“Bilimsel” Saçmalıklara Karşı Notlar



Sokal sadece “akademik bir parodi” yapmadı. Social Text gibi “saygın” post-modern bir dergiye göndererek yaptı parodisini. Çünkü Sokal’ın amacı, “bilimsel” görünen saçmalıklarla bir makale yazmak değildi. Esas amaçlarından birisi de post-modernizm bayraktarlığını yapan bir derginin “bilimsel” saçmalıklarla dolu bir makaleyi neden yayınladığını, yayınlayabildiğini sorgulatmaktı


D. Emrah Zıraman

Düşünün ki bir fizik profesörüsünüz. Bir gün “Aşılan Sınırlar: Kuantum Kütleçekiminin Dönüşümsel Bir Betimlemesine Doğru”[1] gibi “ağır felsefi” içerikli bir makale yazıyorsunuz. Kaleminiz öyle kuvvetli ki, 40 sayfalık makalenizin sadece 12 sayfasında meramınızı anlatıp sonuca bağlamışsınız. Geriye kalan 28 sayfanın 13 sayfası kaynakça, 15 sayfa da dipnottan oluşuyor. Bu olağanüstü makalenizi de ABD’de post-modern teorinin en önemli dergilerinden birisi olan Social Text’e gönderiyorsunuz. Ve nihayetinde makaleniz dergide “Yıldız Savaşları” dosyası altında 1996 yılının İlkbahar/Yaz sayısında yayınlanıyor. Siz de doğal olarak mutlu ve mesut oluyorsunuz.

Gerçekte ise “Aşılan Sınırlar…” makalesinin yazarı Alan Sokal bu durumdan hiç de memnun olmuyor. Makalesinin yayınlanmasından sonra yaptığı açıklama ile makalesinin Social Text dergisinin hakemleri tarafından okunmadığını, şayet okunsaydı hakemlerin makalesinde kullandığı, ele aldığı bilimsel argümanlarının tümünün saçma olduğunu anlayacaklarını söyler. Sokal Vakası/Olayı[2][3] olarak bilinen bu durum akademi dünyasında, özellikle sosyal bilimler alanında, sarsıcı bir etkiye sahip oldu.[4]

Sokal sadece “akademik bir parodi” yapmadı. Social Text gibi önemli, “saygın” bir post-modern bir dergiye göndererek yaptı parodisini. Çünkü Sokal’ın amacı, “bilimsel” görünen saçmalıklarla bir makale yazmak değildi. Esas amaçlarından birisi de post-modernizm bayraktarlığı yapan bir derginin “bilimsel” saçmalıklarla dolu bir makaleyi neden yayınladığını, yayınlayabildiğini sorgulatmaktı: Hakemler okumuyor veya okuduklarını anlamıyorlar veya bilimsel olup da anladıklarını sandıklarının gerçeklikle hiçbir ilgi ve alakası yok veya bunların hepsi.

Alan Sokal bununla da kalmaz. Bir başka fizikçi Jean Bricmond ile “Son Moda Saçmalar” adında bir kitap yazdılar. Sokal ve Bricmond, özellikle post-modern felsefenin dayandığı ya da bayrak taşıyanı düşünürleri olan Lacan’dan Boudrillard’a, Deleuze’den Guattari’ye kadar pek çok düşünürü sert biçimde eleştirmişlerdir.

Sokal ve Bricmond’un eleştirilerinin özü şudur: Bilimi eleştirmek başka bir şeydir, bilimi çarpıtmak başka bir şey. Sokal ve Bricmond özellikle post-modernist kuramcıların bilimsel pek çok konuyu hiç anlamadıklarını, anladıklarını sandıklarını ise çarpıttıklarını söylerler. Örneğin “…Lacan”, diyor Sokal ve Bricmond;

Matematikteki pekişiklik (compactnes) kuramından birkaç anahtar sözcük kullanıyor… ama bunların anlamlarını hiç göz önüne almaksızın gelişi güzel sağa sola dağıtıyor. Verdiği pekişiklik “tanımı” yalnız yanlış değil, abuk sabuk… (age, 41)

