H. Selim Açan
“Diyalektik, insan aklının karşıtları neden ölü ve taşlaşmış olarak değil de canlı, koşullara bağlı, devingen, birbirine dönüşür olarak kavraması gerektiğini gösteren teoridir” (Lenin, Felsefe Defterleri)
“Her şeyden önce ütopyacının gözünde sosyalizm bir oluşum(werden) olarak değil bir varlık(sein) olarak görünür.’’ (Lukacs, Devrimin Güncelliği)
Ölçü Darlığı
Devrimin karakterine dair tartışma gerçekte devrim stratejisi tartışmasıdır. Devrimi örgütlemeye çalışırken hangi sınıfın tarihsel amaçlarını esas alıp verili somut koşullarda onlara ulaşmak için nasıl bir yol izleneceği sorusuna verilen yanıtı içerir. Bu özelliğiyle ‘öznel’ bir karakter taşır. Bilinçli bir tercih ve yönelimi yansıtır. Fakat bu öznelliğin Marksist bir karakter taşıyıp taşımadığı nesnellikle kurduğu ilişkide somutlanır. Başka bir anlatımla, öznel bir tercih konusu olan devrim perspektifinin devrimci bir karaktere sahip olmasıyla bunun Marksist nitelikte bir devrimcilik olması bir ve aynı şeyler değildir.
Belirli bir egemen sınıf iktidarını onun tarafından ezilip sömürülen sınıflar adına şiddet yoluyla yıkmayı hedefleyen her strateji genel anlamda devrimci bir stratejidir. İktidarı hedeflemek ve bunun ancak şiddet aracılığıyla mümkün olacağına inanmak devrimci bir stratejinin asgari temel koşuludur. Fakat bu özelliğe sahip olmak onu otomatik olarak Marksist bir strateji haline getirmez.
Marksist karakterde bir devrim stratejisi, devrimci olmanın temel koşulunu içermenin yanında belirli bir tarihsel evrede değiştirmeye çalıştığı somut nesnelliği de dikkate alan materyalist bir nitelik taşımalıdır. Üstelik bu materyalizm nesnel ile öznel arasındaki ilişkiyi birincinin ikinciyi belirlediği şeklinde mekanik (Lenin’in nitelemeleriyle “ölü, cansız, kaba”) bir materyalizm değil diyalektik bir materyalizm olmak zorundadır.
TDH’de konuya ilişkin tercihler ve tartışmalar sırasında bu ‘nesnellik’ koşulu -özellikle MDD’ci cenahta- en fazla sosyo-ekonomik yapı çözümlemesine indirgenmiş, onunla sınırlı görülmüştür. ’71 Hareketi’nin şekillendiği 12 Mart öncesi önce devrim stratejisine (devrimin izleyeceği yol) karar verilmiş, Türkiye’nin sosyo-ekonomik yapısına ilişkin tespitler seçilen bu stratejilerin önkoşulu olarak görülen kalıplara uydurulmuştur. 1974 sonrasında ise konu bu kez sosyo-ekonomik yapı çözümlemeleri temelinde tartışılmaya başlanmış ama o dar sınır içinde de kalıpçı dogmatizmden bütünüyle kurtulunamamıştır.
Bu temelde her ikisinin de kökleri 12 Mart öncesine dayanan iki ana kutup şekillenmiştir: Türkiye’nin feodal kalıntıların tam olarak tasfiye edilemediği emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülke olduğu temel tespitinde birleşen MDD’cilikle (Milli Demokratik Devrimcilik) bağımlı bir kapitalizmin egemen hale geldiği tespitinden hareket eden Sosyalist Devrimcilik.
