Alınteri: Biliyorsunuz son günlerde AKP’nin gündeme getirdiği yeni bir yasa tasarısı tartışılıyor: “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” tasarısı. Tasarı dernek ve vakıfların İçişleri Bakanlığı’nca denetlenmesi ve yönetimlerinin görevden alınarak kayyum atanabilmesine cevaz veriyor. AKP bu tasarıyla neyi hedefliyor?
Av. Gülizar Tuncer: Son süreçte gündeme gelen “Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine İlişkin Kanun” tasarısı, iktidar tarafından BM kararları doğrultusunda kitle imha silahlarının finansmanın önlenmesini sağlama amacıyla, Türkiye gri listeye girmesin diye Meclis’e getirilip aceleyle Adalet Komisyonu’nda kabul edilmiş olsa da gerçek amacın bu olmadığını, her zamanki gibi fırsatçılık yapıldığını biliyoruz. Zira iktidar partileri tarafından TBMM Adalet Komisyonu’ndan geçirilip yakında Genel Kurula getirilecek olan bu 43 maddelik kanun teklifinde kitle imha silahlarının finansmanının önlenmesine ilişkin somut tek bir madde yokken, TCK’dan TMK’ya, Dernekler Kanunu’ndan Avukatlık Yasası’na kadar pek çok yasada değişiklik öngörülüyor.
12 Eylül faşist cunta Anayasası’nın örgütlenme hakkına ilişkin hükümlerinin çok gerisinde düzenlemelerle, dernek, vakıf, ulusal ve uluslararası alanda faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin faaliyetleri artık “terör” yaftasıyla durdurulabilecek. Göstermelik de olsa artık herhangi bir yargı kararına ihtiyaç duyulmadan, İçişleri Bakanı’nın keyfi kararlarıyla tıpkı belediyelere olduğu gibi derneklere de kayyum atanabilecek. İçişleri Bakanı ve valiliklerin denetimiyle, sivil toplum kuruluşlarının yönetiminde bulunan ve hakkında “terör” soruşturması açılmış kişilerin görevden alınabilmesi, gerekli görülürse yönetimlerine kayyum atanabilmesi ve daha önce ceza almış olanların dernek organlarında yer alamayacak olması gibi düzenlemeler, örgütlenme özgürlüğünün kırıntılarını dahi bırakmamak amacıyladır. Bundan sonraki sürece ilişkin olarak da muhalif yapıdaki dernek, vakıf vb. kuruluşların faaliyetlerinin İçişleri Bakanı ve valiliklerin her türlü müdahale ve denetimine açık hale getirilmesi, cendereye alınacak olmaları anlamı taşımaktadır.
Aynı torba yasayla Kişisel Verilen Korunması Kanunu’nda da değişiklik yapılarak verilerin gizliliği ihlal edilebilecek, kişi ve kuruluşların mal varlıklarına el konulabilecek. İnternet yoluyla veya fiili olarak gerçekleştirilen yardım toplama faaliyetleri sona erdirilip cezai müeyyidelere tabi tutulabilecek. Böylelikle sivil toplum alanı tamamen daraltılıp toplumsal dayanışmanın dahi “suç” haline getirildiği bir süreç yaşanacak.
Siyasi iktidarın benzeri içerikteki yasalarla birlikte, bugüne kadar zaten siyasi parti ve muhalif örgütlenmelere yönelik baskı ve şiddet politikalarını artırdığını biliyoruz; ancak bu sefer yapılmak istenen artık onların yanında olmayan tüm kişi ve kuruluşları hedef alacak biçimde, herkesi “terör” tehdidiyle baskı altına alarak iktidarın denetimine girecek bir konumlanışa itmek. Devletin kontrol ve denetim mekanizmalarını iyice artırdığı, hukuksuzluğun, belirsizliğin ve keyfiliğin egemen olduğu ve her an her şeyin “suç” sayıldığı ülkemizde, artık yalnızca muhalefeti değil toplumu da nefes alamaz hale getirmek istiyor.
“Avukatlara ‘ihbar yükümlülüğü’ getiriliyor”
Alınteri: Tasarı avukatlara ilişkin de yeni düzenlemeler içeriyor. Ne tür düzenlemeler bunlar ve amaç ne?
Avukat-müvekkil ilişkisindeki “sır saklama” işlevi biliniyor. Tasarı yasallaşırsa “avukatın tanıklıktan kaçınması” kanun zoruyla ortadan kaldırılmış olacak. Avukatlara getirilmek istenen “şüpheli işlemleri bildirim” yükümlülüğünü nasıl okumak gerekir? Avukatlara dönük bu düzenleme daha önceden de gündeme getirilmişti. O zaman püskürtülen bu saldırı bu kez avukatlar arasında nasıl bir yankı yarattı?