Ya da örneğin

Görünüşe bakılırsa teknik matematik kavramları bağlam dışı kullanmak bir gelenek haline gelmiş. Lacan’ın toruslar, hayali sayılar; Kristeva’da sonsuz kümeler; burada [Boudrillard bölümündeyse] Öklid dışı uzaylar. İyi ama bu eğretilemenin anlamı nedir? Acep savaşın geçtiği bir Öklid uzayı nasıl bir şeydir? Yeri gelmişken ekleyelim: Fizikte ve matematikte “çoğul kırınım gösteren bir aşırı uzay”… diye bir şey yoktur. Bu yalnızca Boudrillardvari bir uydurma. (age, 162, italik yazara ait)

Peki Sokal ve Bricmond bilime dair veya bilimden beslenen fikirler üretebilmek için illa fizikçi, matematikçi, kimyacı kısacası sadece bilimsel eğitim almak mı gerekir, diyorlar. Kesin bir ifade ile hayır. Meramlarını şu cümle ile anlatıyorlar aslında:

Hemen söyleyelim, cebir ya da kuantum mekaniği bilmemek ayıp değil. Biz, bazı ünlü aydınların olsa olsa popüler düzeyde anlayabildikleri karmaşık konularda derin düşünceler dile getiriyorlarmış gibi görünmelerini eleştiriyoruz. (age, 24)

Esas yapmak istediklerini ise şöyle anlatıyorlar:

İşte bizim amacımız tam olarak kralın (ve kraliçenin) çıplak olduğunu söylemek. Ama biraz açıklayalım. Niyetimiz genel olarak felsefeye dair, beşeri ya da sosyal bilimlere saldırmak değil. Tam tersine bu alanların çok önemli olduklarını düşünüyoruz. Ama bu alanlarda çalışan (özellikle de öğrencileri) göz göre yapılan bazı üçkâğıtçılıklara karşı uyarmak istiyoruz. Ortaya koydukları düşüncelerin derinliğinden dolayı güç anlaşılmasıyla ünlenmiş bazı metinlerin bu ünlerini “yıkmaya” çalışıyoruz. Burada sizlere, bir metnin anlaşılamaz gibi görünme nedeninin içeriğinin derinliği değil, gerçekten hiçbir anlama gelmemesi olduğunu göstereceğiz. (age, 24, İtalik yazara boldlar bana ait)

 Sokal ve Bricmond’un çalışması “bilimsel” saçmalıklara karşı en kapsamlı ve çarpıcı çalışmaların başında geliyor. Ve özellikle sosyal bilimler alanında bilimi kullanarak anlamsız ve bomboş fikirlerle karşılaşıldığında dönüp yeniden göz atılması gereken bir kaynak niteliğinde.

Tarih ve bilim ilişkisi

Sokal ve Bricmond’un biçim olarak eğlenceli içerik olarak da yoğun çalışmasının önemli tek bir eksiği var. Her ikisi yazar da “son moda saçmalar”ın tarihselliğine dair bir yaklaşım getirmeyip kendi dönemlerinde var olan bir sapma olarak almışlar. Örneğin; Ne oldu da bilim sosyal bilimlerin elinde “üçkağıtçılık” aracı haline geldi? Kapitalizmin şafağında (Rönesans) ve sonrasında (Aydınlanma) döneminde yere göre sığdırılamayan bilim nasıl oldu da “beşeri” bilimlerin nefretini kazandı? Post-modernizmin atom bombasından bilimin ırkçılığın aracı olarak kullanılmasına kadar haklı olan eleştirileri, ne oldu da bilimi yok saymaya döndü? Ya da aynı post-modernizm hiç anlamadığı belli bilimsel konuları toplumu ve insanı anlamak adına “hiçbir anlama gelmeyen” düşünceler nasıl üretebildi? Sokal ve Bricmond bunlara benzer pek çok soruyu hiç tartışmadan konuyu ele almışlar.

Öz itibariyle Sokal ve Bricmond önemli çalışmalarında da pek çok bilim insanının yaptığı gibi tarih ile ilişkilendirmeden ele almışlar. Hal böyle olunca bilimin kendi sınırları içinde çok güçlü olan eleştirileri bilimin tarihteki yeri anlamında zayıf kalmış.

