Roza Yıldız
Biz insanları hayvanlardan ayıran bir özelliğimiz düşünebilen canlılar olmamızsa, bir diğer yeti farkımız da ölümlü canlılar olduğumuzun ya da sonlu olduğumuzun bilincinde olmamızdır. İnsan ölümlü olduğunu bildiği halde yaşamın her alanında yaşamı hak etmek ve yaşamı yeniden kazanmak için olağanüstü bir çaba hatta emek üretir. Her gün üretilen bu yaşam kimileri için boş ve rutin bir akış anlamına gelir, kimileriyse anlamlı kılmaya, hayatta kalmanın ötesine taşımaya çalışır. Kimileri de ‘her nefes yaşamın bize verdiği armağandır; fazla sorgulamadan bu dünyadaki bu güzelliklerden payımızı alıp yaşayıp gideceğiz’ der basitçe.
Bu denli kolay olmasa da suyun akışına bırakmasak da kendimizi, o suyu bulandıranlar çıksa da karşımıza, yaşamın değerli bir serüven olduğunu, insanınsa buna anlam/anlamlar arayarak ve katarak daha da değerli kılmaya çalışması olası her zaman. Bu anlam arayışı bazen bizi anlamsızlığa, saçmalığa sürükleyebilir. Ama her şeye rağmen, kendiliğinden gizli bir sevinçle yaşama dürtüsü baskın gelir ve hayat devam eder.
Yunan mitolojisinde, Sisyphos (Sisifos) Söylencesi de aslında bunu konu alır. İnsanın anlam arayışı ve yaşama tutunuşundaki ısrarının ezeli niteliğini hatırlatır. Bu söylenceler, anlatılar, evrenin, insanın, tanrıların ortaya çıkışı, insana dair sorular ve sorunlar, ezen-ezilen çelişkileriyle dolu örneklerin sınırsızlığını hatırlatır. İnsanın anlam arayışının kimi zaman rutin, anlamsız işleri tekrarlama pahasına bir çabaya dönüştüğünü anlatan o kadar çok kısa öykü, efsane, masal vardır ki…
Ünlü destancı Homeros’un derlediği İki destandan biri İlyada diğeri de Odissea’dir. Homeros bizim Yaşar Kemal’imizin Batıdaki karşılığıdır. Modern Batı kültürünü oluşturan temellerden biridir Homeros ve destanları. İlyada destanından sonra günümüze dek ulaşan en eski edebiyat türüdür. Homeros’un muhteşem destanlarından Odissea’da rastlanır ilk olarak Sisyphos Söylencesi’ne. Hades, gördüğü Sisyphos’u şöyle aktarır binlerce yıl sonrasına:
“Sisyphos’u gördüm korkunç işkenceler çekerken,
Yakalamış iki avucuyla kocaman bir kayayı,
Ve kollarıyla, bacaklarıyla dayanmıştı kayaya,
habire itiyordu onu bir tepeye doğru,
işte kaya tepeye vardı varacak, işte tamam
ama tepeye varmasına tam bir parmak kala,
bir güç itiyordu onu tepeden gerisin geri
aşağıya doğru yuvarlanıyordu yeniden baş belası kaya,
o da yeniden itiyordu kayayı tekmil
kaslarını gere gere
kopan toz toprak habire aşarken başının üstünden,
o da habire itiyordu kayayı, kan ter içinde”
20. yüzyılın önemli yazar ve düşünürlerinden biri olan Cezayir doğumlu Albert Camus, “Sisyphos Söyleni” denemesinde Sisyphos’u anlamsızlığın (absürd) bir simgesi diye tanımlar. Yaptığı iş anlamsız ve yararsızdır ama bunu sonsuza kadar sürdürmekle sorumludur. Sisyphos umutsuz bir kahramandır tıpkı bilinçli insan gibi. Dünyanın insan karşısındaki kayıtsızlığının yarattığı uyumsuzluk, anlamsızlaşma ve yabancılaşma duygularını yenmenin yegane yolunun umut ve başkaldırı ile aşılabileceğini savunur. Benimsemek değil yadsımayı değerli görür, kitaplarıyla da bu savını derinleştirir.