MDD’ciliğin alt versiyonları emperyalizme bağımlı karakteri üzerinde hemfikir oldukları kapitalizmin ve onun temsilcisi burjuvazinin gelişkinlik düzeyine dair farklılıklarının sonucu olarak hem demokratik devrimin tanımı, kapsamı ve öncelikleri hem de sosyalizme geçişin hızı ve temposu konularında farklılıklar gösterir. Emperyalizme bağımlılığı tam bir boyunduruk ilişkisi olarak görüp bu bağlamda Türk burjuvazisini emperyalizmin çıkarlarının acentesi anlamında komprador burjuvazi olarak değerlendiren görüş emperyalizmin boyunduruğundan kurtuluş (bağımsızlık) sorunuyla köylülüğün geniş yığınlarının toprak talebinin karşılanmasını (köylü toprak sorununun çözümü) demokratik devrimin öncelikli temel görevleri olarak tanımlar. Faşizmin tasfiyesi ve ulusal sorunun çözümü de tabii ki devrimin asli görevleri arasındadır. Sosyalist devrime geçişin zamanını ve temposunu bu görevlerin yerine getirilmesi sürecinin seyri ve hızı belirleyecektir. Türkiye kapitalizminin bağımlı, burjuvazisinin işbirlikçi karakterine rağmen Türkiye’yi kapitalizmin orta düzeyde geliştiği bir ülke olarak değerlendiren demokratik devrimcilik ise emperyalizmle bütün bağların kesilmesi, köylü toprak sorunu ve ulusal sorunun devrimci tarzda radikal çözümünü küçümsememekle (reddetmemekle) birlikte tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin mülksüzleştirilmesini esas alan yaklaşımı ön planda tutar. İşbirlikçi tekelci burjuvazi ve büyük toprak sahiplerinin iktidardan alaşağı edilmelerinin ardından o güne dek çözülmemiş demokratik görevlerin hızla çözülmesi sürecinde sosyalizme geçişin hızını asıl olarak proletaryanın bilinç ve örgütlenme düzeyinin belirleyeceğini savunur.*
Geçmişten günümüze gelecek olursak, Türkiye devriminin içinde bulunduğumuz aşamasının karakterini tartışırken Marksist bir zeminde durulup durulmadığının belirleyici göstergesini oluşturan nesnellik ölçütünün dar ve sığ kavranışı maalesef hâlâ yaygın ve etkindir. Sorun hâlâ sosyo-ekonomik yapı çözümlemesine indirgenmekte, kapitalizmin hangi sınırlar içinde ne ölçüde geliştiği, feodal ve yarı feodal kalıntıların varlıklarını ne ölçüde sürdürdüğü baz alınmaktadır. Bu darlık kendi içinde yeni kırılmalara uğrayarak toplumsal gerçeklik, zorlama eklektik yorumlarla kafalardaki yerleşik kalıplara uydurulmaya çalışılmaktadır.
Devrimci bir örgüt olarak TKP-ML’nin geçtiğimiz yaz aylarında yapıldığı duyurulan 2. Kongre’sinde yapılan belirlemeleri buna örnek verebiliriz.**
TKP-ML’nin son Kongre’sine ilişkin olarak Kasım 2024’te yayınlanan bir tür sonuç bildirgesi niteliğindeki açıklamada bu konuya ilişkin olarak şu görüşler dile getiriliyor:
“2. Kongremiz ayrıca partimizin yarım asrı aşan mücadele tarihinde önemli bir tartışma konusu olan Türkiye’nin ekonomik ve sosyal yapısını analiz etti ve belli sonuçlara ulaştı. Partimizin 2. Kongresi, Türkiye’nin toplumsal formasyonunun komprador kapitalist ve feodal kalıntıların hakim olduğu bir ekonomik ve sosyal yapıda olduğunu, buna bağlı olarak Türkiye devriminin niteliği ve yolunun değiştiğini tespit etti.
Demokratik Halk Devrimi’nin kendine has özgünlüklerinden hareketle partimizin program ve tüzüğünü güncelledi. Günümüzde başlıca çelişmeler arasındaki temel çelişkinin, emperyalizm, komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişki olduğunu; Demokratik Halk Devrimi sürecinde baş çelişkinin ise komprador kapitalizm, feodal kalıntılar ile geniş halk yığınları arasındaki çelişki olduğunu belirledi.
2. Kongremiz; bu somut gerçeklikten hareketle Türkiye devriminin Demokratik Halk Devrimi aşamasında bulunduğunu ve bu devrimin ancak ve ancak silahlı mücadele yoluyla gerçekleştirilebilir olduğunu kabul etti.” (abç)
Türkiye’nin bugünkü sosyo-ekonomik gerçekliğinde hâlâ feodal kalıntıların iktidara ortak olacak ölçüde varlığından ve komprador karakterde bir kapitalizmden söz etmenin nasıl korkunç bir subjektivizm anlamına geldiğinin üzerinde duracağız. Fakat oraya geçmeden önce devrimin karakterini belirlerken Marksist yaklaşımın ‘olmazsa olmaz’ koşulunu oluşturan nesnellik ölçütünün TDH’de nasıl salt sosyo-ekonomik yapıda kapitalizmin gelişme düzeyine indirgendiği, halbuki kapsamının ne kadar farklı ve geniş olduğu üzerinde durmaya devam edelim.