Av. Gülizar Tuncer: Tasarı kapsamında Avukatlık Yasası’nda yapılacak değişikliklerle savunma hakkı ve bu kapsamdaki gizlilik ilkesi ihlal edilerek avukatlık mesleğinin özüne aykırı biçimde avukatlara müvekkillerini “ihbar yükümlülüğü“ getiriliyor.
Avukata mesleğini ifa ederken; izleme, tanıma, şüpheli işlem bildirimi, şüpheli para muhafazası gibi yükümlülükler yüklemek, avukatı kolluk görevlisi gibi görerek savcının emrine sokmak anlamına gelmektedir. Avukatları, yapmış oldukları işlemler hakkında bilgi ve belge verme, şüpheli işlem ibrazı, muhafaza yükümlülüğü gibi fiillerle yükümlü kılan bu düzenleme, Avukatlık Kanunu’nda düzenlenen sır saklama yükümlülüğüne aykırı olduğu gibi avukatı ihbarcı haline getirerek savunma hakkının yok edilmesi anlamına gelmektedir.
Savunma hakkı ve adil yargılanma hakkını müvekkilleri adına koruyan avukatın tam anlamıyla bağımsız olmadığı, daha da ötesi mesleğini yürütürken devlete bağımlı hale getirildiği bir ortam yaratmak istiyorlar.
Herhangi bir suç isnadı altındaki bireyin başta adil yargılanma hakkı olmak üzere temel hak ve özgürlükleri, usuli hakları, masumiyet karinesi, sessiz kalma hakkı, aleyhine olan delilleri bildirmeme hakkı gibi hakları savunma aracılığıyla korunur. Bu korumanın güçlü olması için de avukatlık mesleğinin yalnızca formel açıdan değil gerçek anlamda bağımsızlığının sağlanmış olması gerekir ki bu düzenlemeyle bırakalım bağımsızlığı ve özgürce mesleğin yürütülebilmesinin koşullarının yaratılmasını, devlete bağımlı hale getirerek avukatlık mesleğinin kamusallığını yok etmek istiyorlar.
“Barolarla ilgili düzenleme, savunmanın biat etmesini dayatmak içindir”
Avukatlık mesleğine yönelik olarak daha önceki dönemde yapılan Barolarla ilgili düzenlemelere gelince; yapılan yalnızca bir seçim sistemi değişikliğiyle sınırlı olmayıp aynı zamanda yargının üç kurucu unsurundan biri olduğu hep söylenen, ama giderek iyice yargı dışına itilen avukatların birlikteliğini bozacak biçimde yargı işleyişinde savunmanın kurumsallığını tamamen ortadan kaldırmaya yönelik değişikliklerdi. Daha da önemlisi, avukatlık mesleğinin kamusal niteliğini ortadan kaldırarak, yalnızca bir meslek odası konumunda olmayan bu demokratik yapıların siyasi iktidarın politikalarını eleştirmemesini, hatta desteklemesini ve bir devlet kuruluşu gibi hareket etmesini istiyorlar. Aksi takdirde bölüp parçalayarak, her türlü müdahaleye açık hale getirerek güçsüzleştirip etkisizleştirmeyi hedefliyorlar. Üstelik yalnızca Barolar değil, Tabip Odası, TMMOB gibi pek çok kuruluş için de benzer düzenlemeleri yapmak niyetindeler.
Hukuk, şekli olarak bile ortadan kaldırılmaya çalışılıyor
İktidar karşısında hiçbir güvenliğimizin kalmadığı, şekli anlamda bile hukukun ortadan kaldırıldığı ve daha da önemlisi, siyasi otoritenin kendisinden ne istediğini gayet iyi anlayıp emir ve talimat almadan refleksler vermeye başlayan yargının, artık bir tehdit aracı olmaktan çıkıp doğrudan kendisinin halkın güvenliğine karşı bir tehdit haline geldiği dönemden geçiyoruz. Böylesi bir dönemde halkın hak arayışının temsilcisi konumunda olan avukatların savunma işlevlerini özgürce yürüterek dokunulmazlığını koruyabilmesinin güvencesi olan baroların etkisizleştirilmesinin çok ağır sonuçları olacaktır.
Böylelikle, hukuk güvenliğini ortadan kaldırdıkları bu haksız, hukuksuz düzene karşı çıkışları tümüyle önleyebilecekleri bir ortam yaratmak, Baroların ve avukatların hak savunuculuğu konumunu yok ederek halkı savunmasız bırakmak istiyorlar. Baskı ve şiddet politikalarının daha da ağırlaşacağı önümüzdeki dönemde bu yasal düzenlemelerin uygulamadaki etkilerini daha somut biçimde göreceğiz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!