Gençlerin mücadelesini sahiplenmek boynumuzun borcudur



Onlar bizim çocuklarımız. Üniversitelerine sahip çıkmak için mücadele ediyor, ‘Üniversiteler özgür, özerk, bilim üreten yerler olması gerekir’ diye bir aydır haykırıyorlar.


Zehra Çaldağ

Onlar bizim çocuklarımız. Üniversitelerine sahip çıkmak için mücadele ediyor, ‘Üniversiteler özgür, özerk, bilim üreten yerler olmalı’ diye bir aydır haykırıyorlar.

Bu haykırışlar öyle bir mesaj veriyor ki, belki bazılarımız çocuklarımızın yüzüne nasıl bakacağını bilemiyor.

Bu haykırışların kendimizle hesaplaşmamızı da sağlaması gerekmiyor mu?

Bizler çocuklarımızın geleceği diye kendimizi sınırlandırdığımız, üzerimizdeki baskılara -belki kahrederek- boğazımız düğümlenerek sesimizi çıkarmadığımız için onlara aslında kötülük ediyoruz. Günübirlik kaygılar içinde debeleniyoruz. Çocuklarımızın ihtiyaçlarını gidermek, ekmek parası kazanmak için işyerlerinde yapılan baskılara, hak gasplarına göz yummak zorunda kalıyoruz.

Biz “Aman, etliye sütlüye karışmayalım” diye düşünürken çocuklarımızın çığlıkları dört bir yandan yükseliyor. Onlar iradelerini teslim etmemek için her türlü bedeli göze alarak “Başımızı eğmeyeceğiz, aşağıya bakmayacağız, gözünüzün içine baka baka haykırmaya devam edeceğiz ve biz kazanacağız” diyorlar. Üniversite üniversite, sokak sokak, il il her yerde haykırıyorlar.

Bizler bu haykırışları karşılıksız bırakamayız, bırakmamalıyız! Çünkü bu sadece onların mücadelesi değil hepimizin mücadelesi. 

Üniversitelere atanan kayyum rektör sadece çocuklarımızın iradesinin gaspına, sadece çocuklarımızın teslim alınmasına aracılık etsin diye oraya getirilmedi. Nasıl ki Kürt illerinde Kürt halkının iradesini yok etmek için kayyumlar atandıysa üniversitelere atanan kayyum rektör bozuntuları da tüm Türkiye halklarının, işçilerinin, emekçilerinin, kadınlarının ve çocuklarımızın geleceğini karartmak ve sömürü düzenini sürdürebilmek için tekçi, eril zihniyetin bekası içindir.

Tarlada, fabrikada, sanayide, hizmet sektöründe aklımıza gelebilecek her alanda yaşanan hak gaspları, sağlıksız ve güvencesiz çalışma koşulları, pandemiyle birlikte derinleşen ekonomik ve siyasal krizin yükünün sırtımıza yüklenmek istenmesi, pandemiyle birlikte hastalık-açlık, işsizlik-sefalet, artan zamlar-yüklenen vergiler…

Canımızdan can alan kadın katliamları ve cezasızlık..

Hepsi bize reva görülen kölelik…

Kısacası bize ‘ya öleceksin ya da kabul edeceksin’ diyorlar. 

Aslında kaybedecek bir şeyimizin kalmadığını evlatlarımız mücadeleleriyle gösteriyorlar. Onlar sadece üniversiteye atanan kayyuma karşı değil faşist diktatörlüğe karşı mücadele veriyorlar. 

Bizler canımızdan, kanımızdan, bedenimizden var ettiğimiz çocuklarımız yerlerde sürüklenerek tekmelenirken, ağzı-burnu kırılırken, gözaltına alınırken bir kez daha düşünmeliyiz. Oysa ne zorluklarla ne acılarla ne yoksunluklarla büyüttük biz onları…

Ama bu defa yıkacağız!

Biz bu korku duvarlarını bu kez yıkacağız!

Çocuklarımıza nasıl bir gelecek yaratmışız ki bugün onlara yaşatılanlara karşı ölümü bile göze alıp “baş eğmeyeceğiz, aşağıya bakmayacağız” diye isyana kalktılar. Bütün bunları sorgulayıp toplum olarak çocuklarımızın yanında, hatta onların bir adım önünde o polis barikatlarına karşı biz haykırmalıyız! 

Siz kimsiniz? Çocuklarımızı size yedirtmeyeceğiz!

Üniversiteler “devleti temsil edenim, öğrencilerle görüşmeye gitmem” diyen bir kuklanın değil bizim çocuklarımızındır!

Çocuklarımızın geleceğini faşizme teslim etmeyeceğimizi hep bir ağızdan haykırmalıyız!

Çocuklarımızla yan yana, kol kola mücadele etmek onlara borcumuzdur.