Sürgünlerin Gecesi



Sürgün hayatı “faziletli bir hayat” olabilir, ama çoğu defa bir yuva sıcaklığının verdikleri azalmaya başlar: Hoşgörü, mizah, ölçüp biçme, sevgi, bonkörlük tükenmeye yüz tutar


Bertram D. Wolfe

Etinden sökülmüş bir tırnak bile, benden daha yalnız duymazdı kendisini… ‘Her şey bitti, diyor kimi görsem, ‘yıkamadıkları, yok edemedikleri, sürgüne gönderemedikleri, hapsedemedikleri tek can kalmadı!’… Tek dakikam yok ki, Rusya’dan doğru gelen rüzgarlardan, bulaşıcı salgınların kokusunu duymayayım.” (Maxim Gorki)

“Mülteci hayatı, 1905 öncesine oranla bugün, yüz misli beter”, diye yazmıştı Lenin, Gorki’ye. İlk mülteciliğinde Rusya dışında tam beş yıl oturmuştu, ama beş yılın beşi de ümitli, güvenli, bir şeyler beklemeye değer yıllardı. Bu kez, bu ikincisi, bir yılgınlıktan sonraki kaçışla başlamıştı. Başladıktan sonra da en az on yıl süreyle, Lenin’in en çok inandığı, Rusya dışında öleceğiydi.

Geçmiş günlerde milyonların başında yürüyen devrimciler, kitlelerle aralarındaki köprülerin hemencik yıkıldıklarını gördüler. Her gün peşpeşe gelen hayat belalarından canı sıkılan, ezilen mülteci devrimciler, anlamlı, anlamsız tartışmaya, birbirlerini suçlamaya, hataları birbirlerine atmaya, yenilgiden ötürü birbirlerini suçlamaya başladılar. Gürültülü ve hareketli bir hayattan kaçıp, toplumdan tecrit oldukları için etrafları çok sessiz hale gelmiş; sessizliğe karşı çare olsun diye kendi tartışmalarının gürültüsüne kaptırmışlardı kendilerini. Eski günlerin tersine, arkalarında gizli gizli hayranlık duyanlar, cömertçe bağışta bulunanlar kalmamış, kimseden bir sevgi görmez olmuşlardı. Yaban ellerde artık kimsecikler yoktu umudunu bu devrimcilere bağlayan…

Mültecinin çektiği kahrı bilmek için tek başına yaban illerde mülteciliğe katlanmak gerek: Ailenizden uzakta, dostlarınızdan, ülkenizden, yaşadığınız eski toprağın rengini almış olan o eski günlük yaşamınızdan uzak olmak gerek. Mültecinin varı yoğu başka ne olabilir? Sürgün hayatı “faziletli bir hayat” olabilir, ama çoğu defa bir yuva sıcaklığının verdikleri azalmaya başlar: Hoşgörü, mizah, ölçüp biçme, sevgi, bonkörlük tükenmeye yüz tutar.

Mülteciyi, sıradan yurttaşların üstünde, yukarılarda tutan ilkeler; mülteciyi geldiği toprakla olsun, yaşamaya başladığı toprakla olsun canlı bir bağlantı kurmaktan alakoyar; yücelttiği mülteciyi, sıradan yurttaşlardan bir bakıma daha da yoksul kılar. Toplum içinde yer bulamama diyeceğimiz bu dert yüzünden mülteciler yalnızlıkla savaşacağım derken bu kez birbirlerine sokulmaya ve bütün yeteneklerini birbirlerini yeniden suçlamakta kullanmaya başlarlar.

Vladimir İlyiç bile, çoklarından daha yalçın ve sert, daha bir kendine güvenli, daha emin biri olduğu halde, mülteci hayatının yılgınlığından uzak kalamamıştı. Yeni bir ayaklanma olabileceği yolundaki inançlarını terk etmeden, yavaşça meydandan çekilen Lenin Finlandiya’ya geçti. Finlandiya’nın “otonomi”sine, Sovyetlerdeki “otonom cumhuriyetler”e bugünkü Sovyet Rusya’nın gösterdiğinden daha büyük bir saygı gösteriliyordu. (Veya, bugünkü Sovyetlerin, bugünkü “bağımsız” Finlandiya’ya gösterdiğinden daha fazla bir saygı gösteriliyordu). Lenin, trenle Petersburg’a iki saat bile tutmayan bir yerde serbestçe çalışabiliyordu. Finlandiya, Rusya İmparatorluğu’nun içinde sayılıyorsa da suçluların izlenmesi buraya girince bitiyordu. Lenin, işte burada, Leiteisens, Krupskaya, annesi, küçük kızkardeşi Maria, Bogdanovlar, ve Dubrovinski ile beraber kalıyor, Leiteisen’in evinde hep birlikte yaşıyorlardı. Çarlık hükümeti, isteseydi, basit bir baskında bütün ileri gelen Bolşevikleri yakalayabilirdi.

Krupskaya, her sabah erkenden, elinde makaleler, tashihler, talimat yazılı kağıtlarla, polisin gözü önünde Saint Petersburg trenine biniyor; her akşam dönüşünde haberler, randevu saatleri hakkında kararlar, incelenmesi istenilen konuların isimlerini getiriyordu. Çarlık hükümeti isyan soygun, terör halinde suçüstü yakaladıklarından birçoğunu hapse atmıştı ama, Sovyetler İcra Komitesi üyelerinin bile mahkemelerini halka açık tutmuştu. “Otonom” Finlandiya topraklarından rejime karşı yürütülen tertipleri cezalandırmak için yapılması düşünülen tevkiflerle ilgili olarak resmi makamların kendi aralarında yaptıklan tartışmalar bir yılı aştı.

O zamanlar -diye yazıyor Krupskaya- Rus polisi Finlandiya’ya karışmamaya karar vermiş, biz de nispeten özgür kalmıştık. Evin kapısı hiçbir gece kapanmazdı. Bir şişe süt ile bir somun ekmek orta odanın masası üzerinde durur, divanın üstüne ise bir yatak katlayıp bırakırdık. Gelen olursa gece vakti, kimseyi uyandırmadan dinlenir ve sızıp uyurdu. Sabahlan kalkınca, çoğu defa yeni yoldaşlar bulurduk orta odasında.

[Devrimi Yapan Üç Adam, II. cilt, Bertram D. Wolfe, Çeviren: Yunus Murat, BFS Bilim Felsefe Sanat Yayınları1989]