Çarşamba, 24 Haziran 2026

Sessizlik, ölüyoruz…



Fransa’daki tablonun felaketini resmeden bir mektup:


Damien Zagala

Kızkardeşime, bütün sağlık çalışanlarına ve isimsiz ölen tüm hastalara…

Kızkardeşim de ben de duygularımızdan nadiren bahsederiz. “Seni seviyorum” demenin bilinçsizce, örtük bir şekilde yasak olduğu bir eğitimden gelen utanç duygusu. Aslında seni ne kadar az tanıdığımı farkediyorum. Senin ruh durumunu, hayal kırıklıklarını, öfkeni ve üzüntünü samimiyetle okuyabilmemi sağlayacak şey arada bir yaptığımız aile toplantıları, yeni yıl kutlamaları veya doğum günleri değil. Sana daha fazla zaman ayırmadığım ve seni daha sık arayıp sormadığım için pişmanım.

Dün gece ne olduysa bilmiyorum, bir şeyler seni düşünmeye itti beni. Bir mesajla, bu korona günlerinde hastabakıcı olarak çalıştığın (EHPAD du Haut Rhin) huzurevinde günlerinin nasıl geçtiğini öğrenmek istedim. Ziyaretlere kapatılmış bu huzurevinde olup bitenlerden bihaberdim. Yaşlılar için bir cezaevi olan bu kurumlarda, kamuoyuna korku salmamak için her şey gözlerden uzak, sessiz ve gizlice yaşanıyordu. Bütün bunlar bana oldukça soyut geliyor; tıpkı haberlerde yer alan, benim özel yaşamımdan kopuk, çok uzak, anonim görünen Suriye’deki savaş görüntüleri gibi…

Cevabın yüzümde tokat gibi patladı.

Bu ölüm saçan günlerden çok daha önce personel yetersizliği çeken bu kurumdaki işini henüz bitirmiştin. Maske ve eldiven stoğundaki açık nedeniyle ekibinde bulunanlar, huzur evlerine kendisine virüs bulaşmayacağından veya birine virüs bulaştıracağından emin olmaksızın gidiyor. Ekibinde üç arkadaşın virüse yakalanmış ama çalışmaya devam ediyor. Duygudaşlık kurarak söylediğin gibi, eğer onlar çalışmazsa, ölüm evindeki bu beyaz çarşaflara sarınmış hayaletlerle kim ilgilenecek? Bu dedeler ve nineler, büyük bir duygusuzluk içinde, yanlarında aileleri olmadan, elveda diyemeden, bir eşin veya bir çocuğun elini tutarak bu dünyanın hayhuyunu bırakıp gitmenin tesellisi olmadan sırayla yok oluyorlar.

“Biliyor musun bana ne kalacak günün sonunda? Ölmeden otuz dakika önce, oksijene rağmen nefes almakta zorlanan bir ninenin, “korkuyorum” diyen covid’li yüzü ve bakışı. İste böyle geçiyor bizim günlerimiz. Biraz uyumaya çalışacağım şimdi.”

İşte gerçeklik! Yaşamla ölüm arasında ruhsal bir geçiş yapıyorsun. Sen onların son gördüğü şey, onların son teselli kaynağı, kendisine son kez günah çıkardıkları, son isteklerini dinleyen kişisin. Sonra, donmuş yüzlerini saklamak için plastik çantaların içine konmuş cüzzamlılar gibi bitiriyorlar yaşamlarını.

Sabah eve dönüyorsun arabayla kafan başka yerde, yola bakıyorsun ama görmeden boş boş bakıyorsun. Kafanda 83 yaşındaki Thérèse’in mavi gözleri, korkan bakışlarıyla senden yardım istiyor. Azrailin orağından duyulan korku, şeytanın kükürtlü pis nefesinin yayıldığı bu odanın her köşesine çoktan sinmiş. Öleceksin ve bir beyaz önlüklü karşında seni iyileştirmek üzere görevde fakat gerekli araçları yok, çünkü para ve eleman eksikliği buna engel, bunu bilmenin nasıl bir şey olduğunu düşünüyorsun. Arabayı kenara çekiyorsun, yalnızsın, kafan direksiyonun üzerinde, öyle bir ağlıyorsun ki nefes almakta zorlanıyorsun, kusmak ve çok uzun süredir acıyla dolduğun için artık buna bir son vermek istiyorsun. Acıyı kollarının arasına alıyor ona sarılıyorsun ve sallıyorsun uyusun diye; içine çekiyorsun bütün varlığını karartan bitmeyen bir sigara gibi…

Yöneticiler için hastalar barkoddan, üründen, maldan, fiyattan, hesaptan başka bir şey değildir. Sense herbirini ayrı ayrı tanıyorsun. İsteklerini. İlgi alanlarını. Hatıralarını. Geçmişlerini. Yüzlerini kaplamış kırışıklıklarını. Kalp ritimlerini. Yorgun derilerinin kokusunu. Yıpranmış bedenlerindeki kusurları ve yara izlerini. Öfkelerini. Umutsuzluklarını. Sen şişmiş bir süngersin, buna karşılık emeğinin fiyatı asgari ücretin biraz üstünde. İnsanlığın bir kısmının sonunu, havada asılı kalmış bir sürü tabağın yanındaki kirli su teknesine atılmış yüzlerce siyah beyaz görüntüyü içine çekiyorsun.

