İşçilikten komünist kişiliğe gelişimiyle, sürekli gelişim iradesiyle her daim canlı ufuk açıcımız olan yoldaşımızın anmasını “sıradanlıktan” kurtarmak, Tuncay’ı Tuncay yapan özellikleri başka bir cepheden kolektifleştirmek amacıyla bir gün önceden ailemizin evine gittik.
Gece boyunca anne – babayla Tuncay’ı andık. Annemiz daha çok Tuncay’ın özelliklerini anlattı. “Öyle bir inat, öyle bir inançtı” diye vurgularken sık sık hem hayranlık hem de gurur okunuyordu.
Ailesi, Tuncay’ı anlatırken hala yaşıyormuş gibi hissediyor ve hissettiriyorlardı. Bunu bilince de çıkarmışlardı: “Bugün Tuncay’ı anarken bu kadar güçlüysek onun ideallerinin yaşadığını bildiğimiz içindir.”
Gece boyunca Tuncay’ın işçilik yaşamı, cezaevi hayatı, aile içindeki yeri üzerine sohbet ettik.
Sabah da hep birlikte mezar anmasını gerçekleştirmeye gittik. Ölümsüzlerimiz ve mücadelemiz üzerine yapılan bir konuşmanın ardından saygı duruşuna geçtik.
Tuncay yoldaşın sevdiği şiirleri okuduk. Tuncay’ı tanıyanlar onunla paylaşımlarını ve anılarını anlattıktan sonra baba tekrar Tuncay’ı anlattı ve onunla ilgili sohbetimiz mezar başında da devam etti.
Faşizmin hücrelerinde gecenin bir yarısı okuduğu kitaptan çarpıldığı fikirleri paylaşmak için uyandırırkenki gibi hâlâ coşkuyla dürtüyor bizi Tuncay yoldaş, bir adım bir adım daha diye… Aşığıda babamızın Tuncay ilgili anlatımlarını aktarıyoruz:
Yaşam boylu boyunca mücadele demektir. İnsan kendi karar verebilmelidir. Tuncay kendi kararlarını veren biriydi. Böyle olunca başkalarını suçlama süreci olmadı. Tuncay, ‘bu işi ben yaptım’ derdi. Ne dediyse öyle yaptı, öyle yaşadı.
1987′de geldik İstanbul‘a. 14-15 yaşlarındaydı. İlkokulu yeni bitirmişti. İlk o yıllarda verdik işe. Matbaada, tekstilde çalıştı. İşin içinde büyüdüğünden işçiliği benden iyi kavradı 18-20 yaşlarındayken. Köylü ailesi olduğumuzdan okutamadık. Biraz da ondan İstanbul’a taşındık. Çocukların dünyası değişsin diye. Devamlı kitap alırdık, kendisi de çok alırdı. Sürekli kitap okurlardı. Akşama kadar çalışıp sabaha kadar da okurlardı. Söylediği, inandığı şeyleri hep okur, araştırırdı.
‘90′lı yıllarda Bağcılar‘da oturuyorduk. Semt önemli. Orada iyi bir işçi çalışması vardı. Tuncay’a da etkisi olmuştur.
Tuncay’la çok tartışırdık. “Biz işçi sınıfı, devrimi getireceğiz” derdi. Ben “Devrim olmaz, siz örgütlemesini bilmiyorsunuz” derdim. Mesela “Göle bir taş at, dışarıya doğru dalgalanır. Siz bir taşsınız. Sen nerdesin, ailenin ortasındasın, önce ailenden başla, onları kazan, başta onlar seni sahiplensin” derdim. Ben ona ‘80 öncesi devrimcilerin nasıl çalıştığını anlatırdım. Cağaloğlu‘nda kağıt topluyordum o yıllarda. Bir yazılamaya çıksalar bile 10 kişi çıkarlardı. Kitlesellerdi. Yalnızlığın getirdiği birçok şey var. Örgütlenme en yakın çevreden olmalı. O da bana “Baba sen herşeyi anlatıyorsun da niye köşe yazarı olmuyorsun. Zülfü Livaneli’nin senden ne fazlası var” derdi.
Yaşamda net, kararlıydı. Sözünde dururdu. “Ben bir yere gittiğimde söylediğim saatte gelmezsem arayın, yoksa aramayın” derdi. Kesin kararlılığı vardı. Tuncay ne istediğini biliyordu, kararlıydı, netti. Yaşamının sonuna kadar öyle kaldı.
Cezaevindeyken bana sürekli kitap aldırırdı. Bana “devrime katkın olsun” derdi. Onun sayesinde kitapçılarla dost oldum.
Okumalarında bir kısıtlama yapmadım. Çocuklarımın paralarını almadım. Kendi kazandıklarını kendileri harcadı. Onlardan para istediğimde arsa, ev için, onlar, “Bize arsa, ev lazım değil” derlerdi. Paralarıyla kitap, boya, bez alırlardı. Sürekli iş değiştirirdi. “İnsanlarla tanışmak lazım” derdi.
Onunla tekstilde çalışan bir arkadaşı anlatıyordu. En önce Tuncay gidiyordu diye. Zor işleri, ağır işleri hep üstüne alırmış. Dergi mi dağıtılacak, bir şey mi örgütlenecek Tuncay orada. Veya bir iş mi var yapılacak, en önde Tuncay. Çalışkandı. Kendini sakınmazdı.