Çağımızda Hareket Noktamız Lenin ve Leninizm Olmak Zorunda
Proletarya devriminin çağımızda nasıl bir gelişme çizgisi izlemesi gerektiği yani devrim stratejisi konusunun ele alınışı sırasında Marksizmin devrimci özünden uzaklaşmak istemeyen her Marksist kendisine Lenin’i, onun teorik-siyasal çözümlemeleri ve pratiği anlamında Leninizm’i rehber almak zorundadır.
Gerçi Türkiye’deki demokratik devrim savunucuları da Lenin’i rehber alma iddiasındadırlar. Ne var ki bu konuda onların Lenin’i ve Leninizm’i kavrayışı, hangi koşulların ürünü olduğundan yani somut tarihsel bağlamından olduğu kadar Ekim Devrimi’ni mümkün kılan Nisan Tezleri’yle olan iç bağlantısından koparılmış mekanik bir İki Taktik okuması sınırları içinde kalır. Türkiye devrimci hareketi içinde demokratik devrim savunuculuğunun beslendiği asıl kaynak -açık ya da örtük biçimlerde- Maoculuktur.
21. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’de ister hâlâ feodal kalıntıların varlığını koruduğundan hareket ederek ister emperyalizme bağımlılık, faşizmin varlığı ve ulusal sorunun çözülmemiş olmasından hareketle isterse sosyalizmin maddi ve (proletaryanın sınıf bilincinin gelişmemişliği anlamında) öznel koşullarının yeterince olgulaşmamış olduğu gerekçesiyle önce demokratik devrim arkasından sosyalizme geçiş şeklinde aşamalı devrimcilikte ısrar zaman tünelinde donup kalmış bir dogmatizmin ifadesidir. ‘Demokratik devrim fetişizmi’ olarak tanımlanmayı hak eden bir tutuculuk örneğidir.
Bu fetişizm her şeyden önce emperyalizm çağının anlamını ve karakteristik özelliklerini gözardı eden bir dar görüşlülük anlamını taşır. Gözardı ettiği karakteristiklerin başında ise çürüme ve çöküş dönemine girmiş kapitalizmin emperyalizm aşamasında diğer bütün çelişkilerin gelip düğümlendiği noktayı sosyalizm ile kapitalizm arasındaki çelişkinin (sınıfsal ifadesiyle emek-sermaye çelişkisi) oluşturduğu gerçeğini bir kenara bırakması gelir.
Dogmatizmden kaynaklanan bu fetişizm ikinci olarak, emperyalist kapitalizm zincirinin en zayıf halkadan kırılmasını mümkün hale getiren eşitsiz gelişme yasasının proletarya açısından ne anlama geldiğini/sunduğu olanağı gözden kaçırır. Bu bağlamda, çağımızın tarihsel nesnelliğine proleter devrimin gerçekleşme olanakları açısından değil çözülmemiş demokratik sorunların varlığı odağından bakarlar.
“Önce çözülmemiş demokratik sorunların çözümü, sonra sosyalist devrim” şeklinde özetleyebileceğimiz aşamalı yaklaşım, doğrusal bir tarihsel ilerleme anlayışıyla toplumsal çelişkilerin çözümünü değişmez bir sıralamaya bağlayarak emek-sermaye çelişkisinin çözümünü en sona bırakır. Bu aslında Marksizmin özünü oluşturan diyalektik materyalizme aykırı doğrusal bir devrim anlayışının dışavurumudur. Leninizm’in “Emperyalizm ve proletarya devrimleri çağı” olarak tanımladığı çağımızın temel çelişkisi haline gelen kapitalizm ile sosyalizm (aynı anlama gelmek üzere emek-sermaye) çelişkisinin çözümünün, tarihsel anlamda daha geri sorunların (tamamlanmamış demokratik devrim görevlerinin) üstelik çok daha köklü ve hızlı çözüm yolu anlamına geldiğini göremez. Halbuki Lenin’in, burjuva demokratik devrime özgü çözülmemiş sorunları proleter sosyalist devrimin “geçerken çözeceği sorunlar” olarak tanımlaması tam da bunu anlatır. Ekim Devrimi ise bunun en çarpıcı tarihsel pratik örneğidir.
