Almodóvar’dan Cannes’da ‘Canavarlar’ Çıkışı



Pedro Almodóvar Cannes’da Trump, Netanyahu ve Putin’i “canavar” ilan etti. Aynı festivalde Javier Bardem de bu liderlerin siyasetini “toksik erkeklik” olarak nitelendirdi. İki sanatçının çıkışı, estetik ile politikanın kesiştiği noktada, egemen şiddetin çirkin yüzünü teşhir eden tarihsel bir andı


Serhat Tuna

Cannes Film Festivali’nin görkemli salonunda, kırmızı halının parıltısı ile dünyanın acıları kısa bir an için çarpıştı. İspanyol sinemasının yaşayan efsanesi Pedro Almodóvar, yeni filmi Acı Noel (Amarga Navidad)’ın gösteriminin ardından mikrofonu eline aldığında, ceketinin yakasındaki “Özgür Filistin” rozeti çoktan konuşmaya başlamıştı bile. Sorular ilerledikçe salonun havası ağırlaştı; estetik nezaketin yerini politik gerilim aldı. Ve ardından Almodóvar, sinema tarihine kazınacak o cümleyi kurdu:

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ve Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin… Bunlar canavar. Avrupalılar olarak bu canavarlara karşı bir kalkan olmak zorundayız. Bunu yapmakla yükümlüyüz, çünkü burada uluslararası hukuka saygı duyuyoruz.

Bir anlığına sessizlik çöktü. Ardından alkışlar, ıslıklar, huzursuz kıpırtılar… Aynı festivalde oyuncu Javier Bardem de benzer bir sertlikle konuşarak bu liderlerin temsil ettiği siyaseti “toksik erkeklik” olarak tarif etti. Fakat Almodóvar’ın sözleri yalnızca politik bir tepki değil estetik bir yarılmaydı. Bir sanatçının dünyanın en güçlü siyasal figürlerini doğrudan “canavar” ilan etmesi, diplomatik dilin steril sınırlarını paramparça eden bir müdahaleydi.

Bu çıkışı yalnızca bir “ahlaki öfke patlaması” olarak okumak eksik kalır. Çünkü Almodóvar burada siyaset yapmaktan çok daha fazlasını yapmaktadır: O, duyuların alanına müdahale etmekte, kötülüğün toplumsal olarak normalleştirilmesine karşı estetik bir isyan örgütlemektedir.

“Canavar” Sözcüğünün Estetiği ve Yaralanmış Duyuların Dili

Almodóvar’ın sineması uzun yıllardır toplumun kıyısına itilmiş bedenlerin, bastırılmış arzuların ve kırılmış hayatların sinemasıdır. Onun filmlerinde kötülük hiçbir zaman soyut değildir; hep ete kemiğe bürünmüş bir tahakküm biçimi olarak belirir. Kika’daki sapkın teşhircilik, Annem Hakkında Her Şey’deki istismar, Volver’deki aile içi şiddet… Almodóvar’ın “canavar”ı, başkalarının yaşamı üzerinde sınırsız hak iddia eden kişidir.

Bu nedenle Trump, Netanyahu ve Putin’i aynı cümlede buluşturması tesadüfi bir retorik değildir. Yönetmen bu üç figürde ortak bir siyasal biçim görmektedir: saldırgan milliyetçilik, militarizm, hukuksuzluk, şiddetin gündelikleşmesi ve her şeyden önemlisi acıya karşı mutlak bir duyarsızlık.

“Canavar” kelimesi burada siyasal analizden çok daha güçlü bir işleve sahiptir. Çünkü bu sözcük yalnızca düşünceyi değil bedeni de harekete geçirir. İnsanın midesinde bir sıkışma, yüzünde bir tiksinme yaratır. Almodóvar tam da bunu hedeflemektedir. O rapor sunmuyor, duyusal bir hakikat yaratıyor. Dünyanın alışmaya zorlandığı barbarlığı yeniden dayanılmaz hale getiriyor.

Emperyalist kapitalist düzenin en büyük başarısı, vahşeti sıradanlaştırabilmesidir. Bombalanan şehirler “güvenlik operasyonu”, aç bırakılan halklar “jeopolitik zorunluluk”, kitlesel ölümler ise “istikrar politikası” olarak sunulur. Egemen ideoloji, şiddeti steril kavramların arkasına gizler. Almodóvar’ın çıkışı tam da bu sterilizasyonu parçalamaktadır. O, sistemin cilalı maskesini indirip altındaki çürümüş yüzü göstermektedir.

