Sermaye Birikiminin Krizi ve “Macar Modeli”nin Tükenişi



Macaristan emekçileri, açık sınıf düşmanı bir rejimi sandıkta geriletmiş oldu. Bu, taktik düzeyde bir zaferdir ve küresel olarak ırkçı popülizme karşı bir umut ışığıdır


Budapeşte 16 yıldır ilk kez farklı bir siyasi iklimle karşılaştı. Viktor Orbán kaybettiğini kabul etti, Péter Magyar zaferini ilan etti. Seçim sonuçları yalnızca Macaristan’ın iç siyasetinde bir kırılma yaratmakla kalmadı; Avrupa Birliği’nin Doğu kanadında, transatlantik ittifaklarda ve küresel popülist hareketlerin coğrafyasında bir deprem başlattı. Ancak bu olayı yalnızca “demokrasi kazandı, otoriterlik kaybetti” kalıbıyla okumak yanıltıcı olduğu kadar yanlış sonuçlar doğuracaktır. Soruları daha gerçekçi sormaya ihtiyaç var: Orbán neden düştü? Magyar neyin temsilcisidir? Ve asıl önemlisi, Macaristan emekçileri bu zaferle gerçekten ne kazanmıştır?

Orbán’ın 2010’dan beri inşa ettiği “parti devleti”, aslında kapitalizmin periferi ülkelerinde sıkça görülen bir modelin Macaristan’a özgü versiyonuydu. Bu modelin özünde tekelci sermayenin belirli bir fraksiyonu ile siyasal iktidar arasında kurulan organik ittifak yatıyordu. Orbán, Avrupa Birliği fonlarını, kamu ihalelerini ve medya tekelini kendine sadık sermaye gruplarına dağıtarak bir tür “merkezi yağma rejimi” kurmuştu. Bu rejim, yolsuzluk skandallarıyla değil yolsuzluğun sistemin işleyişinin doğal bir parçası haline gelmesiyle tanımlanıyordu.

Ancak bu modelin bir bedeli vardı ve bu bedel neredeyse tamamen işçi sınıfının ve emekçi yığınların sırtına yüklenmişti. Son 5 yılda asgari ücretin alım gücü yaklaşık dörtte bir oranında eridi. Sağlık hizmetleri çökerken eğitim sistemi bütçe kesintileriyle boğuşuyordu. Sendikal haklar fiilen askıya alınmış, grev hakkı bürokratik engellerle neredeyse kullanılamaz hale gelmişti. Orbán’ın “güçlü devlet” söyleminin arkasında aslında emek karşıtı bir güç yoğunlaşması duruyordu: Ücretleri baskılayan, toplumsal hizmetleri özelleştiren, direnişi cezalandıran bir aygıt.

Kapitalizmin temel çelişkisi burada yeniden ortaya çıktı. Sermaye birikimi için emekçilerin sürekli fedakârlık yapması gerekiyordu, ancak bu fedakârlığın bir sınırı vardı. Artan enflasyon, konut krizi ve temel ihtiyaç maddelerine erişimde yaşanan zorluklar Orbán’ın popülist söylemlerinin arkasındaki boşluğu gözler önüne serdi. Seçime katılımın yüzde 77’yi aşması halkın bu duruma sessiz kalmadığının en çarpıcı göstergesiydi. İnsanlar sandığa yalnızca bir oy atmak için değil 16 yıllık birikmiş öfkeyi boşaltmak için gittiler.

Péter Magyar: Sistemin kriz yöneticisi

Seçimin galibi Péter Magyar’ın hikâyesi burjuva siyasetinin ironileriyle doludur. Bir zamanlar Fidesz’in bir üyesi hatta Orbán rejiminin içinden gelen biri olan Magyar, bir af skandalının ardından partisinden ayrıldı ve Tisza Partisi’ne girerek onu ele geçirdi. Kendisini “yolsuzluk karşıtı”, “Avrupa yanlısı” ve “şeffaf yönetim” vaatleriyle konumlandırdı. Bu söylem Orbán’dan bıkmış ancak sistemi kökten değiştirmek gibi bir talebi olmayan geniş kitlelere hitap etti.

