in “Babalar ve Oğullar”ı, Dostoyevski’nin “Karamazov Kardeşler”i ve Honore de Balzac’ın “Goriot Baba”sı öyle ya da böyle, güçleri ve iktidarları ne kadar sarsılmaz gibi görünürse görünsün, ardından gelen, doğurdukları evlatlarının o doğal, dinamik genç ve yeni rüzgarı onların saltanatını savuracaktır. Her yeni ilerici midir orası tartışılır ama her eskinin yerini yeninin doldurması kaçınılmazdır. Bu doğanın diyalektiğidir.

O yüzden babaların uçsuz bucaksız meydanlarda at oynatması, bütün kavimlerde hüküm sürmesi, dünyaya kazık çakması, Mars’a göz dikmesi, kısacası sonsuz, kontrolsüz bir güce tapınması onu yozlaştırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Her baba bir gün ölümü tadacaktır.

“Sonsuzluğun da sonu var” diyor ardından gelenler. Köhnemiş, küflenmiş, çürümüş, örümcek ağlarıyla örülü, fosilleşmiş bir baba figürünü doğa ve tarih yeryüzünden silecektir er geç. Varsa eskinin sağlam bir tarafları onları da yeniye katarak yolumuza devam ederken ‘ardımızdan gelenlere haksızlık ediyor muyuz’, ‘ne diyor bu çocuklar’ diye bir durup dinlemeliyiz. Korkunun, hırsın ve açgözlülüğün egemen olmadığı, kâr-sömürü kavramlarının literatürden silindiği, çalışmanın yaşamak için bir zorunluluk olmaktan çıkıp toplumsal yararlılıkla buluşan bir gönüllülüğe dönüştüğü, yönetim olacaksa da herkesin katılabileceği yeni bir dünya istiyoruz. Yoksa o zalim Kronos ya da Satürn’den -ya da adı her neyse- ne  farkımız kalır?!