Hegel’in felsefe tarihi içindeki ayırt edici yanı sadece yöntem olarak diyalektiği yeniden keşfetmesi ve kullanması değildir. Bununla birlikte Hegel tarihi felsefenin için sokmuştur. Tin dediği olguyu krallardan insanın ahlak ilişkilerine kadar pek çok alanda tarihsel bir yapı olarak ele alması Hegel’in büyüklüğünün esas yanıdır. Marx’ı büyük yapan da Hegel’in diyalektik ve tarih alanındaki büyüklüğüne yaslanarak, ama Hegel’in idealist yanlarını söküp atmasıdır. Marx tarihi gök yüzünde, tanrılar diyarında değil, insanlığın yüzbinlerce yıldır her gün yaptığı dünya üzerinde tarif etmiştir: Gündelik hayatın üretimi ve yeniden üretim.[5]

Marx ve Engels birlikte kaleme aldıkları Alman İdeolojisi’nde tarihin düşünceleri için önemini şöyle vurgularlar:

Biz tek bir bilim tanıyoruz, o da tarih bilimidir. İnsan tarihe iki açıdan bakabilir ve tarihi doğa tarihi ve insanlık tarihi olarak ikiye bölebilir. Ancak, bu iki yan birbirinden ayrılamaz İnsanlar var olduğu sürece, doğa tarihi ve insanlık tarihi birbirini koşullayacaktır. (age, 28)

Hegel sonrasında doğa ve sosyal bilimlere tarihin sokulmamasının bugün dahi etkisi olan sonuçları vardır. Freud inceleme yaptığı alanın tarihle ilişkilendirme konusunda ilginç örneklerden birisidir.  Bilinçaltı gibi bir durumun var olduğunu öne sürerek insan davranışlarına dair çığır açıcı bir keşfe imza atmıştır. “Totem ve Tabu” çalışmasında tarih ve bilinç altı, bilinç dışı ilişkisini, tartışmalı da olsa kurma çabası içindedir. Ki bu yönüyle geçmiş kuşakların kolektif bilinç, bilinç altı ve bilinç dışını inceleme merkezine alan öğrencilerinden Lacan’a yol gösterici olduğu aşikardır. Ancak aynı Freud tarih ile psikanaliz ilişkisini, o da en dar biçimde, her insanda var olduğunu iddia ettiği kompleksi tanımlayabilme için Kral Oidipus oyunu[6][7] ile sınırlı tuttuğunda teorisi çok ciddi biçimde açık verir. Şayet Freud psikanizle tarihi arasında, en azından Hegel kadar, bir ilişki kurabilseydi ailenin (Kral Oidipus hikayesinde olduğu gibi)  öncesiz ve sonrasız bir mefhum olmadığını, çeşitli koşullara bağlı olarak değişken bir yapı görürdü. Şayet Freud psikalizi Marksist tarih anlayışıyla ilişkilendirseydi ailenin haz arkasında saklanmış bir mülkiyet biçimi olduğunu görebilirdi.

Günümüzde matematik okuyan üniversite öğrencilerine genel toplumlar tarihini bırakalım matematiğin tarihi bile anlatılmaz. Öyle olsaydı ortalama bir matematik öğrencisi matematikçi baba oğul Bernoulli’lerin kavgasının arkasındaki “ünlü olma” dürtüsünün toplumsal nedenleri; ya da  Newton-Leibniz’in diferansiyel keşfi konusunda birbirlerini Musa’nın 10 yasağından birisiyle “hırsızlıkla” suçlamasının nedenlerini bilebilirlerdi.[8] Ya da sıfırı “keşfetmeye” Sümer ve Babil kültürünün yaklaştığını ama sıfırı Hint kültürünün keşfettiğini, sayıların ve de matematiğin saf bir işlemler silsilesi değil tamamen tarihsel bir süreç olduğunu da görürlerdi.[9]

Bilim ve tarih ilişkisini göz ardı etmek bilimsel saçmalıkların bugün bile neden hâlâ var olabildiğini, dahası bu bilimsel saçmalıkların peşinden insanları neden ve nasıl sürüklediğinin anlaşılmasını da engeller. Pek çok örnek verilebilir ama meselenin önemine dair şu örnek yeterli olacaktır: pandemi döneminde aşı olunmaması gerektiğini iddia eden Marksistler çıktı ortaya. Aşı, sağlık emperyalistlerinin bir salgını fırsata çevirmesini eleştirmek ile aşı olunmaması gerektiğini savunmak arasındaki fark hayati bir farktır. Buradaki asıl mesele, bilimsel konsensüsün (aşıların işe yaramasının) reddedilmesi, “bilimi burjuvazinin aracı olarak görme” şeklindeki kaba bir indirgemeci olarak tarihin dışına çıkmaktır. Hal böyle olunca kendisini Marksist olarak tanımlayan birisinin aşıyı inkar etmesi ile zaten aptesti bozulmuş olacağından kıldığı namaz da kabul sayılmaz.

