Barış Güven
Yaşadığımız çaresizliğin bana da herkes gibi hissettirdiği ilk şey o tarifsiz korkuydu. Ama içten içe, ruhumu titreten bir heyecanı varlığını yadsıyamam. Zira, tarihin keskin şarabından henüz bir yudum almış olsam da kendimi bir tarihçi olarak görmek istiyordum. Yeryüzünün en iyi hocasına, İbn Haled’e sahip olan, her şeyi bildiğini düşünen yirmi yaşında bir tarihçiydim. Isabella o fıstığı ağzına atıp kıtır kıtır yemeye hazırlanırken ben büyük bir tarihi olaya tanıklık etmekte olduğumun farkındaydım. Daha hüzün ve aynı zamanda heyecan verici ne olabilirdi ki?
Bir gün, İbn Battuta seyahatnamesinin ikinci bölümünü yeni bitirmiş, orta halli bir tartışmanın ardından kalkmak üzereydim. Kıtlık çay keyfimizi çoktan elimizden almış, yerine İbn Haled’in yanaklarına kızıl bir mahcubiyet bırakmıştı. Ayağa kalkıp kitaplığın renkli raflarında biraz gezindim. Hareketlerimin ağırlığını fark eden İbn Haled bana şüpheyle baktı. Kafamı kurcalayan, ona sormam gereken ama sormaktan çekindiğim sorular vardı. Nasıl oluyordu da Osmanlılar, Doğu Roma’yı çelik gibi ordularıyla yıkan İslam’ın bu en yeni çerileri, yardımımıza gelmiyordu. Konstantinapolis için bize ödetilmek istenen bedelin karşılığı Granada’ya sırt dönmek mi olmalıydı? İbn Haled beni şaşkınlıkla dinledi. Sustuğumda yüzünde bir gülümseme belirdi.
“Maimonides, Maimonides… bazen gizliden gizliye Müslüman olduğunu düşünüyorum. Ama… sakın böyle bir şey yapma, baban bana küser, seni de buraya göndermez.”
Bir süre güldük. Sonra İbn Haled duruldu, kırlaşmaya başlayan sakalını sıvazladı, yüzünde bu sefer acı bir gülümseme belirdi.
“Doğru sorular soruyorsun Maimonides. Yanıtları benden beklersen ne ben iyi bir öğretmen ne sen iyi bir öğrenci olursun. Ama sana şu kadarını söyleyeceğim, Osmanlılar ergenliği kavgaya dalan bir delikanlıya benziyor daha çok. Kimse o delikanlıdan kendi mahallesini yarım bırakıp uzak bir mahallenin kavgasına karışmasını beklemesin. Başlarında savaşlar, ayaklanmalar var. Donanmaları kendi kıyıları için yeterli ancak açık denizde Venedikliler ile baş edecek kadar güçlü değil.”
Peki ya Mamluklar? Nasıl oluyordu da İslam’ın ve kutsal toprakların yüzyıllardır koruyuculuğunu yapan Mamluklar Granada’nın yardımına gelmiyordu? Onlar değil miydi iki yüz otuz yıl önce Bağdat’ı yıkıp halifeyi öldüren pagan Moğolları perişan eden, İslam’ı yok olmaktan kurtaran? Onlar değil miydi Akra’yı kuşatıp Frankları İslam topraklarından atan, Selahaddin Eyyubi’nin vasiyetini yerine getiren? Kölelerin kurduğu bu kutsal sultanlık, Granada’nın köleleştirilmesine nasıl göz yumabiliyordu?
İbn Haled yine gülümsedi.
“Maimonides, önünde okuman gereken çok kitap, yaşaman gereken çok acı var. Tarihçi olabilmek için bunların da yeterli olacağını düşünme sakın. Daha önemlisi, bağlantılar kurmaya başlamandır, çıraklığın ancak o zaman sona erer. Ben sadece kapıları aralayabilirim, girmek sana kalmış. Serzenişlerinde haklısın ama tarih atlasında haklılık nereden baktığına göre değişir ve çoğunlukla kalıcı değildir. Şimdi Maimonides, söyle bana, Mamluklar hakkında ne kadar bilgin var?”
Gururla anlatmaya başladım. Sultanlığın kuruluş tarihinden, savaşlarından, öne çıkan sultanlarından bahsettim. Onunla geçirdiğim on yılın sonunda emin olduğum şey, İbn Haled’in hiçbir zaman tatmin olmamasıydı. Her vesileyle beni köşeye sıkıştırmanın yollarını bulur, burnumu sürtmekten âdeta keyif alırdı. Anlattıklarım bittiğinde yine öyle olacağını düşündüm. Ses tonu bu sefer farklıydı, bir sopa gibi kullandığı alaycı, sivri dili gitmişti.
