Sarımsak Turşusu



“Benim için romantizmi Beethoven temsil eder. Bu adam, hangi türde beste yaparsa yapsın -senfoniler, piyano eserleri, yaylılar için müzik- tam bir deha örneği gösterdi. Herkes benimle aynı fikirde olmayabilir, ama Romantik müziğin, onun ikinci ve üçüncü senfonileri arasında bir zamanda doğduğumu düşünüyorum.” Hayatlarında hiç klasik müzik dinlememiş ekoller arasındaki farktan bihaber, ama azim dolu beş …


“Benim için romantizmi Beethoven temsil eder. Bu adam, hangi türde beste yaparsa yapsın -senfoniler, piyano eserleri, yaylılar için müzik- tam bir deha örneği gösterdi. Herkes benimle aynı fikirde olmayabilir, ama Romantik müziğin, onun ikinci ve üçüncü senfonileri arasında bir zamanda doğduğumu düşünüyorum.”

Hayatlarında hiç klasik müzik dinlememiş ekoller arasındaki farktan bihaber, ama azim dolu beş öğrencim yüzüme boş boş bakıyordu.

“Tutulduğum şu kızı etkilemek için debelendiğim zamanlar keşke az buçuk Romantik müzik bilseydim” diye iç geçirdi Farid. “Romantik bir ruhum olmadığını söylerdi hep. Doğru, şiirle daha çok ilgileniyordu, şöyle karışık bir romantik müzik kaseti yapmak işe yarayabilirdi.”

“İyi de şu çirkin yüzünü ne yapacaktın?” dedi Javid ve kahkahalara boğuldu, diğerleri onun peşinde. “Güzel bir romantik resmi alıp yüzüne kapatacaktın ki zavallı kız neyle muhatap olduğunu görmesin.”

“Korkarım müzikte Romantizm hakkında söylediklerimle romansı birbirine karıştırıyorsunuz…” diye lafa başladım ama kadim romans sanatında içlerinden hangisinin daha iyi olduğunu ispatlamak için giriştikleri magandaca oyun içinde sözlerim kaybolup gitti. “Şöyle bir şiire hangi kadın dayanabilir ki?” dedi Keivan ve modern şiir konusunda sahip olduğu ansiklopedik bilgiyle hava atmak için devam etti:

Ah melek,

Etten bir bedene dönüşen,

Ateş yakmayacak vücudunu,

Yalanın alevleri dışında.

Senin varlığın bir cennet,

Cehennemden kaçmayı haklı kılan,

Bütün yalanlardan ve günahlardan

Beni arındıran

Bir okyanus, beni içine çeken.

Ve şafağı uyandırır ellerin!

“Biliyorsunuz Shamlou bu ölümsüz dizeleri Aida’ya olan hayranlığının bir ifadesi olarak yazmıştı. Bunun gibi bir şiir, arzunun alevleri ile bu dünya üzerindeki her kadını yakar. Bir kadının kalbini kazanmak istiyorsan ellerinin şafağı uyandırdığını söyle ona.”

“Lütfen yorumlarınızı şiir dersine saklayın” dedim, ama kaybetmeye mahkum olduğum bir savaş verdiğimi biliyordum. “Şimdi Beethoven’a ve içinde “Ode to Joy” bölümünün olduğu Dokuzuncu Senfonisi’ne geri dönelim.”

Tam “Ode to Joy” demiştim ki Asgar’ın ciğerlerini patlatırcasına, öğle namazı için Allahu ekber diye ezana başladığını duyduk. Haftalık Batı Müziği Tarihi dersimiz de böylece sona ermiş oldu.