Bilim ve tarih ilişkisine dair Engels’in Doğanın Diyalektiği kitabı, tamamlanmamış olmasına rağmen önemli bir Marksist klasiktir.[10] Öyle ki, kendi zamanında çığır açıcı ama bugün lise seviyesindeki bilimsel gelişmeleri Engels hem tarihsel olarak insanlıkla ilişkisini hem de bilimin kendi tarihsel ilişkileri bağlamında parlak biçimde ele alır.[11] Doğanın Diyalektiği’nin önemini, el yazmalarını ilk defa 1927 yılında basan SSCB Marksizm ve Leninizm Enstitüsü kitabın önsözünde şöyle tarif eder:

Marksizmin tarihinde ilk kez olarak Engels, felsefe ve doğa bilim arasındaki ilişki sorunuyla esaslı biçimde uğraşmış, bunların birbirleriyle karşılıklı bağımlılığını ortaya koymuş, “doğa bilimdeki gelişme nedeniyle, bu alanda metafizik görüşün olanaksız hale geldiğini” ve “diyalektiğe dönüşün bilinçsizce, dolayısıyla çelişik olarak ve yavaş yavaş yer aldığını” ve Hegelci gizemcilikten arıtılmış diyalektiğin “doğabilim için mutlak bir _zorunluluk olduğunu” kanıtlamış ve.bilim adamlarını, diyalektik yöntemi bilinçli bir biçimde kullanmayı öğrenmeye çağırmıştır. (age, 27)

İnsanlığın tarih öncesi zamanlardaki bilimsel denebilecek ilk işlerinden Antik-Yunan’da veya Araplardaki bilime, bilime dair tartışmalara değinen Engels bilim ve insanlığın tarihsel ilişkisini şöyle tanımlıyor:

Ortaçağların karanlık gecesi bittikten sonra, bilimler ansızın yeni ve beklenmedik bir güçle dirildiyse ve mucizevi hızla gelişmeye başladıysa, bu mucizeyi gene üretime borçluyuz… Modern doğabilim -Yunanların çok parlak sezgileri ve Arapların birbirleriyle bağlantısız araştırmaları karşısında bilim özelliğinden söz edilebilecek tek alan- feodalizmin burjuvazi tarafından ezildiği o büyük çağ ile başlar. (age, 235 ve 246)

Modern bilimin kapitalizmle ilişkisini kurduktan sonra Engels astronomi incelemeleri ile Kepler devriminden Darwin’in evrimine kadarki dizgeyi ele alır. Engels’in Doğanın Diyalektiği’ndeki bilimsel bilgi birikimi hayret verici düzeydedir. Resmi olarak lise diploması olan Engels bilimsel bilgi birikimini diyalektik ile birleştirerek daha 19. yüzyılın son çeyreği gibi çok erken bir tarihte

…Bununla birlikte, atomları, hiç bir zaman basit ya da genellikle bilinen en küçük madde parçacıkları olarak kabul etmek doğru değildir… O halde maddenin yapısı konusunda nasıl bir görüşe sahip olunursa olunsun, madde, kesindir ki, göreli olarak farklı kütle niteliğindeki iyi belirlenmiş bir dizi gruplara ayrılmıştır; öyle ki bu her farklı grubun öğeleri, birbirleri karşısında belirli, sonlu bir kütle orantısındadır; bu gruplar, matematiksel anlamda bir sonraki grubun, sonsuz büyüklükte ya da sonsuz küçüklükteki oran halinde bulunmasının tersinedir. Görünebilen yıldızlar sistemi, güneş sistemi, yersel kütleler, moleküller ve atomlar, son olarak esir parçacıkları, hep böyle birer grup meydana getirirler… (age, 342,343) diyebilmiştir. Erken bir tarih, çünkü yıldızların, galaksilerin dahi kökeninde bugün atom altı parçalar olduğuna kuantum mekaniği 1925’te Alman fizikçi Werner Heisenberg tarafından ilk işlenirken quarkların keşfi ise 1960’larda geçekleşti.[12]

