Cuma, 19 Haziran 2026

Meclis’e Girmek İçin Kötü Muameleye Razı Olmak mı Gerek?



Meclis’e girerken, bir kadın meslektaşımın üzerinde Kürtçe “Çapemenîya Azad Civaka Azad”, yani “Özgür Basın, Özgür Toplum” yazan çantası sorun edildi. Güvenlik görevlilerinin defalarca telefonlaşması, kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenme girişimi uzun sürdü. Sonra aralarında tartıştılar ve “Çantayı içeriye sokamazsınız, çıkarken alırsınız” dendi. Ardından sıra, kabinde yapılan üst aramasına geldi…


Tuğçe Tatari

Ülke normal dışı gündemler arasında bir uçtan diğerine savrulurken yazmak istediklerimizi ötelediğimiz de çok oluyor.

İşte o ötelenen ve aslında son derece önemli bulduğum, Kürt dili ve Kürt meselesinde ülkece ne noktadayız sorusuna verilecek yanıt niteliğinde bir olay geldi başımıza, bunu kamuoyuyla paylaşmak istiyorum.

Biliyorsunuz, geçen hafta CHP’nin grup toplantısını izlemek üzere Meclis’teydik.

Kapıların güvenlik kontrolüne geçmeden önceki durağı maşeri kalabalıktı, fakat kapıyı geçtiğiniz anda da güvenlik noktalarında büyük bir tenhalık hakimdi. Yanımdaki kadın meslektaşımla güvenliğe yöneldik. Aramadan geçeceğiz, rutin kontroller olacak, çantamız aranacak diye beklerken -buraya olay yerinin Meclisin Dikmen kapısı olduğu notunu da düşmeliyim- önce meslektaşımın çantası sorun oldu. Bez bir çanta, Dicle Fırat Gazeteciler Derneği’nin çantası. Üzerinde bir fotoğraf makinesi resmi var ve altında da Kürtçe “Çapemenîya Azad Civaka Azad” yazıyor, yani “Özgür Basın, Özgür Toplum”.

Çantayı tuttular. Onlarca telefonlaşma, kelimelerin ne anlama geldiğini öğrenme girişimi fazlasıyla uzun sürdü. Sonra aralarında tartıştılar ve “Çantayı içeriye sokamazsınız” dendi.

Bu çantadan bende de var.

Diyarbakır’da Barış Gazeteciliği forumunu düzenleyici dernek de aynı dernekti ve orada arkadaşlar hediye etmişti. Tonla yere giderken takmışımdır, hem kolay hem gazeteciliğe ait, severek kullanıyorum.

Yaşanan karmaşaya iyice dikkat kesildim tabii.

Meslektaşım Rengin Azizoğlu çantasına neden el konulduğunu anlamaya çalışırken, “Slogan yazıyor üzerinde” dendi.
Oysa üzerinde “Özgür Basın, Özgür Toplum” yazıyordu.

Bunu da söylemiş olmamıza rağmen meslektaşıma küçük bir naylon torba verdiler. “Tüm eşyalarını bunun içine geçir, çantanı çıkarken alırsın” dediler.

Son derece sert ve mesafeli olan güvenlik mensupları bu defa bizi arama kabinlerine aldı.

Kollarımı kaldırdım, bacaklarımı ayırdım, rutindir diye bekliyorum.

“Üzerini kaldır” sesiyle irkildim.

Nasıl üzerimi?

“Bluzunu” dedi.
Gayriihtiyari kaldırdım, düşünmeden, istemsiz.

Sonra da kendime öfkelendim, buna neden müsaade ettim diye.

Ama işte o anda haber Meclis’in içinde ve ona ulaşmak için acele ediyorsun.

Yanlış yaptım.

Çok da pişman oldum.

Bu kötü muameledir, kabul etmiyorum, demeliydim.

Bir adım ötesi olan çıplak arama insanın onuruna yönelik bir uygulamadır, demeliydim ve Meclis’e girememe pahasına o bluzu kaldırmamalıydım!

Ama…

Üzerimi açtım ve güvenlik, sütyenimi, göğsümü, oralara bir yere saklanmış bir şey olup olmadığını kontrol etti.

Sinirlerim bozulmuştu, resmen aşağılandığımızı hissettim.

O esnada el koydukları çantanın fotoğrafını çekmiş olmamın gerilimi de yaşandı. Güvenlikle aramızda hiç hoş olmayan diyaloglar, fiziki bazı davranışlar yaşandı.

Ve ben bunları yazacağımı, çantanın fotoğrafını da ondan dolayı çektiğimi, gazeteci olduğumu söyledim. Ve “Ülkenin bu gündemine, ortamın bu kargaşasına bir de Meclis güvenliği birimlerinin Kürt diline yaklaşımıyla, hatta o malum ‘bilinmeyen bir dil’ yaklaşımının da gerisinde negatif uygulamalarınızla buradan yeni bir kriz çıkartacaksınız” dedim, “Sakin olun” dedim…

“Sizin göreviniz kışkırtmak değil, yatıştırmak olmalı” dedim.

Gözaltına alınmamıza ramak kalmıştı diyebilirim ki benim fotoğrafı da silmemle sakinledi ortalık ve geçişimize izin verildi.
Ama güne bedenime müdahale edildiği duygusuyla, psikolojim iyi olamadan devam ettim.

Hem kendime kızmıştım hem o kadın amire hem de geçmiş kötü deneyimleri hatırlatmıştı bana yaşadıklarım.

O kabinde üzerimi açarken, cezaevi görüşlerinde uygulanan ve en çok annelerin, kadınların, kız çocuklarının etkilendiğini bildiğimiz o “Sütyenini çıkart, öyle geç” anının duygu olarak tıpkısının aynısını yaşadım diyebilirim.

Ben bunun en ağırını da yine bir kitap çalışması vesilesiyle Kürt bir mahpusu, bir edebiyatçıyı, Murat Türk’ü ziyaretimde yaşamıştım.

Orada…

Seni varlığından, oraya geliş nedeninden, kadınlığından ve kendinden utanmanı sağlayacak tarz, davranış ve uygulamalardan geçmiştim.

Şimdi bu defa Meclis’te o anı yeniden yaşamak bana çok ağır geldi.

Meclis gibi bir yer; vatandaşın temsil edildiği, ülkenin siyasi bilincinin en yüksek olduğu yer diye beklersin ama barış sürecinde olmana, 2026 yılına gelmiş olmamıza rağmen son derece geriden gelen bir anlayışla temas etmiştik.

Açıkçası Meclis güvenliğini Kürt dili korkuttu, bu korku saçmalattı ve sertleştirdi…

Buna maruz kalmak kadar hâlâ bu tarz tutum ve bakış açılarının güncel olması daha ağır.

Bu arada yazıyı bitirmeden şunu da not düşmeliyim; biz Meclis’in yabancısıyız, tüzüğüne, uygulamasına hâkim değiliz. İstanbul gazetecisiyiz sonuçta.

O sebeple Meclis’te görev yapan danışman arkadaşlara sordum, “Bu rutin bir uygulama mı” diye.

Aldığım yanıtlara göre böyle bir yetkileri var ama bu tarz uygulama rutin dışı ve çok nadir olur.

Başımıza gelen bu olayı şüphesiz ki Kürtçe yazılı bir bez çanta tetiklemişti.

Kürtçe onları rutin dışı davranmaya itmişti!

Bu tarz uygulamaları ifşalamak gerektiğini düşünüyorum ki bir kabullenilmiş algısıyla normalleşme olmasın…

T24