Kaldı ki Lenin kararlı bir ‘demokratik devrimci’ olduğu dönemde bile “proletaryanın birincil çıkarlarını ve kapitalist sistemin tümünü” gözönünde tutarak hareket etmenin -tutarlı ve kararlı bir demokratik devrimcilik açısından da- önemini esas alarak hareket eder: “Hareket tarzını duruma göre belirlemek, kendini günün olaylarına, küçük siyasetin düzensizliklerine ve değişmelerine uydurmak, proletaryanın birincil çıkarlarını ve kapitalist sistemin tümünün, kapitalist evrimin tümünün ana özelliklerini unutmak, bu birincil çıkarları anın gerçek ya da varsayılan yararları uğruna feda etmek- revizyonizmin siyaseti budur.” (Lenin, Revizyonizm Üzerine, abç)”
Demokratik devrim fetişistlerinin kapitalizmin sadece ekonomide değil toplumsal ilişkiler alanında da bariz egemenliğine karşın sosyalist devrimi hâlâ ‘geleceğin sorunu’ olarak görmelerinin temel gerekçelerinden biri de proletaryanın bilinçlenme sürecinde demokrasi için mücadeleye biçtikleri roldür. Onu mutlaka yaşanması/geçilmesi gereken zorunlu bir uğrak olarak görmeleridir. Proletaryanın gelişkin bir sınıf bilincine ulaşıp toplumsal muhalefetin öncüsü haline gelebilmesi için bu uğraktan geçilmesini zorunlu görürler.
Bu yaklaşım öz olarak kapitalizmin yükseliş dönemine ait bir kavrayıştır. Kökeni Marx ve Engels’e dayanmakla birlikte emperyalizm aşamasında Lenin sayesinde teoride de pratikte de aşılmıştır. Teorinin temellerini attıkları evrede Marx ve Engels, tamamlanmamış burjuva devrimlerin çözmediği sorunların emek-sermaye çelişkisini perdeleyerek proletaryanın sosyalist bilince ulaşmasını geciktirip engellediği görüşünde oldukları için aşamalı bir devrim anlayışına sahiplerdi. Yükseliş halindeki kapitalizmin bir dünya sistemi haline geliş sürecinde büyüyüp serpilen bir sınıf olmakla birlikte proletarya hem nicel hem de nitel açıdan kendi devrimini yapabilecek güce henüz ulaşmış değildi. Bunun koşullarının olgunlaşabilmesi, kapitalizmin ve burjuva demokrasisinin yaygınlaşıp derinleşmesine bağlıydı. Marksizm’in kurucu önderleri, teorinin temellerini attıkları o tarihsel evrede bu yüzden proletaryanın ilerici barutunu henüz yitirmemiş olan burjuvazinin feodalizme karşı mücadelesini desteklemesi gerektiği görüşündeydiler. Çünkü bu sayede hem emek-sermaye çelişkisini perdeleyen bütün siyasal ve dinsel yanılsamaların perdesi yırtılacak, Manifesto’daki tanımla “perdelenmiş sömürünün yerini açık, utanmaz, dolaysız, kaba sömürü” alacaktı hem de proletarya örgütlenme ve mücadele yeteneğini geliştirerek siyasal eğitimini tamamlayacaktı. Aşamalı devrim savunucusu demokratik devrimcilerin günümüzde hâlâ tekrarladıkları temel gerekçe de budur.
Ne var ki Marx ve Engels, 1848 Devrimleri deneyiminin arkasından bu görüşü terk ederler. 1848 Devrimleri sırasında burjuvazi proletaryanın güçlenip özgüven kazanmasından duyduğu korku nedeniyle o zamana dek baş düşmanı olan feodalizmle uzlaşmaya yönelir, o güne dek bayraktarlığını yaptığı demokratik ideallere sırtını döner. Bu anlamda 1848 Devrimleri burjuvazinin sınıf olarak ilerici barutunun tükenişini simgeler. Marx ve Engels o zamana dek kurguladıkları devrim modelini o tarihsel deneyimin ardından revize ederler. Takipçilerinin sonradan Troçki’ye mal etme çabasına girdikleri ‘sürekli devrim’ tezini ortaya atarlar.
Bu teze göre, tamamlanmamış burjuva demokratik devrimleri sonuca götürme misyonu artık küçük burjuvaziye geçmiştir. Proletarya küçük burjuvaziyi bu doğrultuda cesaretlendirip demokratik devrimi tamamlama yönünde attığı her adımı desteklerken sınıf karakterinden dolayı onun soluğunun tıkanıp yalpalamaya başladığı noktada bayrağı eline alıp devrimi sürdürmelidir. Sürekli Devrim kavramı bunu anlatır.