“Maimonides, akıllısın, çalışkansın, tutkulusun. Öyle ki baban bile senin kuyumcu olmandan umudu kesti. Ama bir eksiğin var; tarihi savaşlardan, şanlı olaylardan, hükümdarlardan ibaret görmektesin. Bir çırak için anlaşılabilir bir durum tabii ki. Lakin Maimonides, tarih sadece geçmişin olaylarını bilmek demek değildir, tarih zamanı anlamak, geleceği görebilmek demektir. Şunu unutma, şimdi, geçmişin evladı, geleceğin anasıdır. Bana anlattıkların bildiklerindir; anladıkların veya gördüklerin değil. Kaldı ki bildiklerin de yetersiz. Sana Mamluklar ile ilgili değerli bazı kitaplar vereceğim özel koleksiyonumdan. Osmanlılara gelince, onların yükselişi daha çok yeni, elimizdeki kaynakların sayısı az.”
Damağımın kuruduğunu hissettim. Yıllarca İbn Haled’in görkemli kitaplığından gözüme çarpan onlarca kitabı, seyahatnameyi okumuştum. Bana hiçbir zaman kitap önermemiş, okuduklarım üzerine benimle tartışmakla yetinmişti. Şimdi bu ketum adam kendisine ait özel bir koleksiyondan bahsediyordu, üstüne üstlük, okumam gereken kitapları önüme koyacağını söylüyordu. Kekeledim.
“Şü… şükran, İbn Haled… be… ben ne diyeceğimi…”
İbn Haled’in sesi değişti, alıştığım, bildiğim tonuna döndü.
“Bırak zırvalamayı… Şimdi, Mamlukların köle olduğunu söylüyorsun. Hangi milletten olduklarını, nerelerden getirildiklerini, nasıl köle yapıldıklarını, nasıl efendi olabildiklerini biliyor musun?
Kölelikleri senin benim anladığımız kölelik mi peki? Çocuk yaşta satın alınıp ergen yaşta
niye özgür bırakıldıklarını, özgür kalınca neden hâlâ emirlerine bağlı olduklarını biliyor musun? Yıllarca nasıl bir eğitimden geçtiklerini, aralarında oluşan ve adına ‘kuşdaşlık’ dedikleri bağın ne ifade ettiğini biliyor musun? Kahire Kalesi’nin köle pazarında satılan on iki yaşında bir çocuğun kırk iki yaşında nasıl tahta oturabildiğini biliyor musun?”
“İbn Haled, ben…”
“Bilmiyorsun. Bildiğin tek şey, Mamlukların Moğolları yenip İslam’ı kurtarmasıdır. İslam’ı kurtaran Mamlukların bugün neden Granada’yı kurtaramadıklarını, onları aciz duruma düşüren tarihi süreçleri bilmediğin için de anlayamıyorsun. Hal böyle olunca geleceğe dair bir öngörün de yok. Şunu bil Maimonides, yardımımıza kimse gelemeyecek. Granada yakında düşecek, İslam ve Yahudilik bu topraklardan silinecek.”
Bu konuşmadan iki hafta sonra, 2 Ocak 1492 günü, Granada’nın son emiri XII. Mohammed, şehri, halkın canına ve inancına saygı gösterileceği teminatını aldıktan sonra İsabella’ya teslim etti. İsabella, 10 bini atlı, 60 bin kişilik Kastilya ordusuyla 7 Ocak 1492’de Granada şehrine girdi. Yüzlerce kişinin taşıdığı devasa aziz heykellerinin altında, patriklerin, papazların, ilahi koroların eşliğinde yapılan törenler bitip de Alhambra’nın bahçelerine, avlularına, cami kubbelerine tatmin edici sayıda haç dikildikten sonra Kastilyalılar sokaklara dağıldı. Talan, tecavüz ne kadar sürdü ne kadar can ve kan yollara aktı hatırlamıyorum. Her şey bittiğinde kafamızı soktuğumuz kuytulardan çıkarıp gökyüzüne baktık. Hepimizin emin olduğu tek şey, Katoliklerin dualarının bizim toplamımızdan baskın çıktığıydı.
[Köle, Barış Güven, Editör: Türkiz Özbursalı, Birinci Baskı: Şubat 2025, Papirüs Yayınları]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!