Son üç aydır Asgar, herkesi namaz için bir araya toplayan ezan okuma işini üzerine almıştı. İlki şafak sökmeden önce, ikincisi öğlen ve üçüncüsü gün batımında olmak üzere, koğuşumuzun kendinden menkul müezzini günde üç kez kapının yanında durup, ufak tefek bedeninden çıkan o cırtlak sesin bütün gücü ile insanları namaza davet ediyordu. Kapının yanında durup bağırıyordu ki hapishane müdürü ve gardiyanlar attığı bu kutsal çığlığı duysun. Onların Asgar’ın yeniden hidayete ermiş olduğunu fark etmeleri, Asgar için Tanrı’nın kalbinin atışlarını duyması ve idam koğuşunda infaz edilmeyi beklerken yaşadığı arınmayı fark etmesi kadar önemliydi. Hiçbirimizin aklından, ona doğru makamdan ya da daha alçak sesle ezanı okumasını söylemek geçmiyordu. Zira bu, kulaklarımızı müezzinin sesinden korumaya yönelik çaresizce bir çaba değil, ama ezana hakaret olarak anlaşılabilirdi.

Asgar kısa ve çelimsiz biriydi, haset dolu yüzü orantısız biçimde büyük, tüpe benzeyen kafasının içine gömülü gibi duruyordu. Çok ender gülerdi. O zamanlarda bile gülümsemesi, hüzünlü siyah gözlerinde hep var olan o endişeyi gizleyemezdi. Sarsak sarsak yürüyüşü, ciddiye alınmak için gösterdiği bütün çabalara gölge düşürüyordu. Ama bize asıl dert olan şey bunlar değil de, sinir bozucu sesi ve ilahi ezana zerre kadar benzemeyen garip sesler çıkartacak kadar yeteneksiz olmasıydı. Ama sanırım bütün bunlara rağmen, dinin müziğini yaptığını sanıyordu; yolunu kaybetmiş eski bir komünistten, yeniden aydınlığa ermiş bir mümine dönüşmesinin ne kadar gerçek ve samimi olduğunun bir işareti.

Müezzinlik Asgar’ın normal görevlerinin dışında üstlendiği bir sorumluluktu. Asıl işi muhbirlikti; yaptıklarına tövbe etmeyen seksen beş kişilik idam koğuşundaki beş muhbirden biriydi. Asgar için kolay bir iş değildi bu. Diğer dört muhbirin omuzlarında, geçmişte komünist olmak gibi ağır yük yoktu. Hayat yolunda böyle nahoş bir yola sapmış olduğu için, Asgar’ın fazladan dindarlık gösterilerinde bulunması gerekiyordu. Aslına bakılırsa Asgar ve dört arkadaşı tam anlamıyla muhbir sayılmazdı, zira başkalarının “uygunsuz hareketlerini” polise ihbar edeceklerini bizden hiç saklamamışlardı. Söz konusu bu uygunsuz hareketler, yabancı dil, kaligrafi ya da sanat tarihi gibi herhangi bir konuda ders vermek ya da derse katılmaktan, diğer koğuşlardaki mahkumlarla irtibata geçmeye kadar hemen her şey olabilirdi. Muhbirler birbirlerinin davranışlarını da gözetliyordu. Koğuştaki antenlerden birini gammazlamak suretiyle hapishane müdürünün sarsılmaz güvenini elde edebilir belki de en büyük ödüle hak kazanabilirlerdi: Ceza indirimi.

Birkaç dakika süren ibadet sayesinde, hem namaz kılanlar hem de kılmayanlar biraz durup, inzivaya çekilme fırsatı buluyordu. Bu, insanların korkularıyla yüzleştiği, pişmanlıkları üzerine kafa yorduğu ve başkalarının ne düşündüğünü umursamadan, kaybettiklerinin ardından yaslarını tuttukları bir andı.

Beethoven dersi verdiğim günün öğleden sonrası, kalabalık koğuşun bir ucundan ötekine volta atarken, Asgar pek de alışık olmadın bir şey yapıp yanıma geldi.

“Affedersin” dedi, inandıklarına ihanet etmiş gibi bir ses tonuyla. “Sana bir şey sorabilir miyim?”

Soramazsın der gibi bir bakış attım.

“Hayır ciddiyim” dedi peşimden gelerek. “Verdiğin derslerde Marx’tan bahsediyor musun?”

Bir sorun olduğunu sezmiştim.

