19 Aralık: Yaşamı hücreleştirmenin düğmesine basıldı



19 Aralık 2000’de devletin 20 cezaevine eş zamanlı saldırısı sırasında Uşak Cezaevinde tutsak olan Mürüvet Küçük 19 Aralık ve öncesini değerlendirdi. Yirmi bir yıl sonra bugün hangi sonuçları çıkarmamız gerektiğinin altını çizdi.


19 Aralık’a gelmeden önceki sürecin siyasi portresi şöyleydi: O dönemki rejim kapitalist ekonomiyi neoliberal birikim modeline uygun sayısız acı reçeteyi uygulayarak, daha doğru ifadeyle işçi ve emekçilerin canına okuyarak ayakta tutmaya çalışıyordu. Ardı ardına yaşanan her kriz ‘90’ların ortalarından başlayarak acı reçete denilen bu politikalarla, IMF direktifleriyle yönetilmeye çalışılıyordu. Burjuva devlet, başında ordunun olduğu MGK denetimindeki faşist rejim biçimiyle yönetiliyordu. Görüntüde ise temeldeki krizlerle sürekli değişen koalisyon hükümetleri vardı.

Burjuvazi ve devleti, gerek Kürt özgürlük hareketinin kazandığı toplumsal karakter gerekse devrimci hareketin 12 Eylül’den sonra varlık yokluk sorununu çözerek “Batı”da kazandığı güç ve moral etkinin birleştiği yerde ciddi bir sancı ve korku yaşıyordu. İşçi sınıfı cephesinde, emekçi memur hareketinde, gençlik hareketinde dönem dönem kitleselleşip, dalgalar haline dönüşen bir canlılık söz konusuydu ve devrimci hareketin bu tabloda önemli payı olduğu kadar ondan da besleniyordu.

IMF programları ve cezaevi saldırısı

Faşist saldırganlığın atbaşı gittiği bir dönem bu. Yükselen toplumsal harekete, bu hareket içinde güç büyüten TDH’ya dönük azgınca saldırılar söz konusuydu. İşkence, gözaltında kaybetmeler, yerinde infazlar, sokakları kontrol altına almaya çalışan polis baskısı ve şiddet, uzun mahpusluklar… Özellikle antifaşist mücadele dinamiğinin güçlü olduğu emekçi mahallelerine dönük azgınca saldırılar…

Burjuvazinin debelenip durduğu krizleri her defasında daha da ağırlaştıran bu olguların nirengi noktasını yaygın tutuklamalarla tıklım tıklım doldurulan ve devrimci hareketin gücünü de simgeleyen cezaevleri oluşturuyordu. Oralar emekçiler nazarında sosyalist dünya görüşünün vücut bulmuş sembolleriydi. Büyük bedeller ödenerek kazanılan haklarla cezaevleri komün yaşamının, birlikte üretimin merkezi haline gelmişti. Sistemin ardı ardına yaşadığı krizlerin hemen her döneminde bir şekilde gündeme getirilmişler, katliam, saldırı, ajanlaştırma politikasının hedefi olmuşlardı. Her saldırı bir şekilde püskürtülmüştü. Fakat 2000’lere geldiğinde buna daha kapsamlı planların hayata geçirilmesi onlar cephesinden artık zorunluluk olmuştu.

F Tip’lerine geçiş siyaseti cezaevlerinin kazandığı bu niteliklerle doğrudan ilişkiliydi. ‘90’lardan başlayan bu saldırganlık 2000’de sistemin yaşadığı ciddi ekonomik-siyasi krizle çakıştı. O krizin devasa ölçekte toplumsal yıkım yaratacağı, uygulanacak “acı reçeteyle” bu yıkımın katlanacağı burjuvazi ve devleti nezdinde açıktı. Nitekim sonrası da öyle geldi. Binlerce iflas, işçi ve emekçilerin gelirlerinde yarı yarıya düşüş, yaygın özelleştirme ve taşeronlaştırma saldırısı… Hükümette DSP-MHP-ANAP koalisyonu vardı. 19 Aralık operasyonunun sistem için neden gerekli olduğunu dönemin Başbakanı Ecevit özlü bir sözle tarihe kaydetmişti: “Cezaevlerini kontrol altına alamazsak IMF programlarını uygulayamayız”.

Gerçekten de meselenin özünde yatan buydu. IMF programını cezaevlerindeki insanlara uygulayacak değillerdi tabii ki; bu dışarıyı ilgilendiren bir meseleydi. ‘Toplumu öyle bir baskı altına alıp sindirmeliyiz ki biz bu programı uygulayalım’ diye düşündüler. Cezaevlerindeki devrimciler bu toplumun en aydınlık, en adanmış güçleriydi. Topluma bu mesajı ancak bu öncüleri ezme harekâtıyla verebilirlerdi, onu yaptılar.

