852 Çocuk İş Cinayetinde Katledildi, Binlercesi MESEM Kıskacında



Çocuk işçiliği yeniden üretim maliyetlerinin hane içine itildiği, ucuz ve esnek emeğe duyulan ihtiyacın belirli sektörlerde süreklilik kazandığı bir toplumsal düzenin parçası olarak çıkıyor karşımıza. Bu düzen, kapitalizmin vahşi birikim mantığının en saf haliyle çocukların bedeni ve emeği üzerinden işlediği bir sistemdir


Çocuk işçiliği denince akla ilk gelen yoksulluk, eğitime erişim ya da hane gelirine katkı gibi başlıklar olsa da asıl mesele, haneyi çocuk emeğine yaslanacak kadar kırılgan hale getiren koşulların kendisidir. Düşük ücretler, güvencesiz istihdam, kayıt dışılık, tarıma ve enformel hizmetlere dayalı çalışma biçimleri, bölgesel eşitsizlikler ve sosyal koruma eksiklikleri bu tablonun temel parçaları olarak varlık gösteriyor. Çocuk işçiliği yeniden üretim maliyetlerinin hane içine itildiği, ucuz ve esnek emeğe duyulan ihtiyacın belirli sektörlerde süreklilik kazandığı bir toplumsal düzenin parçası olarak çıkıyor karşımıza. Bu düzen, kapitalizmin vahşi birikim mantığının en saf haliyle çocukların bedeni ve emeği üzerinden işlediği bir sistemdir.

Ne var ki kavramların ötesinde, çocuk işçiliğinin en acı gerçekliği ölümle kurduğu yıkıcı ilişkide saklıdır. İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi (İSİG) verilerine göre 2013-2026 döneminde en az 852 çocuk işçi, iş cinayetleri sonucu hayatını kaybetmiştir. Ölümler yıllara yayıldığında ortaya çarpıcı bir tablo çıkar: 2024’te yetmiş bir, 2025’te doksan dört, yalnızca 2024-2025 eğitim öğretim yılında ise yetmiş iki çocuk işçi yaşamını yitirmiştir. Sermaye, kâr hırsına kurban ettiği bu çocukların her biri için bir rakamdan ibarettir; oysa her bir ölüm, önlenebilir bir katliamdır.

Bu cinayetlerin sektörlere göre dağılımı, sistemin hangi alanlarda çocuk emeğini daha acımasızca sömürdüğünü gösteriyor: 2025 yılında tarım sektörü otuz bir çocuk ölümüyle başı çekerken, onu yirmi yedi ile sanayi, yirmi ile hizmet sektörü ve on altı ile inşaat izlemiştir. Tarım, kapitalist modernleşme söylemlerinin dışında kılındığı varsayılan ama aslında en vahşi sömürü biçimlerinin hüküm sürdüğü bir alandır. Mevsimlik tarım işçiliğinde çocuklar, göçebe bir yaşama mahkûm edilir, eğitimden koparılır ve ilaçlanmış tarlalarda, yorgunluktan canlarının çıktığı gündüzlerin ardından geceyi geçirecek bir barınaktan bile yoksun bırakılırlar.

Resmi Rakamların Anlattıkları ve Sakladıkları

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) 2019 yılı İşgücü Araştırması’na göre 6-14 yaş grubunda çocuk istihdam oranı toplamda yüzde 1,1’dir ve bu yaklaşık 127 bin çocuğa karşılık gelmektedir. Aynı yaş grubunda erkek çocuklarda oran yüzde 1,5 (yaklaşık 88 bin), kız çocuklarda ise yüzde 0,7 (yaklaşık 39 bin) düzeyindedir. Aradaki bu cinsiyet farkı, kız çocuk emeğinin büyük ölçüde ev içi emek, bakım yükü, görünmeyen/yardımcı işler gibi istatistiklere yansımayan alanlarda yoğunlaşmasından kaynaklanmaktadır. Patriyarkanın sermaye ile eklemlendiği bu düzenekte, kız çocukları istatistik dışı bırakılarak sorun görünmez kılınır; oysaki onların emeği, hanenin yeniden üretimini mümkün kılan en temel unsurdur.

