Ortadoğu’da emperyalistler arası güç mücadeleleri, bölge gericilikleriyle ilişkiler ve oluşan dengeler ne zamanki yeniden belirlenmeye çalışılır o zaman Filistin bir kez daha kanar. Şimdi de aynı şey oldu. Siyonist İsrail, yapayalnız bıraktığını düşündüğü Filistinlilere yönelik olarak tam da bu zemin üzerinden dozu giderek yükselen bir gerilim siyaseti izledi. Filistin halkı bu “yalnızlığı” içinde işgal altındaki Doğu Kudüs’ün Filistinlilerden tamamen arınması, Filistin varlığının ortadan kaldırılması için tırmandırılan saldırılara karşı kendi özgücünü seferber etti. Kutsal olarak gördüğü mekanlarda günlerce nöbet tuttu, oralar işgal edilecek diye barikatlar kurdu. İsrail polisi silahsız-savunmasız Filistin halkına gaz bombaları, göz yaşartıcı bombalar ve plastik mermilerle saldırdı. Birkaç gün içinde yüzlerce Filistinli yaralandı.
İsrail’in Şeyh Cerrah ve Mescid-i Aksa’da Filistinlilere yönelik saldırılarının ardından Hamas dün itibariyle Batı Kudüs ve İsrail’in güneyine 6 roket atıldığını duyurdu. Gazze Şeridi’nden Batı Kudüs ve İsrail’in güneyine atılan bu roketlerin ardından İsrail tam bir savaş düzenine geçti.
İsrail uçakları da Gazze Şeridi’nin güneyindeki bölgelere hava saldırısı düzenledi. Faşist Netanyahu yaptığı açıklamada roket saldırılarına çok güçlü karşılık vereceklerini söyledi. Bu saldırılarda şimdiye kadar dokuzu çocuk, yirmi dört Filistinli katledildi. İsrail Ordusu Gazze sınırına askeri yığınağa devam ediyor.
Bu arada Siyonist İsrail’in saldırgan tutumu ABD ve AB tarafından hızla sahiplenildi. Arap Birliği denilen kokuşmuş gerici odaksa İsrail’i sadece hedef gözetmeden saldırdığı için kınadı. İsrail’le birlikte ABD’nin bölgedeki en sadık gücü olan, İsrail’e çemkirse de ilişkilerini hiç kesmeyen Türkiye de “şiddetle kınadı”!
İsrail Ortadoğu’da her an değişecek yeni dengelere göre pozisyon aldı!
İsrail’in özellikle son haftalarda tırmandırdığı gerilimin amaçları da nedenleri de ortadadır aslında. ABD’de seçimler oldu, önceki başkan Trump döneminde sürdürülen bölge siyaseti özünde değiştirilmese de belirli törpülemeler için masaya yatırıldı. İran’la nükleer anlaşma yeniden gündemleştirildi. Ezeli düşmanı Suudi Arabistan bile bu konjonktürde İran’la görüşür oldu.
Suriye, Irak, Lübnan derken tüm Ortadoğu’yu belirleyecek bu siyasi yönelim, Siyonist İsrail’i de harekete geçirdi. ABD’nin bir önceki başkanı Trump’ın 6 Aralık 2017’de Kudüs’ün İsrail’in başkenti olduğunu resmen tanıyarak, 14 Mayıs 2018’de, İsrail’in kuruluş gününde ABD elçiliğini Kudüs’e taşıması ve onu diğer bölge gericilikleri ve ülkelerin takip etmesi kendisi açısından tarihsel bir kazanımdı. Bu kazanıma Mısır ve Ürdün’den sonra Birleşik Arap Emirlikleri ve diğer Arap ülkeleriyle yapılan anlaşmalar eklendi. İsrail’in bu ülkelerle ilişkileri elbette daha önce de vardı. Fakat Arap halkının tepkisini çekmemek için resmi bir nitelik kazanmıyordu. Önceki yıldan başlayarak bu korku duvarı da yıkıldı ve herbiri İsrail’le Doğu Akdeniz’deki petrol ve doğalgazın AB’ye ortak taşınması da dahil stratejik önemde ekonomik, dolayısıyla siyasi anlaşmalar yaptı.
Kısacası onca ihanete, yalnızlaştırılmaya direnerek varlığını sürdüren Filistin halkı bu iklimde yapayalnız bırakılmış oldu.
Kendi içinde ciddi siyasi krizler yaşayan -o kadar ki 2 yılda 4 seçim yapmak zorunda kalan-, yine de bir hükümet kuramayan Siyonist İsrail hem iç gerilimlerini ötelemek hem de Trump döneminde elde ettiği devasa kazanımları korumak ve nihayete ulaştırmak Bidenli ABD’ye de bu noktada “ayar” vermek için haftalardır kontrollü bir gerilim siyaseti izlemeye başladı.