Marx ve Engels, devrim teorilerinde üçüncü revizyonu Komün deneyiminden çıkardıkları dersler temelinde yaparlar. En başta o güne dek genel bir tanım düzeyinde dile getirdikleri proletaryanın siyasal iktidarı olarak proletarya diktatörlüğünün hangi esaslar temelinde nasıl örgütlenmesi gerektiğini somutlarlar. Bilindiği gibi Komünist Manifesto’da tek değişikliği bu konuda yaparlar [Sürecek]
(*) Aydınlık ve Mihri Belli çizgisinde cisimleşen 3. tip MDD’cilik ise “ulusal kalkınmacı” bir yaklaşımla milli burjuvaziyle ittifaka özel önem veren darbeci bir karaktere sahiptir.
(**) TKP-ML’yi örnek seçmemiz, onun yapıldığını geçtiğimiz aylarda duyurduğu konferansında 50 yıl öncesinin dogmalarını sürdürmekte sergilediği ısrar yüzündendir. Yoksa devrimimizin karakterini belirlerken Marksizm-Leninizm’e uzak ya da sığ ölçütleri esas almanın özellikle MDD kampı içinde örnekleri çoktur.
Örneğin Kaypakkaya geleneğinin takipçilerinden Bolşevik Partizan çevresinin yine uzak olmayan bir tarihte -2009 yılı- yaşadığı iç tartışma sürecinde sosyalist devrimi savunanların da demokratik devrimde ısrarlı olanların da aynı sığlığı sergilediklerini görürüz (Bkz. Demokratik Devrim Mi Sosyalist Devrim Mi/Devrim Aşamaları Tartışması, H. Yeşil, Dönüşüm Yayınları).
Yakın dönemden taze başka bir örnek olarak İ. Çiçek somutunda MLKP’yi verebiliriz. İ. Çiçek, Marksist Teori dergisinin Ekim-Kasım 2024 sayısında yayınlanan bize yönelik polemik yazısında MLKP Programı’ndan uzun aktarmalar eşliğinde Türkiye devriminin içinde bulunulan aşamasını “antifaşist, antiemperyalist, antisömürgeci, cins özgürlükçü demokratik devrim” olarak tanımlamakla kalmayıp “…devrimlerin niteliğini üzerinde yükseldikleri temel ittifakları belirler” şeklinde Leninizme de Maoizme de takla attıran yepyeni bir kriter ortaya atar. Devrimin niteliğini belirleme konusunda “komünist öncünün iradesi ve subjektif tercihlerinden önce toplumsal maddi gerçekliğin süreci belirleyen nesnel çelişkileri ve sorunları tarafından koşullandırılmıştır” şeklinde öncünün iradesini edilgenleştiren kaba materyalist bir ‘nesnellik’ anlayışı sergiledikten sonra MLKP Programı’ndan yaptığı bir alıntıyla (47. Madde) demokratik devrim aşamasından geçilmesini “(proletaryanın) kendini sosyalizm için eğitmesi ve sosyalizmin siyasal önkoşullarını hazırlaması” zorunluluğuna bağlar. (İ. Çiçek, Alınteri-Devrimci Proletarya ve Referanslarının Tuhaf Analizleri, https://www.marksistteori5.org/141-marksist-teori/sayi-62-ekim-kasim-2024/1175-al-nteri-devrimci-proletarya-ve-referanslar-n-n-tuhaf-analizleri.html)
Bu arada “Ben dedim, oldu” misali ipe sapa gelmez uçuk vaazlarla da karşılaşabilirsiniz. Örneğin Engin Erkiner’e bakacak olursanız, bir devrimin karakterinin belirlenmesinde “iktidardan hangi sınıfın indirildiği esastır”. “Burjuvazi iktidardan uzaklaştırıldıysa, bunu yapan işçi sınıfıyla yoksul köylülükten daha geniş bir iktidar bloğu bile olsa devrimin karakteri sosyalisttir. Eğer devrimin karakterini yeni iktidar bloğuyla tanımlarsanız, devrim, kapitalizme karşı demokratik devrimdir ve burjuvazi iktidardan uzaklaştırıldığı için sosyalist devrime gerek yoktur, çünkü bu devrimin yapacağı bir şey kalmamıştır.” Ciddiye almaya değer bir temelden yoksun olması dışında Blankizmi çağrıştıran bir yorumla devrimi salt iktidar değişikliğine indirgeyen/onunla tanımlayan kaba bir siyasal devrimcilik örneğidir karşımızdaki. Bkz. http://enginerkiner.org/index.php?option=com_content&view=article&id=3036%3Adevrimin-karakteri-nasl-tanmlanr&catid=34%3Aengin-erkiner&Itemid=1)
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!