Bilim ve tarih ilişkisini hem insanlık hem de bilimin kendi iç tarihi içinde ele almak, bugün bile ortada olan bilimsel saçmalıkları bertaraf etmek için kritik öneme sahiptir. Çünkü mesele sadece bilimin temel ilkelerini işletmek değildir. Bu ilkelerin varlığının da tarihsel ve sınıfsal olmasıdır. Modern bilimin gözlem özelliğini büyük bir sabırla işlemiş bir deha olan Kopernik’in kozmolojide “tanrıbilimi kapı dışarı” etmesi; gözlemlerine uygun matematik olmadığı için matematiğin yeni dallarını icat eden bir başka deha Newton’un çekim kuvvetlerini çözemediği noktada “ilahi bir ilk itiş”e sığınmasının nedeni de tarihsel ve sınıfsaldır. Birisinde burjuvazinin şafağını diğerinde ise artık öğle vaktine ulaşmış burjuvazinin gericilik tohumlarını görürüz.

 “Bilimsel” saçmalıklara karşı durmak

Bilimsel saçmalıkların bir kısmı  (Sokal Vakası’nda olduğu gibi) felsefe sınırları içinde yer alırken ağırlıklı olan kısmı ise kendisini popüler kültür içinde gösterir.

Popüler “bilimsel” saçmalıkların en kült kitabı Erich von Däniken’in Tanrıların Arabaları  kitabıdır. Erich von Däniken “bilimsel” saçmalıkların en popüler yazarıdır. Däniken, 90 yaşına gelmiş olmasına rağmen “insanlık medeniyetinin dünya dışı olduğu” iddiasını dile getirdiği etkinlikler düzenlemeye devam etmektedir.  Kitap 32 dile çevrilmiş, 63 milyon adet basılmıştır. Däniken’in Tanrıların Arabaları kitabındaki iddialar çürütülmüş, bilimsel hataları kanıtlandığı halde benzer kitaplar yazmaya devam etmesi Carl Sagan’ın ifadesiyle “popüler oluşuna getirilebilecek en mantıklı açıklama, zamane insanlarının saf ve çaresiz olmaları” basitliğinde açıklanamaz. (Sagan, 1976, xiii)[13] Däniken’in arkasında özel bir sermaye varlığından söz etmek mümkün olmasa da kapitalizmin Däniken türde bilim karşıtı yayınlara, çalışmalara, söylemlere izin vermesi kapitalizmin “piyasa serbestisi” ile açıklanabilir.[14]

Däniken ve onun gibi abuk sabuk anlatılar icat edenlerin en büyük özel hatası insanlığın piramitleri yapacak zeka, emek, araç ve gerece sahip olamayacağına dair gerici inancıdır. Bu tür akıl piramitlerin inşasının arkasında bile bin yıllık mimari ve mühendislik deneme yanılma olduğunu anlamayacaklardır. Ama daha komiği bu türdeki “uzaylılar yaptı” diyen kişilere “velev ki uzaylılar yaptı, onlar bunları nasıl öğrendi” diye soracak olsanız gözlerine far tutulmuş tavşan gibi kalırlar.

 Bilim karşıtı iddiaların popüler düzeyde alıcı bulması burjuvazinin kapitalist eğitim sisteminde geldiği düzeyin ve de umursamazlığın güzel bir örneğidir. Ancak “bilimsel” saçmalıklar internet ile sadece dolu dizgin değil deli dizgin de akmaktadır. Yerel ölçekte Cumhuriyetin sözde en rasyonalist olması beklenen kesimi Kemalistler’in “19 mucizesi” peşinden koşması mı dersiniz dünya ölçeğinde Covid-19 aşısı sonrasında pek çok sağlık sorunlarının baş gösterdiğine inanan yüzbinler mi dersiniz?

Temmuz ayından birkaç hafta öncesine kadar devam eden 3I/Atlas kuyruklu yıldızı[15] tartışmaları konunun önemi ve vahameti açısından en son örnek olarak gösterilebilir.  Popüler kültürün en rezil karakterlerinden birisi olan Kim Kardashian’ın bile “buda ne ol ki” minvalinde bir merak Tweet attığı 3I/Atlas.