Sanatın Dolaylı Gücü

Elbette Almodóvar bir devrim manifestosu okumuyor. Bir grev çağrısı yapmıyor, işçi sınıfına örgütlenme programı sunmuyor. Ancak bu durum, onun müdahalesini sınıf mücadelesinden koparmaz. Çünkü sınıf mücadelesi yalnızca fabrikalarda, meydanlarda ya da seçim sandıklarında yaşanmaz, aynı zamanda insanların dünyayı nasıl hissettikleri üzerinden de şekillenir.

Marksist estetik geleneğinin büyük isimleri -Georg Lukács, Bertolt Brecht, Walter Benjamin ve Theodor W. Adorno- sanatın tam da bu noktadaki rolünü vurgulamıştı. Egemen sınıf yalnızca üretim araçlarını değil duyguları da yönetir. İnsanlara neden korkmaları, neye öfkelenmeleri, ne karşısında sessiz kalmaları gerektiğini öğretir.

Almodóvar’ın yaptığı şey, bu duygusal rejime müdahale etmektir. O, egemenlerin şiddetini “kaçınılmaz” ya da “normal” olmaktan çıkarıp estetik olarak iğrenç hale getirir. İnsanlara şöyle seslenir:

“Bu düzen karşısında yalnızca düşünmek zorunda değilsiniz; tiksinebilirsiniz de!”

Ve bazen tarih tam da burada kırılır. Çünkü hiçbir düzen, insanlar ondan nefret etmeye başladığında eskisi kadar sağlam kalamaz.

Bu çıkışı önemli kılan yalnızca söylenen sözlerin sertliği değildir.

İlk olarak, konuşanın kim olduğudur. Almodóvar sıradan bir ünlü değildir; dünya sinemasının kolektif hafızasına damga vurmuş bir auteur’dür. Onun sözleri magazin tüketiminin geçici gürültüsü arasında kültürel tarihin içinden yükselen bir ağırlık taşıyor.

İkinci olarak, sözleri ile sanatı arasındaki tutarlılıktır. Almodóvar yıllardır filmlerinde tahakkümü, bastırmayı, erkek şiddetini ve duyarsızlığı teşhir etmektedir. Cannes’daki çıkışı, sinemasının politik mantığının doğal devamıdır. Bu yüzden sözleri yapay değil sahici ve inandırıcıdır.

Üçüncü olarak ise zamanlamadır. Bu konuşma, Gazze’de işlenen soykırım suçları tartışmalarının büyüdüğü, Rusya-Ukrayna ve ABD ile İsrail’in İran savaşının derinleştiği ve küresel gerici otoriterliğin yeniden yükseldiği bir dönemde yapılmıştır. Yani insanlığın karanlık bir eşiğinde.

Almodóvar’ın “canavarlar” haykırışı tam da bu karanlığın ortasında yankılanmıştır.

Sanat tek başına dünyayı değiştirmez. Bir film sahnesi fabrikaları işgal etmez. Bir konuşma iktidarları devirmeye yetmez. Tarihi değiştiren, örgütlü halkların kolektif eylemidir.

Ama hiçbir büyük toplumsal dönüşüm yalnızca ekonomik zorunluluklarla başlamaz. Önce insanların içinde bir şey kırılır. Önce dünya dayanılmaz hale gelir. Önce insanlar mevcut düzenin yalnızca adaletsiz değil aynı zamanda çirkin olduğunu hissetmeye başlar.

İşte sanat tam burada devreye girer.

Almodóvar Cannes’da tam da bunu yaptı. Dünyaya üç liderden ibaret olmayan, bir çağın ahlaki çöküşünü simgeleyen bir imge bıraktı: “Canavarlar” imgesi.

Ve belki de devrimler gerçekten önce insanların içindeki o küçük tiksinmeyle başlar. Bir anlık duraksamayla. Bir yüz buruşturmayla. Bir “artık yeter” hissiyle.

Almodóvar o hissin kıvılcımını çaktı.

Gerisini ise örgütlü mücadele belirleyecek.