Magyar’ın zaferi tekelci sermayenin kendi içindeki bir fraksiyonunun iktidar mücadelesini kazanmasıdır. Bu fraksiyon, Orbán’ın yağmacı, otoriter ve AB ile “gereksiz yere” gerilim yaratan modelinden rahatsızdı. Daha istikrarlı daha öngörülebilir, uluslararası sermayeyle daha uyumlu bir yönetim istiyorlardı. Magyar bu talebin siyasal ifadesidir. O, sistemin “temiz yüzü” olarak sahneye çıkmış bir kriz yöneticisidir.

Bu noktada kritik bir ayrım yapmak gerekir: Magyar’ın vaat ettikleri ile yapabilecekleri arasında derin bir uçurum var. “Yolsuzlukla mücadele” edecektir ancak yolsuzluğun kaynağı olan özel mülkiyet ilişkilerine dokunmayacaktır. “Hukukun üstünlüğünü” tesis edecektir ancak bu hukuk sermayenin çıkarlarını koruyan bir hukuk olmaya devam edecektir. “Avrupa’ya dönüş” vaadi ise AB’nin kemer sıkma ve silahlanma politikalarına, rekabet gücü dayatmalarına ve emek piyasasının esnekleştirilmesine kapı aralayacaktır. Magyar işçilerin ücret taleplerini karşılamayacak, konut sorununu çözmeyecek, sağlık ve eğitimi kamusal bir hizmet olarak yeniden inşa etmeyecektir. Çünkü bunları yapmak sistemin mantığına taban tabana zıttır.

Devletin aygıtları ve yapısal miras

Orbán’ın ardında bıraktığı şey yalnızca kötü bir ekonomi veya yıpranmış bir liderlik değildir. 16 yıl boyunca devletin tüm aygıtlarını kendi sınıf fraksiyonunun çıkarlarına göre yeniden şekillendirmiştir. Medyanın büyük bir kısmı Fidesz’e bağlı sermaye gruplarının kontrolünde ve bu tek bir gecede değişmeyecektir. Yargıya çöreklenmiş, Anayasa Mahkemesi ve yüksek yargı organları Orbán’a sadık isimlerle doldurulmuştur. Seçim bölgeleri Fidesz lehine yeniden çizilmiştir. Magyar bu yapısal engellerle karşı karşıyadır.

Onun yapabilecekleri burjuva demokrasisinin sınırları içinde kalarak bu aygıtları “temizlemeye” çalışmaktan ibarettir. Ancak bu girişim ya başarısız olacak ya da devletin kendi mantığı tarafından absorbe edilecektir. Marksizm’in altını çizdiği gibi devlet sınıfların uzlaşmaz çelişkilerinin bir ürünüdür. Magyar bu çelişkileri ortadan kaldırmayı değil onları daha “uzlaşmacı” bir biçimde yönetmeyi hedeflemektedir. Oysa asıl soru şu: Emekçi halk Orbán’ın açık saldırganlığından kurtulduğu için rahatlayacak mı yoksa Magyar’ın “nazik” sömürüsünü daha da ağır mı bulacaktır? Tarihsel deneyim ikinci ihtimalin daha güçlü olduğunu göstermektedir.

Jeopolitik deprem ve emperyalist yeniden hizalanma

Bu gerçeklere rağmen Macaristan’daki bu değişim ülke sınırlarını aşan sonuçlar doğuracaktır. Orbán Avrupa Birliği içinde bir “diken” olarak görülüyordu. Ukrayna’ya yönelik yardım paketlerini veto eden, Rusya ile enerji işbirliğini sürdüren ve “hukukun üstünlüğü” konusunda Brüksel’le sürekli gerilim yaşayan bir liderdi. Onun kaybı Avrupa Birliği’nin Doğu kanadında daha uyumlu bir yönetimin işbaşına gelmesi anlamına gelmektedir. Magyar’ın zafer konuşmasında “Macar halkı Avrupa’ya evet dedi” ifadesini kullanması yeni dönemin ana eksenini özetlemektedir.