Aileyle çok uğraşırdı. Bizi örgütleme konusunda bir ısrarı vardı. “Niye siz benimle gelmiyorsunuz?” der bizi götürmeye çalışırdı. Cezaevinde bile bizi yönlendirmeye çalışırdı. “On kişiyseler onbirinci olun” derdi.
‘96′da Süresiz Açlık Grevi‘ne katılmış 60′lı günleri geçmişti. Ben ziyarete gittiğimde Tahsin şehit düşmüştü. Tuncay’a gittim ziyarete. “Tuncay gelemiyor” dediler. Ben de “yoldaşlarıyla sohbet ederim” dedim. 1-2 saat sonra Tuncay geldi. “Ziyarete gelmek istemiyordum” dedi. “Ben şu an görmüyorum. 10 dakika görüşüp gideceğim. Belki haftaya görüşemeyebiliriz. Ben de Tahsin gibi şehit düşebilirim. Ama beni faşistlere teslim etmeyin, bayrağımla gömün” dedi. İşte böyle kararlı ve netti.
Tuncay bizi sürükler dururdu, gidin, gidin diye. Alınteri pikniklerine, Yapı Sanatevi‘ne gelirdik. Akraba çevresiyle birlikte, hem de 20-30 kişi birlikte.
Bizim üzerimizde bu kadar durmasaydı biz onu bu kadar sevmezdik. Biz onunla bir baba-oğul gibi değil, arkadaş gibiydik. Tartışırdık, konuşurduk, paylaşırdık her şeyi. Zaten tartışmadan nasıl doğruyu bulacaksın. Kendine güvenirsen, tartışırsın aynı zamanda.
İnsani özellikleri deyince aklıma fedakârlığı geliyor. Tuncay’a bir şey alırsan yarın göremezsin. Onu götürür, yoldaşlarına verir, yine eskisini giyerdi. Götürür geri getirmezdi ve bu yaptığı işten hoşlanır, seve seve yapardı. Elbiseye hiç önem vermezdi. Cebinde üç kuruşu olsun, güzel bir şeyi olsun, atkı, gömlek gibi hemen yoldaşlarına verirdi. Kendinde bir şey kalsın istemezdi. Paylaşmayı çok severdi. Ne sigara içerdi ne de içki, hiçbir kötü alışkanlığı yoktu.
Dopdolu bir insandı. Ölüm orucuna girdiğinde, “Neden koşturmuyorsun, tecriti nasıl yıkacağız?” derdi. Basına, eylemlere giderdik. O söylemeden de giderdik, sonra ona anlatırdık.
Ölüm orucundayken dönmeyeceğine kesin karar vermiştim. O süreçte ona bir mektup yazmıştım, mektuba yoldaş diye başlamıştım. Çok sevinmişti. En mutlu günlerindendi. Birini daha kazandık, diye.
Son günleriydi, ziyarete gittim. Bitişte “para bırakayım mı?” dedim. “Tabii” dedi. Dedim “Oğlum senin bir ihtiyacın yok, geçen hafta da bıraktım” dedim. “Ben kullanmıyorum ama yoldaşlara lazım olur” dedi. En son “10 milyon bırakayım” dedim. O, “20 olsun” dedi. Dedim, “fazla, ortada buluşalım”. 15′te anlaştık. Şehit düştüğünde cenazeyle birlikte o 15 milyonu da verdiler. En son zamanlarında bile yoldaşlarını düşünürdü.
Ben ona derdim “Hükümlü değilsin, çıkabilirsin.” Bana “Ben bunu senden daha iyi biliyorum” derdi. “Ben olmasam bir başkası olacak” derdi. “Ben bu kervana katılacağım” derdi. “Eğer F Tiplerine gidersek Ölüm Oruççusu olurum” derdi. Bunu ta 6-7 ay öncesinden söylemişti. Biz biliyorduk yani.
Tutuklandığı ilk günler görüşe gitmiştim. “Kaç gün kaldın Vatan’da?” dedim. “17 gün” dedi. “Ne yaptılar sana?” dedim. “Bir şey yapmadılar” dedi. Ben ısrar edince, “17 gün boyunca tuvalet yıkatmak istediler, ben de kabul etmedim ve 17 gün boyunca bunun yüzünden sopa yedim” dedi. Burada da kararlılığı görüyoruz. Böyle bir insan olabilir mi?
İletişim kurmakta zorlanmazdı. Yine bir arkadaşı anlatıyor. Birlikte tekstilde çalışıyorlar. Tuncay her gün gelirken Alınteri getiriyor, çıkarken de gazete olmuyor yanında. Arkadaşı soruyor, ne yaptın diye, söylemiyor. Arkadaşı sonra öğreniyor. İşyerine girerken kapıda bekçiye veriyormuş. Çok sayıda işçinin çalıştığı bir işyeri. Bekçiyi örgütlemiş, bekçi işçilere veriyormuş gazeteyi.
Son söz olarak şunu diyorum: Kendi kararlarıyla yaşadı. Bize kattıklarına gelirsem, benim çocuklarım böyle olmasaydı, ben bu insanlar içinde olmazdım. Sizleri nereden tanıyacaktım. Kahveyi falan unuttuk. “Bugün 1 Mayıs geliyor, neden Tuncay’ın yoldaşlarını görmeyeyim” dedim. Bugün beni buraya getiren, ben değil, Tuncay’ın kendisi.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!