Filistin “yalnızlaştırılmışken” Doğu Kudüs Filistinlilerden “temizlenmeliydi”!
Bölge gericiliklerinin İsrail’le ilişkilerini resmi olarak “normalleştirdikleri”, bu siyasi tutumu çeşitli ekonomik anlaşmalarla pekiştirdikleri, ABD-AB’li emperyalistlerin İsrail’in işgalci politikalarına açıktan ya da dolaylı olarak olur verdiği bu zeminde işgal ettiği alanları genişletme, Filistin varlığını yok etme siyasetini son noktaya vardırmak istedi.
Bu yaklaşımla öncesi bir yana özellikle Ramazan ayının başından beri Filistin halkına yönelik saldırganlığını bilinçli kışkırtmalarla iç içe geçirerek kontrollü bir şekilde tırmandırdı. Amacının işgal altındaki Doğu Kudüs’te varolan tüm Filistinli yerleşim alanlarını yok etmek ve Kudüs’teki Filistinli varlığına son vermek olduğu açıktı.
İlk önce işgal altındaki Doğu Kudüs’te bulunan El Cerrah Mahallesi’ni tahliye etme sürecini hızlandırmaya çalıştı. O kadar ki, “Kudüs Günü” olarak kutladığı Doğu Kudüs’ün 1967’deki işgal tarihiyle (Altı Gün Savaşları diye tanımlıyor o işgali) El Cerrah Mahallesi’nin Filistinlilerden “temizlenmesi” için görülecek mahkemenin tarihi bile çakışıyordu. Daha doğrusu bu yürüyüşle El Cerrah Mahallesi’nin tahliyesi için görülecek duruşmanın gününün çakışmasının bile nasıl bir sembolik anlam taşıdığı açık.
Filistin halkı bu siyasete özgücüyle karşılık verdi
Fanatik Yahudilerin her Kudüs Günü’nde Mescid-i Aksa’ya doğru yaptığı gerici-saldırgan yürüyüşler bu yıl aynı zamanda Ramazan ayının son günleriyle çakışıyordu. Ve İsrail devletinin Doğu Kudüs’ü Filistinlilerden “arındırma” ve aparheid siyaseti gereği bu mekanların fanatik Yahudiler tarafından işgal edileceği düşünülerek Müslüman Filistinliler günlerdir Mescid-i Aksa ve çevresinde nöbet tutuyorlardı.
İsrail’in Filistinlileri böyle bir karar almaya zorlayan saldırgan tutumları sadece Kudüs Günü yürüyüşü ve Mescid-i Aksa’nın işgal edileceği ya da El Cerrah Mahallesi’nin boşaltılacağı gibi gündemler değil, aynı zamanda İsrail’in saldırganlığının altını çizen diğer pratikleriyle de doğrudan ilişkiliydi. O pratiklerden biri de her Ramazan ayında oruçlarını geleneksel olarak eski kentin Şam Kapısı’nın merdivenlerinde açan Filistinliler’in bunu yapmasını engellemek amacıyla o merdivenlere bariyer kurmasıydı.
Sonuç olarak İsrail her açıdan düşünülmüş bir gerilim siyasetini tırmandırdıkça, kendi güçlerinden başka güvenecekleri bir şeyin olmadığının farkında olan Filistin halkı da bu politikaya ve saldırganlığa karşı adeta bedenini barikat etti.
Filistin halkının direnişi sahiplenmeyi bekliyor
Büyük bedellerle elde ettiği kazanımlarını mücadeleye önderlik eden güçlerin teslimiyetçi-uzlaşmacı tutumlarıyla kaybeden, giderek kendi topraklarında mülteci gibi yaşamasına bile tahammül gösterilmeyerek kuşatılmış bir adada, perişanlık içinde ve her şeyden önce de iradesizleşerek yaşaması dayatılan Filistin halkı bu onursuzluğu kabul etmiyor. Savaşlar içinde doğup büyüyen son kuşak Filistinliler ve uzun yılların mücadele birikimini taşıyan kuşaklar, Filistin için son kavgalarını vermek üzere direniş pozisyonuna geçmiş durumda. Bölge gericiliklerinden de emperyalist haydutlardan da medet beklemeksizin…
Filistin halkının bu onur mücadelesi ancak ve ancak dünya halklarının sokaklardan yükselecek öfkesiyle hakkettiği başarıya ulaşır! Siyonistlerin, emperyalist haydutların, bölge gericiliklerinin kuşatması altında yaşam mücadelesi veren Filistin halkı dünya halklarının kendisine uzanacak elini bekliyor. O el uzatılmaz, Filistin halkına yaşatılacak kıyım ve yıkıma tutum alınmazsa bu saldırıların vites büyütmesi olarak dünya halklarına dönecektir.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!