Vatan uğruna savaşın kesin sonucunu belirleyecek bir çarpışmaya katılmak ne kadar güzel, ne kadar mutluluk vericidir. Ölümün karşısına çıkmak, ondan saklanmamak, tersine ölüme koşmak ne kadar can sıkıcı, ne kadar fecidir. Gencecik ölmek ne korkunçtur! Yaşamak, hep yaşamak istenir. O kadar az yaşanmış genç bir hayatı koruma isteğinden daha güçlü bir istek yoktur dünyada. Bu istek düşüncelerde değildir, bu istek düşünceden daha güçlüdür, insanın soluğundadır, burun deliklerindedir, gözlerindedir, kaslarındadır, oksijeni açgözlülükle yakan kandaki hemoglobindedir. Hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar, ölçülemeyecek kadar büyüktür. Korkunçtur. Hücum öncesi çok korkunçtur.
Asıl felaket, Stalingrad’ın kaybedilmesi, tümenlerin kuşatılması, Stalin’in onu oyunda yenmesi değildi. O her şeyi yoluna koyardı.
Sıradan düşünceler, sevimli zayıflıklar her zaman ona özgü şeylerdi. Ama yüce ve çok güçlü biriyken bunların hepsi insanları hayran bırakıyor ve duygulandırıyordu. Almanların ulusal coşkusunu kendinde ifade ediyordu. Ancak Yeni Almanya’nın ve onun silahlı kuvvetlerinin gücü sallanmaya başlar başlamaz bilgeliği sona ermiş, dehasını yitirmişti.
Napoleon’u kıskanmıyordu. Tek başına, güçsüz ve yoksul kaldığında yüceliği küt diye yere düşmeyen, karanlık bodrumda, tavan arasında gücünü koruyan insanlara katlanamıyordu.
Durmadan kendisinden söz ediyordu, gece gündüz sadece kendi hastalığıyla ilgilenen ağır bir hasta gibiydi.
Stalingrad birkaç ay önce alışılmış yaşamına ara vermişti, kentteki okullar, fabrikaların atölyeleri, kadın elbiseleri atölyesi, amatör topluluklar, kent polisi, kreşler, sinemalar ölmüştü.
Kentin mahallelerini kaplayan ateşin içinde sokaklarının ve meydanlarının kendine özgü planıyla, kendi yeraltı mimarisiyle, kendi trafik kurallarıyla, kendi ticaret ağıyla, kendi fabrika atölyelerinin uğultusuyla, kendi zanaatçılarıyla, kendi mezarlıklarıyla, içki alemleriyle, konserleriyle yeni bir kent, Stalingrad Savaşı boy atmıştı.
Her devrin bir dünya kenti vardır, bu kent o devrin ruhudur, iradesidir.
İkinci Dünya Savaşı insanlığın bir dönemiydi ve Stalingrad bir süreliğine bu dönemin dünya kenti oldu. İnsan soyunun düşüncesi ve tutkusu oldu.
Ölü evlerin arasında ise insanlar kalabalıklar halinde dolaşıyor, kucaklaşıyor, ‘Hurra’ diye bağırıyorlardı. İnsanlar birbirlerine bakıyorlardı. ‘Çocukların hepsi ne kadar iyi, ne kadar müthiş, ne kadar basit, ne kadar yiğit insanlar, işte dolaşıyoruz da pamuklu ceketler, kulaklı şapkalar, her şeyiniz aynı bizimki gibi. Oysa düşünmesi bile korkunç bir iş yaptık. Dünyadaki en ağır yükü kaldırdık, doğruyu yalanın üstüne çıkardık, hadi git dene bakalım bu yükü kaldırmayı… Bunlar ancak masallarda olur, ama buradaki masal değildi.
[Yaşam ve Yazgı -II, Vasili Grossman]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!