Albert Camus, Sisyphos Söyleni’ni İkinci Paylaşım Savaşı döneminde yazmış ve 1942 yılında yayınlatmıştır. Kapitalizmin yapısal özelliklerinin tüm çıplaklığıyla ortaya çıktığı yıllardır o yıllar. “Modernizm” olarak tanımlanan ideolojik argümanlarının çöktüğü yıllar. O modernizm ki, savaşı tarihten silecekti! Ama kendine verdiği sözü en başta kendisi tutamamış, savaş, barbarlık insanlığı çöküşün eşiğine getirmiştir. Camus tam da savaşın ortasında dünyayı, yaşamı ve insanı yeniden ele alır ve reddiyesini cesurca ortaya koyar. Varoluşçuluğun önemli bir akım haline gelmesinde edebiyatın da etkisi yadsınamaz. Albert Camus da Jean Paul Sartre gibi görüşlerini edebi eserler üzerinden ifade etmiş ve “varoluşçu edebiyat” kavramını ortaya atmışlardır.
Buna rağmen yaşam rutinler, alışkanlıklar, mekanik bir döngüyle devam etmektedir, yanı başında savaş varken dahi… Modern İnsan’a bir reçetesi yoktur Camus’un. Modern insanların sorununu Sisyphos üzerinden anlatmayı dener. O söz konusu kısırlığın içerisinde mekanik, döngüsel bir görevle cezalandırılmıştır. Bu sürece çile, ızdırap diyen bir görüş de var. Izdırap; iç çatışma, acı üzüntü farkındalığıyla akıllanan ve başkaldırının bir varoluş, bir reddiye olarak “Başka bir dünya mümkün” ideasını öne sürmüştür. Varoluşçuluğa dair Marksist açıdan hangi handikaplarla malul olduğuna dair çok şey söylenebilir. Ancak özelde Camus, genelde varoluşçuluğa nihilist demek ne derece doğrudur?”
İntihar (mı), teslimiyet (mi), mücadele (mi)? Yaşamın anlamını ararken bu üç kavramı irdeler ve yaşamın kendisinin mücadele olduğunu savlar.
Gelelim Sisyphos’u cezalandıran tanrıya -bu yazıyı kaleme almamdaki en büyük etkene-, yani egemen dediğimiz sınıfın iktidarını anlamak ve ifşa etmek gibi bir görev bilinciyle, yazmaya devam eden bilincimin buyruğunun gerekliliğine…
Sisyphos aşırı akıllı, fazla kurnazdı; Tanrı Asopos’un kızını Tanrı Zeus kaçırınca bizim Sisyphos’un kral olduğu şehre gelir. Asopos sevgili kızını aramaya çıkınca, uyanık Sisyphos “kızını kimin kaçırdığını söylerim ama sen de şehrimin kalesinde bir kaynak fışkırmasını sağlarsan söylerim” demiş. Asopos buna razı olmuş. Sisyphos da ömrü hovardalık ve zalimlikle geçen tanrılar tanrısı Zeus’u ele vermiş. Zeus bunu duyunca Sisyphos’u yıldırımla cezalandırmış. Başka bir söylenceye göre de ölüm cinini göndermiş ona. Sisyphos bu, kanar mı bunlara! Ne yapmış ne etmiş kıskıvrak bağlamış ölüm cinini. Öyle ki insanlar ölmez olmuş artık. Zeus ölüm cini Thanatos’u kurtarmış elinden ve eski düzenini yeniden kurmuş ama ilk kurban olarak da Sisyphos’un ölmesini buyurmuş. Sisyphos ölmeden önce karısına, “sakın cenaze töreni yapma çırılçıplak gitmek istiyorum” diye vasiyet etmiş. Mezarsız, törensiz çırılçıplak çıkmış Yeraltı ve Ölüler Tanrısı Hades’in karşısına. “Ah vah” etmiş, habire karısından yakınmış durmuş, bu usulsüzlükten karısının sorumlu olduğunu, söylemiş. “İzin verirseniz bu haddini bilmez kadını yeryüzünde bulup ağzının payını vereyim” demiş ölüler padişahına. O da inanıp bırakmış. Gidiş o gidiş. Bir daha döner mi Sisyphos o cehenneme.
Uzun yıllar yaşamış ama tanrıları kandırdığı ve biat etmediği içindir ki işte bu cezaya çarptırmıştır Zeus onu. O tanrılara karşı suç işleyen kişidir, onlarla boy ölçüştüğü hatta haddini bildirdiği için bu korkunç cezaya çarptırılır. Tek cezalı o değildir. Bir de kahramanlar kahramanı Prometheus var, o da bir başka yazımın konusu olsun.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!