3I/Atlas I harfini yıldızlar arası anlamına gelen İngilizce “Interseller” kelimesinden; 3 sayısını yıldızlar arası olduğu tespit edilen 3. cisimden; Atlas ismini de kendisini keşfeden kişiden alıyor. 3I/Atlas’ın ilk incelemelerinde mevcut bilgilere göre bir meteor ya da kuyruklu yıldız olarak tanımlanabilecek veriler içermiyor. Örneğin kuyruklu yıldızlar gibi kuyruğu arkaya doğru değil öne doğru. Ya da güneşe yaklaştıkça aktivitesinin artması, renginin maviye dönmesi gibi.

Astronomi dünyası 3I/Atlas’ı yıldızlar arasından gelen kendine özgü yanları olan bir nesne olarak tanımlıyor. Bir kişi hariç: Avi Loeb. Kendisi de bir astrofizikçi olan Avi Loeb 3I/Atlas’ın “doğal bir kaya ile açıklanamayacak özellikleri” olduğunu söylüyor. Bunun yanı sıra Loeb karbon ve su miktarının yüksek olduğunu söyleyerek 3I/Atlas’ta bir yaşam olduğuna dair iması ile fitil ateşlenmiş oldu: 3I/Atlas bir uzay gemisi.

Bir bilim insanın bunu söylemiş olmasına dayanıp medya da işin üzerine atlayınca tüm dünyada zemberek boşalıyor.[16] Kayıp kıta Atlantis’i yaratan uygarlık diyeninden tutulalım Däniken’in lafını ettiği “piramitleri inşa eden uzaylılar geri döndü”ye kadar beş para etmez fikirler ana akım medyada bile ciddi biçimde yer aldı.

İşin ilginç tarafı başta NASA olmak üzere 3I/Atlas’ı izleyen her bilimsel kurum, kuruluş, bilim insanı aksine kanıtları sunmasına rağmen bu furya devam etti. Ancak 20 Kasım 2025’te NASA 3I/Atlas’ın kuyruklu yıldız olduğunu tanıtladı.[17][18] NASA’nın kuyruklu yıldız tanıtlamasının ardından 3I/Atlas’a dair tüm tartışmalar bıçakla kesilir gibi kesildi. Görünen o ki bir sonraki “bilimsel” saçmalığa kadar.

Bilimsellik iddiasına sahip ya da bilimsel kavramları kullanarak üretilen saçmalıklar üretilmeye, tüketilmeye devam edecek. Ta ki bilimsel aklın toplumsal olarak egemen olacağı koşullar var oluncaya kadar. O zamana kadar “bilimsel” saçmalıklara karşı gelmek sadece basit bir bilim savunuculuğu değil tersine kapitalizme karşı ideolojik bir savaşım konusu olacaktır.

KAYNAKÇA

Sokal, A., Bricmond, J., Son Moda Saçmalar, İletişim Yayınları, İstanbul, 2002

Engels, Friedrich, Doğanın Diyalektiği, Sol Yayınları, 1979

Sagan, Carl., Foreword by Carl Sagan, The Space-Gods Revealed: A Close Look At The Theoires of Erich Van Däniken, By  Ronald Story, Barnes & Noble Books, 1976, pp. i-xvi.

Marx & Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yayınları, 2013, İstanbul.

Sagan, Carl, Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı, TÜBİTAK Popüler Bilim Yayınları, 1998.

[1] Makalenin orjinali  için bkz: https://web.archive.org/web/20080119074122/http://cbl.leeds.ac.uk/nikos/tex2html/doc/latex2html/latex2html.html

[2] Bkz: https://tr.wikipedia.org/wiki/Sokal_Olay%C4%B1#cite_note-2

[3] Benzer bir Sokal Vakası’nı da Türkiye’de 2023 yılından oldu. Uyduruk bir karakter Prof. Dr. Recai Coşkun “Bilgelik Olarak Dijital İşletmecilik” başlıklı makalesi hakemli dergide  yayınlanır. Makaledeki tüm atıflar dahi kurmacadır. Bkz: https://tr.euronews.com/2023/11/09/turk-akademisinde-liyakat-tartismasi-profesor-uydurma-makaleyi-hakemli-dergide-nasil-yayim