Her akşam saat 8’de balkonlardan alkışlanmak sadece zayıf bir teselli senin ve senin gibiler için, zavallı yaşlılarımız köpekler gibi ciğerleri tıkanmış, hiçbir zaman gelmeyecek ikinci son bir nefes almak isterken ölüp gitmesin diye kendini parçalayanlar için.

Bu durumda daha ne kadar dayanırsınız bilmiyorum? Her şey bittiğinde siz ne durumda olacaksınız? Bu meslekte halihazırda mevcut olan sürmenajlar, depresyonlar, intiharlar, istifalar devam edecektir. Çünkü kendinizi terk edilmiş, kendi kendinize havale edilmiş hissediyorsunuz, bu sadece bugün değil eskiden beri, sizden daima daha fazlasını yapmanız istendiğinden beri, sizler ayak işlerine bakan elemanlar olarak görülmeye başladığınızdan beri, acil servisler ağzına kadar dolduğundan ve kar getirmediği için kimi servisler kapandığından beri böyleydi.

Sağlık ticari bir araç mıdır? Amazon firmasında mı çalışıyoruz? Bizler birer piyon mu, avro muyuz yoksa dilenci miyiz?

Bir ülkenin büyüklüğüne, o ülkenin sağlıkçılarına ve yaşlılarına nasıl davrandığına bakılarak karar verilir. Öyleyse biz ufacık bir ülkeyiz, tepkisizlik yüzünden bir gün patlayacak bir düdüklü tencereyiz: Bu ülkenin kahramanları ne zaman ki sefil bir ücret için karınlarında sıkılmış bir yumrukla artık işlerine gidemeyecek duruma gelecekler, ne zaman ki yeni nesil insancıllığından yalıtılmış bu meslek için kendini feda etmek istemeyecek, ne zaman ki öğretmenler öğrencilerine “kasiyer, hastabakıcı ya da hemşire olmak istemiyorsanız derslerinizi iyi çalışın” diyecek işte o zaman bu düdüklü tencere patlayacak ama artık çok geç olacak.

“Ve artık kimse kalmadığında işe gidersem, bu kendim için değil, ölmekte olan zavallı yaşlılar için olacak. Çünkü onlarınki ölüm değil, sonu siyah torbaların içinde biten bir can çekişme.”

Hak ettiğiniz ücreti size vermeyenlerden utanç duyuyorum. Sizin değerinizi bilmeyenlerden, sizi dinlemeyenlerden, konforlu koltuklarından sadece konuşarak sizi sorunlarınızla baş başa bırakanlardan nefret ediyorum. Bizi yönetenlerin hepsini, gözlerinizin içine bakmaktansa kafalarını çevirmekle suçluyorum. Sizi önlerine ekmek kırıntısı atıp sonra da bir tekme savrulacak güvercinler gibi görenleri suçluyorum. Bencilce ama, işini yaptığı için kızkardeşime bir şey olursa sizi asla affetmeyeceğim ve sizi başkalarının yaşamını tehlikeye atmaktan dava edeceğim, tıpkı daha önce bir vatandaşın büyükannesini kaybettikten sonra Mougin EHPAD’ı (Huzurevi) dava ettiği gibi. 20 Mart 2020 tarihinde sağlık çalışanlarının bütün çabalarına rağmen on beş yaşlı bu huzurevinde hayatını kaybetmişti.

Çünkü bu sessizlik öldürüyor. İnsanın içini öldürüyor. Çiftleri öldürüyor. Aileleri öldürüyor.

Aynı renkte bir gömleğe karşılık kendi beyaz yakalarını bırakmaya dünyadaki hiçbir gücün yetmeyeceği bu körler krallığında bu sessizlik sinsice, yıpratarak öldürmeye devam ediyor.

Cellatlara dönüşmeyin. Harekete geçin. Ellerinizde kan olduğunu görün artık. Sağlıkçılarımızın ölmesine izin vermeyin, bugün ve daima onurluca çalışmalarına olanak sağlayın.

Vaktinin geldiğini umut ediyorum, tıpkı şimdi onların bizi yaşatmak için seferber oldukları gibi biz de onlar için seferber olabiliriz. Onları bölgesel olarak destekleyeceğiz; sokakta, hastanelerin önünde, huzurevlerinin önünde, acil servislerde, bu konu hakkında konuştuklarını pek de duymadığımız sanatçılar, sporcular ve entelektüellerin sesleriyle medyada…

Sarı yeleklilerin başkaldırısından sonra sıra beyaz yeleklilerin başkaldırısında.

Bu dönemde sembolleşen liderlere ihtiyacımız var, tıpkı Daniel Balavoine, Coluche gibi ve tabii ki sağlıkçılara verdiğimiz desteği ve kararlılığımızı haykıran omuz omuza vermiş milyonlarca karıncaya.

Fakat dikkat, güzel sözlerden sonra somut eylem zamanı gelir. Çünkü rüzgar eken fırtına biçer. Kardeşim, senin ve iş arkadaşların için sonunda bir fırtınaya, tsunamiye, hortuma dönüşecek nefeslerden biri olacağım. Yaptığınız tüm fedakarlıklar için teşekkür ederim.

Kendine dikkat et. Ben sana bu mektubu yazarken, sen iki spazm arasında kanatları uç vermeye başlayan bir meleğin başucundasın.

Sadece 27 yaşında olmana rağmen özel birisin, gururlanıyorum seninle.

Seni seviyorum ve seni seven milyonlarız.

5 Nisan 2020

Pokaa