Bu durum Ukrayna’daki piyon Zelenski rejimi için yeni bir umut anlamına gelmektedir. Çünkü Orbán, AB emperyalizminin çıkarlarını sürdürmesi için Kiev’e yönelik devasa mali yardım paketlerini defalarca engellemişti. Magyar yönetiminde bu engellerin kalkması beklenmektedir. Aynı şekilde, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Avrupa içindeki en önemli müttefikini kaybetmiştir. Donald Trump’ın Avrupa’daki en yakın ortağı olan Orbán’ın düşüşü, küresel popülist hareketler için de ağır bir darbedir.

Ancak unutulmamalıdır ki Avrupa Birliği’nin kendisi de bir emperyalist birliktir. Onun “hukukun üstünlüğü” ve “demokrasi” söylemi, sermayenin serbest dolaşımını ve emeğin sömürüsünü garanti altına alan bir çerçeveden ibarettir. Macaristan işçi sınıfı, AB’nin kemer sıkma politikalarını, rekabet gücü dayatmalarını ve göçmen karşıtlığını Orbán’dan farklı bir biçimde deneyimleyecektir. Değişen, sistemin özü değil yönetim tarzıdır.

Seçim sonuçlarının ardından yapılan sokak röportajlarında bir Fidesz destekçisinin söyledikleri oldukça çarpıcıydı: “Tüm kalbimle bir Fidesz destekçisiydim. Belki de bir balonun içinde yaşıyordum. Artık o balon patladı.” Bu itiraf, Orbán’ın medya tekeli ve manipülasyonlarına rağmen halkın iradesini sandığa yansıttığını göstermektedir. İnsanlar yanılgılarını fark etmeye başlamıştır. Ancak bu farkındalık henüz devrimci bir bilinç düzeyine ulaşmış değildir. Emekçi yığınlar “yolsuzluk bitsin, daha iyi yöneticiler gelsin” derken aslında kapitalizmin yapısal sorunlarını hedef almamaktadır. Onlar sistemin kendisini değil sistemin bozuk işleyişini değiştirmek istemektedir.

Sistem karşıtı bir mücadele için bu durum hem bir fırsat hem de büyük bir tehlikedir. Fırsat, emekçilerin mevcut düzene olan güvenini kaybetmiş olmasıdır. Bu hoşnutsuzluk devrimci bir bilinçle buluşturulabilir. Tehlike ise Magyar gibi reformist liderlerin bu enerjiyi sistemin onarımı için kullanarak devrimci potansiyeli boşaltmasıdır. Tarihsel deneyim, reformizmin devrimci hareketin en büyük düşmanlarından biri olduğunu defalarca göstermiştir. Hatta çoğu örnekte sosyal demokrat çizgideki reformistler sonradan iş başına gelecek çok daha saldırgan faşist iktidarların yolunu düzlemişlerdir. Bugün Macaristan somutunda bu olasılık çok daha güçlü ve belirgin olarak karşımızdadır.

Macaristan emekçileri, açık sınıf düşmanı bir rejimi sandıkta geriletmiş oldu. Bu, taktik düzeyde bir zaferdir ve küresel olarak ırkçı popülizme karşı bir umut ışığıdır. 

(*¹) 2024 Şubat ayında patlak veren af skandalı Orbán rejiminin en ağır meşruiyet krizlerinden biridir. Dönemin Cumhurbaşkanı Katalin Novák, bir devlet yurdunda çocuklara yönelik cinsel istismarı örtbas etmekten hüküm giymiş bir kişiyi affetti. Kararın Adalet Bakanı Judit Varga tarafından onaylandığı ve Macaristan Reform Kilisesi’nin güçlü ismi Zoltán Balog’un yoğun lobi faaliyetleriyle alındığı ortaya çıktı. Skandalın duyulmasıyla yüz binlerce kişi Budapeşte sokaklarına döküldü, Novák ve Varga istifa etmek zorunda kaldı. Bu olay, Fidesz içinden gelen Péter Magyar’ın en etkili muhaliflerden biri haline gelmesinin de kıvılcımı oldu. Magyar, eski eşi Judit Varga’nın karıştığı bu örtbas ağını deşifre ederek yolsuzluk karşıtı bir söylemle kısa sürede geniş kitlelere ulaştı ve bu seçimlerin galibi olarak yükseldi. Skandal “parti-devlet” yapısının yargıyı, dini kurumları ve siyasal kadroları kendi çıkarları doğrultusunda nasıl bütünleştirdiğinin somut bir örneğidir.