Meclis Önünde Zeytin Direnişi: Toprağımızı da onurumuzu da vermeyeceğiz!



Muğla’nın İkizköy’ünden, Aydın’ın dağ köylerinden, Ordu’nun fındık tarlalarından, Artvin’in yaylalarından gelen yurttaşlar, zeytinlik alanları madenciliğe açacak yasa teklifine karşı Ankara’da TBMM Dikmen kapısında buluştu. Onlar sadece zeytini değil yaşamı, yalnızca üretimi değil çocuklarının geleceğini savunuyordu


Türkiye’nin dört bir yanından gelen köylüler, kadınlar, üreticiler… Elinde zeytin dalı değil öfke ve kararlılık taşıyan nasırlı ellerle Meclis önünde haykırıyor: “Bu toprak bizim, bu zeytin bizim, bu ülke hepimizin!”

Muğla’nın İkizköy’ünden, Aydın’ın dağ köylerinden, Ordu’nun fındık tarlalarından, Artvin’in yaylalarından gelen yurttaşlar, zeytinlik alanları madenciliğe açacak yasa teklifine karşı Ankara’da TBMM Dikmen kapısında buluştu. Onlar sadece zeytini değil yaşamı, yalnızca üretimi değil çocuklarının geleceğini savunuyordu.

“Şirketler Meclis’e, köylüler dışarı!”

İkizköy muhtarı Nejla Işık’ın sesi meydanda yankılandı:

“TBMM’ye şirketler giriyor ama köylüler alınmıyor. Burası halkın Meclisi değil mi? Yoksa şirketlerin mi?”

“Enerjinin alternatifi var ama suyun, toprağın yok. Yaşamın alternatifi yok. Susturamayacaklar bizi.”

Işık’ın sözleri, Meclis’in kapılarının emekçiye kapatılıp sermayeye ardına kadar açıldığı bir düzenin özetiydi. O “çökme yasası”nı reddettiklerini, sermayeye kurban edilmeyeceklerini haykırıyordu.

“Toprağımıza değil ranta savaş açın!”

Denizli’den gelen Hatice teyze, yorgun ama dimdik duruyordu:

“İhtiyar halimizle geldik, topraklarımızı korumaya. Kekik, badem, buğday yetiştiriyoruz biz. Kömür değil! Mahkemeye verdiler bizi, yargıladılar. Ama biz vazgeçmeyiz. Bir kilo altına bir avuç toprağımı değişmem!”

Bu sözler sadece bir kadının değil Anadolu’nun sesiydi. Toprağına dokundurtmayan bir kuşağın direnişiydi bu.

“Fındık bizim altınımız!”

Ordu’dan gelen Cevat amca ise fındık getirdi Meclis’in önüne. Elinde poşetle gösterdi:

“Ordu’nun altınını getirdim size. Bizim altınımız bu. Fındık ekilse 10 katı fayda sağlar ülkeye. Ama şirketler için doğayı yok ediyorlar. 13 milyon için bin yıllık yaşam alanı yok edilir mi?”

“Köyüm kurudu, dereler sustu, çocukluğum yok edildi”

Aydınlı Zeynep’in anlattıkları ise yürek burktu:

“Köyüm bir masaldı. Çam ağaçlarının gölgesinde büyüdüm. Ama şimdi o ağaçların yerinde kum tepeleri var, derelerde su akmıyor. 10 yıldır direniyoruz. Annemle babam silahlı saldırıya uğradı. Şimdi bir yasa ile her şeyi yok etmek istiyorlar.”

Zeynep’in sözleri bir çığlıktı:

“Eğer bizi köyümüzden ederlerse, bir ağaç gibi kuruyup ölürüm ben.”

Bu mücadele sadece Ege’nin, Karadeniz’in değil Türkiye’nin geleceği için

Zeytinlikleri, dereleri, meraları maden şirketlerine teslim eden her düzen, bu halkta meşruiyetini kaybeder. Sermaye için düzenlenen her yasa, doğaya ve halka karşı bir savaş ilanıdır. TBMM’nin önünde toplanan kadınlar ve köylüler, sadece tarımı değil yaşam hakkını savunuyor.

Ve bugün artık çok net:
Bir avuç zeytin, bir kamyon kömürden değerlidir.
Yaşam, şirket kârından daha kutsaldır.
Toprak, geçim değil yaşam demektir.

Yasa geri çekilmediği sürece, bu ses susmaz. Çünkü bu ses zeytin ağaçlarının yapraklarında, derelerin kıyısında, çocukların gözlerinde yaşamaya devam edecek.