Cuma, 16 Ekim 2026

İstanbul’da 6 Gün Arayla İki Felaket, Tek Gerçek: Rant



İstanbul’da altı gün arayla iki felaket: Maltepe’de kaçak katların ağırlığı altında çöken binada 5 kişi hayatını kaybetti; 14 Ekim selinde Fatih’te 14 yaşındaki bir çocuk, su birikintisindeki elektrik akımına kapılarak öldü. İkisi de aynı ihmalin, aynı rant odaklı kentleşmenin sonucu. Peki sıradaki felakette kaç can gidecek?


Maltepe Cevizli’de 8 Ekim 2026 sabahı 7 katlı bir binanın ilk 3 katı, hiçbir sarsıntı olmadan, kendiliğinden çöktü. Enkazdan on kişi sağ kurtarıldı, beş kişi hayatını kaybetti. Binanın orijinal projesi 3 katlıydı, üzerine sonradan 4 kat kaçak çıkmıştı. Kolonlar korozyondan çürümüş, betona deniz kumu karışmıştı. Nisan ayında mağazada çatlaklar belirmiş ama kimse harekete geçmemişti. Sakinler kentsel dönüşümde anlaşamamış, bina “dönüşüm” adı altında yıllarca bekletilirken çökmüştü.

Aradan yalnızca 6 gün geçti. 14 Ekim’de İstanbul bu kez suyla boğuştu. Beykoz-Ömerli’ye metrekareye 193 kilogram yağış düştü. Sarıyer’de deniz karayla birleşti. Arnavutköy’de Alibey Deresi yola taştı, okul bahçesini su bastı. Fatih’te Kapalıçarşı’yı, Mısır Çarşısı’nı su aldı. Aynı gün Fatih’te 14 yaşındaki bir çocuk, yağmurdan kaynaklı su birikintisine basması sonucu elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Yenikapı’da alt geçitte mahsur kalan bir kişi iş makinesiyle kurtarıldı. Sultangazi’de bir itfaiye aracı bile sel sularında mahsur kaldı. Valiliğe gün boyu 2 bin 518 ihbar geldi: Bin 277 su baskını, 15 heyelan, 47 mahsur kalma. Ertesi gün İstanbul genelinde okullar tatil edildi.

Bu iki felaketten biri medyada “kentsel dönüşüm” diğeri  “iklim krizi” başlığı altında tartışıldı. Oysa ikisi de aynı kökten besleniyordu: denetimsizliğin, ihmalin ve her şeyi kâra çeviren bir kentleşme anlayışının ürünüydüler.

Maltepe’deki binanın üzerine dört kaçak kat çıkılmasına göz yuman zihniyetle, dere yataklarını imara açan, tıkalı rögarları, çürük elektrik altyapısını yıllarca görmezden gelen zihniyet aynıydı. 2018’deki imar barışıyla kaçak yapılaşmayı affeden siyasi irade, sel riski en yüksek bölgelerde rezidansların yükselmesine de sessiz kalmıştı. Bakırköy Ataköy’de “deprem riski” gerekçesiyle yıkım kararı alınan binaların ardından bölge sakinlerinin sorduğu soru hâlâ havada duruyor: “Burada ruhsat problemi var, yıkım kararı alınarak yapı alanının cinsi değiştirilerek rezidans benzeri yapılar mı yapılmak isteniyor?” Deprem, güvenli yapılaşma için değil daha fazla metrekare ve daha yüksek kâr için bahane ediliyordu.

Bu tablonun bilançosu ağır. TMMOB İnşaat Mühendisleri Odası’na göre İstanbul’da her yıl ortalama 10-15 bina kendiliğinden çöküyor; hâlihazırda bin 238 bina “her an çökebilir” durumda. Yapı stokunun dörtte biri riskli, bunun da dörtte biri çok riskli. Kandilli Rasathanesi’nin senaryosuna göre 7.5 büyüklüğünde bir depremde 48 bin bina onarılamayacak boyutta hasar görecek, 194 bin bina doğrudan etkilenecek. DASK ve konut sigortalarının teminatı, bu hasarın yalnızca yüzde 5 ila 18’ini karşılayabilecek. Yani deprem olduğunda ne binalar ayakta kalacak ne de sigorta sistemi bu yükün altından kalkabilecek.

14 Ekim seli bu senaryonun provası gibi. Prof. Dr. Orhan Şen seli günler öncesinden haber vermişti “Noktasal tahmin yaparak belirttiğimiz yerlerde bu hadiseler meydana geldi.” Ardından ekledi: “Toprağın suya doyması nedeniyle heyelan, çökme ve sel riski bulunmaktadır.” Zemin suya doyduğunda yapıların taşıma kapasitesi düşer, heyelanlar ve çökmeler kaçınılmaz hale gelir. Maltepe’de çöken bina deprem olmadan, yalnızca kaçak katların ağırlığı ve çürümüş kolonların zayıflığıyla yıkıldı. Peki ya bir de sarsıntı olsaydı?

İşte tam da bu noktada, rantın faturasını yine en yoksul, en korumasız mahalleler ödüyor. Kentsel dönüşümü “10 milyona alıp 25 milyona satmak” olarak gören avcılar, riskli binalarda oturanları daha da çaresiz bırakıyor. Ne evini güçlendirecek parayı bulabiliyorlar ne de mahallelerinden ayrılmak istiyorlar. Arada sıkışıp kalıyor, her yağmurda su basan bodrumlarda, her çatlakta biraz daha korkarak yaşıyorlar. Fatih’te su birikintisine basan 14 yaşındaki çocuk da o gün sokağa çıkmak zorundaydı belki. Bir su birikintisinin ölümcül bir tuzağa dönüşmesi için ne gerekliydi? Sadece ihmal.

Ama tam da bu çaresizliğin içinde bir şey filizleniyor, dayanışma. Sultangazi’de su baskını yaşanan yolda duvarın üzerinde yürüyen iki öğrenciden birini belediye işçisi sırtına alıp sudan kurtardı. Karaköy’de yürümekte güçlük çeken turistlere emekçiler omuz verdi. Esenler’de esnaf dükkânına dolan suyu kovalarla tahliye etti. Bunlar küçük anlar gibi görünse de aslında kentin en sağlam altyapısı bu insanın insana uzanan eli.

Ne var ki bu dayanışma, kriz anında ortaya çıkan geçici bir refleks olmaktan çıkıp kalıcı bir örgütlenmeye dönüşmediği sürece yeterli değil. Komşuluk ilişkilerinin metrekare hesabına kurban edildiği bir kentte, ne selin ne depremin önüne geçilebilir. İstanbul’un geleceği, betonun değil insanın, rantın değil yaşamın öncelendiği bir anlayışla inşa edilebilir. Bunun için önce, her yağmurda “beklenmedik” denilen felaketlerin aslında fazlasıyla beklendiğini kabul etmek gerekiyor.

6 gün arayla iki felaket yaşadık. İlkinde beş kişi enkaz altında kaldı, ikincisinde bir çocuk su birikintisinde elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti, binlerce insan sular altında kaldı. Bir sonrakinde kaç kişi olacak? Bunu belirleyecek olan rantın değil insanın kazanacağı bir kenti kurup kuramayacağımız.