Ancak asıl patlama 15-17 yaş grubunda yaşanmaktadır. TÜİK 2024 verilerine göre bu yaş grubunda işgücüne katılma oranı yüzde 24,9 -yani her dört çocuktan biri- seviyesine ulaşmıştır. Bu yaş grubunda 970 bin çocuk kayıtlı işçi olarak çalışırken, 504 bin çocuk ise Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında patronlara “eğitim” adı altında çalıştırılmaktadır. Eğitim sisteminin içine yerleştirilmiş bu dev sömürü mekanizması, çocuk işçiliğini salt bir yoksulluk sorunu olmaktan çıkarıp sistemin bir tahakküm aracına dönüştürmektedir.

MESEM: Eğitim Görüntüsü Altında Sömürü

MESEM programı, son yılların en vahşi sömürü çarklarından biridir. Haftanın dört günü işyerinde çalışan, beşinci gün okula giden çocuklar güvencesiz, düşük ücretli ve ağır koşullarda istihdam edilmektedirler. “Eğitim” söyleminin ardına gizlenen bu düzenek, sermayeye nitelikli işgücü vaat ederken aslında ona ucuz, itaatkâr ve örgütsüz-sendikasız bir işgücü deposu sağlamaktadır. Çıraklık eğitimi adı altında çalıştırılan çocuklar, iş kazalarına karşı korumasız bırakılmakta, asgari ücretin çok altında ücretlere mahkûm edilmekte ve örgütlenme hakları fiilen ellerinden alınmaktadır.

2024-2025 eğitim öğretim yılında MESEM kapsamında en az on beş çocuk hayatını kaybetmiş, farklı liselerde staj sırasında ise en az yedi öğrenci daha iş cinayetlerine kurban gitmiştir. MESEM, devlet eliyle çocuk işçiliğini meşrulaştıran, sermayeye ucuz işgücü deposu sağlayan bir mekanizma olarak iş görmektedir. Bu program, çocukları işgücü piyasasının en dibine hapsederken bir yandan da onların sınıf bilinci geliştirmelerinin önüne geçen bir disiplin aygıtıdır.

TÜİK Verilerindeki Karanlık Boşluk

TÜİK’in çocuk işçiliğine ilişkin doğrudan ve ayrıntılı istatistikleri düzenli olarak yayımlamadığını da özellikle belirtmek gerekir. Kurumun “Çocuk İşgücü Araştırması” yalnızca 1994, 1999, 2006, 2012 ve 2019 yıllarında gerçekleştirilmiştir. Daha sonraki “İstatistiklerle Çocuk” bültenlerinde yer alan göstergeler ise ya 2019 araştırmasına dayanmakta ya da Hanehalkı İşgücü Araştırması’ndan türetilmiş sınırlı bilgiler içermektedir. Veri yokmuş gibi davranmak, sorun yokmuş gibi davranmaktır. TÜİK’in bu tavrı, devletin çocuk işçiliğiyle mücadele konusundaki samimiyetsizliğinin en açık göstergelerinden biridir. Güncel, ayrıntılı ve düzenli veri üretmeyen bir kurum, sorunu görmezden gelmekte ve sermayenin çocuk emeğini sömürmesine çanak tutmaktadır.

Görünür Kılmak ve Durdurmak

Çocuk işçiliğiyle mücadelede yalnızca ekonomik destek mekanizmaları yeterli değildir. Kız çocuklarının ev içindeki görünmeyen emeğinin tescil edilmesi, eğitime erişimlerinin sağlanması, ailelere yönelik sosyal koruma politikalarının güçlendirilmesi ve en önemlisi, düzenli, güncel, ayrıntılı ve cinsiyet kırılımına duyarlı çocuk işçiliği verilerinin üretilmesi zorunludur. Ancak tüm bunların ötesinde, çocuk işçiliğinin kökünü kazımak, sömürüye dayalı bu toplumsal düzenin kendisini ortadan kaldırmayı gerektirir. Çocuklar iş cinayetlerinde öldüğü sürece, MESEM’de sömürüldüğü sürece, kız çocukları evlerin görünmeyen köleleri olarak kaldığı sürece, hiçbir iyi niyetli çağrı, hiçbir yüzeysel politika değişikliği sorunu çözmeyecektir.

852 çocuk, sadece birer istatistik değildir. Onlar, önlenebilir bir sistemin kurbanlarıdır. Ve her kurban, bu sistemin dönüşmesi gerektiğini haykıran bir tanıktır. Şimdi sıra, bu haykırışı duymaya ve harekete geçmeye gelmiştir.