[4] Olayın yaşandığı dönemde en başta sosyal bilimlerde dergilerin editoryal süreçleri eleştiri konusu. Ancak diğer yandan Sokal Vakası aslında sosyal ve doğa bilimleri arasında iş bölümünden kaynaklı derin uçurumda kendisini gösterir. Bugün bile sosyal bilimciler doğa bilimlerinden onu anlamayacak kadar uzak, doğa bilimciler ise insanlar arası ilişkilerin incelenmesinin bir bilim olabilmesine ciddi bir şüpheyle yaklaşıyor.

[5] “… Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte en sonunda belirleyici etken, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir. Marx da ben de bundan daha çoğunu asla ileri sürmedik. Bundan ötürü, herhangi bir kimse bunu ekonomik etken biricik belirleyici etkendir diyerek bozarsa, bu önermeyi anlamsız, soyut, saçma bir söze dönüştürüyor demektir. Ekonomik durum temeldir, ama üstyapının çeşitli öğeleri -sınıf savaşımının politik biçimleri ve sonuçları, örneğin başarılı bir çarpışmadan sonra yenen sınıfın koyduğu anayasalar vb. hukuksal biçimler, özellikle de bu gerçek savaşımların onlara katılanların beyinlerindeki yansımaları, politik, hukuksal, felsefi teoriler, dinsel görüşler ve daha sonra bunların dogma sistemlerine gelişmeleri- de tarihsel savaşımların gidişinde etkilerini gösterirler ve birçok durumda özellikle onların biçimini belirlerler. Bütün bu öğeler arasında bir etkileşim vardır; bu etkileşimde bütün sonsuz ilinekler (accident) (yani, iç bağlaşımı bizim kendisini yokmuş gibi savsayabileceğimiz kadar uzak veya kanıtlanması o kadar olanaksız şeyler ve olaylar) çokluğu ortasında, ekonomik devinim sonunda kendisini kesinlikle olurlamak zorundadır. Yoksa teorinin herhangi bir tarih dönemine uygulanması, birinci dereceden basit bir denklemin çözümünden daha kolay olurdu.” Engels’in Bloch’a 21-[22] Eylül 1890 tarihli mektubundan.

https://www.marxists.org/archive/marx/works/1890/letters/90_09_21a.htm

[6] Kral Oidipus oyunu: En bilineni Antik-Yunan yazarlarından Sofokles’in yazdığı trajik oyundur. Apollon tarafından lanetlenen Oidipus babasını öldürüp annesiyle evlenecektir. Bu yazgıyı öğrenen anne babası Oidipus’u bir çobana verirler. Büyüyen Oidipus’a bu lanet anlatıldığında anne babası bildiği kişilerden kaçarken gerçek babasını babası olduğu bilmeden öldürür. Sfenks adındaki canavarı öldürüp ünlenen Oidipus kral olarak seçilir ve kural gereği dul kalan kraliçe ile yani annesi ile evlenir.

[7] Freud her erkek çocuğun annesine aşık olup annesi ile kendisi arasında engel olarak gördüğü babasını kıskanarak onu yok etme arzusuna  Oidipus kompleksi; her kız çocuğunun da babasına aşık olup babası ile kendisi arasında engel olarak gördüğü annesini yok etme arzusuna da Electra Kompleksi adını verir.

[8] Matematikçi kavgaları için bkz: https://bilimvegelecek.com.tr/index.php/2011/06/01/matematik-tarihindeki-cekismeler/

[9] Sıfırı keşfi de dahil  olmak üzere sayıların tarihsel- antropolojik  serüveni için bkz; Goerges Ifrah, Rakamların Evrensel Tarihi, TÜBİTAK Yayınları.

[10] Bilimin diyalektik ve tarihsel materyalist ele alındığı -başta Kapital olmak üzere- kitaplar, pasajlar çok fazladır. Ancak Doğanın Diyalektiği Marx ve Engels’in aralarında yaptıkları konu iş bölümü bakımından M-L klasikler içinde özel öneme sahip bir çalışmadır.