O dönem aynı zamanda devrimci hareket ve yükselen toplumsal dalganın da ‘90’ların sonunda doruğunda görünürken aslında inişe geçtiği, kendisini yeni biçim ve araçlarla geliştirmekte zorlandığı, yaşanan toplumsal dönüşüme ayak uydurmakta sıkıntı çektiği bir dönemdi. 19 Aralık aynı zamanda bu gerçeğin de görülmesi üzerinden devrimci hareketin ciddi kayıplarla da birleşik olarak tasfiye edilmesi operasyonuydu.

Devletin saldırıları ve ölüm orucu süreci

O dönem devrimci güçler arasında da ciddi tartışmalar yaşandı. 3 siyasi güç 19 Aralık’tan önce ölüm orucu sürecini başlattı. Biz bu politikayı doğru bulmadık, fakat er ya da geç F tiplerine geçileceğini, bunun burjuvazi ve siyasi temsilcileri açısından stratejik önemde bir saldırı olduğunu biliyorduk. O açıdan da ölüm orucunu o cezaevlerine geçişle birlikte kullanacağımız bir eylem biçimi olarak görüyorduk. Nitekim bu konuda gönüllü arkadaşlarımızdan oluşan ekiplerimiz de hazırdı. Fakat operasyondan önce başlamamıştık ÖO direnişine. O kesitte asıl olarak dışarda etkisini giderek büyüten, aile örgütlenmelerini aşarak çapını genişleten bir tepkinin örgütlenmesini, dışardan yükselecek bu baskıyla F Tipleri sürecine geçişi geciktirmeyi ve o süreci daha sağlam bir hazırlık için zaman kazanmak açısından değerlendirmeyi doğru görüyorduk.

Dışarda ailelerimiz ve TDH’nın güçleriyle başlayan eylemler süreci giderek çapı büyüyen bir tepki düzeyine çıktı. Binlerce insanın katıldığı eylemlerle F Tiplerinin içerde de dışarıda da hayatı hücreleştirmek için tasarlandığı haykırıldı.

Bu hareket devleti zorlarken o da manevra yapmakta gecikmedi. Aydın ve sanatçıların dahil olduğu görüşmeler sürecini başlattı, ama o süreci “bakın biz adım atıyoruz ama teröristlerin derdi başka” propagandasıyla iç içe yürüttü. Sonuçta operasyonun yakın zamanda yapılacağı her açıdan anlaşılıyordu.

O dönem içerde de buna uygun hazırlıklar hızlandırıldı. Bir taraftan operasyonun stratejik anlamının kavranması ve ağır faşist saldırılar altında yaşanmış direniş örnekleriyle sürece bilinç olarak hazırlanma çalışmaları yapılıyordu. Dünya devrim tarihindeki cezaevi direnişlerini anlatan Türkçe’ye çevrilmiş ne kadar roman varsa okuduğumuzu tartıştığımızı hatırlıyorum. Diğer taraftan operasyon anında kullanılacak gaz bombalarına karşı (Burdur, Ulucanlar, Buca, Ümraniye katliamları deneyimleri de incelenerek) kendi olanaklarımızla “gaz maskeleri” hazırlanıyor, bombaların etkisizleştirilmesi yöntemleri konusunda bilgiler toplanıyor, barikat deneyimleri yeniden ele alınıyordu. Nöbet sistemi sıkılaştırılmıştı… vs.

Ailelerimizin daha ağır süreçlere hazırlanmasıyla bunlar iç içe geçiyordu. Cezaevinden cezaevine göre değişen belli farklılıklar olsa da süreç üç aşağı beş yukarı her yerde böyle bir hazırlık biçiminde yaşanıyordu.

Gelelim bugüne…

Bu süreçleri asıl olarak dışarda örülecek ve giderek kitleselleşen bir eylem hattıyla karşılamak gerektiğine inanıyorum.

Dışarda güçlü bir muhalefet olmadığı sürece -içerdeki direnişler kendi başlarına elbette önemli ve kimi zaman giderek belli bir toplumsal karşılık da yaratıyor- içerde örülen direniş hattı bir süre sonra yaptırım gücü de kaybolan bir nitelik kazanıyor. Keza devlet ÖO’lar konusunda hayli deneyimli. O da esas olarak dışardaki tepkilerin niteliğine göre tutum belirliyor. İçinde bulunduğumuz faşist saldırganlık koşullarında içerdeki ÖO direnişçisinin ölüp ölmemesi, direnişin sürüp sürmemesi -dışarda bir karşılığı olmuyorsa- hiç önemsenmiyor.

İçerdekine işkence yaparak müdahale etmeyi artık sıradanlaştırdı mesela. Kısacası dışarısı ne kadar zayıfsa içerdeki pervasızlık o ölçüde dizginsiz oluyor kısacası.

O açıdan da içerdeki devrimcilerin bedenlerini ortaya koyarak sürdürdükleri bu direnişlerde ödenen bedellerin taleplerle dile gelen karşılığını ancak dışarıda yükselen seslerle alabilir diyorum.