[11] Buna dair özellikle bkz, age 38-58 ile 235-268 arası)

[12] Revizyonist Bernstein çapsızlığını burada da göstermiştir. Doğanın Diyalektiği el yazmalarını eline geçiren Bernstein metni yayınlamamıştır. 1924’te, o da sınırlı biçimde, metnin bazı parçalarını Albert Einstein’a göstermiştir. Ancak Einstein da kendisine gösterilen sınırlı parçalardan yola çıkarak “elektrik ile ilgili … kısım yaklaşık 50 yıl önce yazıldığı” için basmaya değer görmemiştir.

https://tr.wikipedia.org/wiki/Do%C4%9Fan%C4%B1n_Diyalekti%C4%9Fi

Bernstein’ın çapsızlığı ile metni sınırlı biçimde okutarak Einstein gibi bir zekanın Doğanın Diyalektiği’nin önemini anlamasını engellediğini bile söyleyebiliriz.

Occam’ın Usturası olarak anılan temel prensip şöyledir: “olasılıklar zorunluluk olmadan çoğaltılamaz.” Bir başka ifade “eğer bir şeyi açıklayacak en az iki açıklama varsa çoğu zaman basit olan doğrudur.” Buradaki basitlik zorunluluğa bağlı olan olasılık ile zorunluluktan yoksun olarak olasılık arasındakidir.

Örneğin rivayet edilir ki;  1453’te İstanbul Osmanlılar tarafından kuşatılıp toplar Bizans surlarını döverken, Ortodoks rahipler  “toplu iğne başında kaç meleğin dans edeceğini” tartışıyorlarmış. Occam’ın Ustura yöntemine göre  şu sorularla durumun gerçekliği ele alınabilir: bir meleğin bir olasılık olarak toplu iğne başında dans etmesini sağlayacak bir  zorunluluğu tartışmak mı, yoksa İstanbul’un düşme olasılığını bir gerçekliği dönüştürecek olan kale surlarının dışında gürleyen topların zorunluluğunu tartışmak mı?

[13] Alanı dışında eksik bilgilerle bilimi savunduğuna dair Carl Sagan’a dair bazı eleştiriler olsa da Sagan, Dänikenvari bilimsel saçmalıklara karşı etkin bir mücadele etmiş en bilinen ve popüler  bilim insanıdır. Okuyucuya TÜBİTAK  Yayınlarından çıkmış olan Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı kitabını öneririz. Sagan bu kitabında Occam’ın usturasından* bilimsel yöntemin temellerini oldukça iyi işlemiştir. Sagan ayrıca “Mars’taki yüz”den TV’lerdeki uzun uzun yayınlanan “uyduruk mucizelere” kadar pek çok olayın foyasını ortaya çıkarmıştır. Ancak Sagan’ın bu enerjik karşı çıkışına rağmen kitabının ismindeki  bilimin yanı başındaki “karanlık dünya” hâlâ geçerlidir.

[14] 1968 yılında ilk baskısını yapan Tanrıların Arabaları kitabı, parlak bilim insanları çıkarmasına rağmen akademik olarak dünya ortalaması içinde yer alan Türkiye’de 70 baskıya ulaşmıştır.

[15] NASA en başından beri 3I/Atlas’ın kuyruklu yıldız olduğunu söylüyordu.

[16] Kendisi de bir astrofizikçi olan ve gençlere Carl Sagan gibi popüler bilimi sevdirmeye çalışan Neil deGrasse Tyson’ın bir radyo programındaki itirazı ve çaresizliği durumun vahametini gösteriyor. Radyo yayıncısı  3I/Atlas’ın doğal yapım olmadığına dair “herkes…” diye lafa başladığı an Tsyon hafif hiddetle “hayır bir tane astrofizikçi” diyerek yayıncıyı durduruyor. Ve olayın özünü açıklıyor. “Karşı konulmaz bir tıklama tuzağı.”

Tatlor’un yayınındaki ilgili kesit için bkz: https://www.instagram.com/reel/DRSN7qLjEjQ/?igsh=MTlvdWF5aHZhNThycg%3D%3D

[17] https://www.aa.com.tr/tr/bilim-teknoloji/nasa-kimligine-iliskin-tartismalarin-surdugu-3i-atlasin-kuyruklu-yildiz-oldugunu-dogruladi/3749308

[18] Tanıt: Reddedilemeyecek kanıt

Devrimci Proletarya