“Marx bestekar olsaydı ederdim, ama bestekar mı?” diye sordum.

İdam mahkumlarına müzikten nasıl keyif alınacağını öğrettiğimi ve bu konunun da Marx’la hiçbir alakası olmadığını çok iyi biliyordu.

“Marksizm ile ilgili ders verecek misin?”

“Siktir git şuradan, aklını mı kaçırdın? Zaten yeterince derdimiz yok mu?”

“Hayır, gerçekten, bilmek istiyorum. Eğer Marksizm dersi vereceksen katılmak isterim. Marksizmi daha iyi anlamak istiyorum.”

Dosyamla ilgili bir şeyler mi biliyor acaba, diye düşündüm. Koğuşta en az yirmi Marksist daha vardı. Niye gelip de bana sormuştu? Ders veren başkaları da vardı. Gholam İtalyanca ve Rıza Almanca öğretmişti. Aslında, Asgar’ın yürüttüğü bu tahkikata en uygun kişi, Marx’ı orijinalinden, yani Marx’ın tam olarak anlaşılabileceği tek dil olan Almancadan, okuduğunu iddia eden Rıza’ydı. Asgar, Rıza’nın uydurduğunu ve iddia ettiğinin aksine Marksizm hakkında derin bir bilgiye sahip olmadığını nereden biliyordu?

“Dinle bak, eğer bir şeyler uydurup hapishane müdürüne yetiştirmek istiyorsan, buyur devam et. Onlara ne diyeceğin umurumda değil. İspiyonlayacağın hiçbir şey benim hayatımı değiştirmez. Koğuşta Marksizm öğrettiğimi mi anlatacaksın? Siktir git söyle.”

“Yemin ederim bunun seninle bir alakası yok. İmanımı güçlendirmek için Marksizmi daha iyi öğrenmem gerekiyor.”

“İmanın güçlü mü zayıf mı umurumda değil, beni rahat bırak.”

“Ama bak…”

“Hayır, bakamam.”

Bırak da lafımı bitireyim. Yemin ederim seni bir daha rahatsız etmeyeceğim.”

“Senin varlığın beni rahatsız ediyor zaten. Arkadaşlarına seni başka bir koğuşa almalarını söyler misin? Sorunu sorduktan sonra da yok olabilir misin?”

“Marx’ın değer teorisini öğrenmem lazım. Marx’a göre kârın kaynağı nedir?”

“Niye kendi peygamberlerinle uğraşıp Marx’ı rahat bırakmıyorsun? Marx’ın değer teorisi mi? Git de bir doktora görün, kafana bir baksınlar. Bunu yapabilirsin değil mi? Biz revire çıkmak için iki ay bekliyoruz, ama senin için kolaydır herhalde. Arkadaşlarına söyle de sana bir doktor ayarlasınlar.  Beyninde giderek büyüyen bir tümör olabilir ve bu yüzden eski ve yeni dünyanı birbirine karıştırıyor olabilirsin.”

Onunla sıkı fıkıymış gibi görünmek istemiyordum. Koğuşta insanların birbirleriyle kurdukları güvenin sınırları çok inceydi zaten. Bu sınır bir kere aşıldı mı, tekrar güvenli bölgeye geçmek aylar alabiliyordu.

Asgar’ı başımdan savmak zordu.

“Geçmişimi meşrulaştırmaya çalışmıyorum, sorun şu ki komünist olduğumda Marksizmin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. Şimdi imanım yeterince güçlü olduğu için, Marksizm ürerine çalışıp onu bilinçli bir şekilde toptan reddebileceğimi düşünüyorum. Başıma aynı şeyin tekrar gelmesini istemiyorum. Yani hiçbir şeyi körü körüne kabul etmek istemiyorum, komünist olduğum zaman yaptığım gibi…”

“Endişelenme, idam korkusu imanını taze tutacak ve güçlendirecektir. Eminim ki tüm günahlarından sıyrılmışsındır ve sarsılmaz imanına da sıkı sıkıya bağlısındır. O yüzden müsterih ol, Marx’ın değer teorisini bilsen de bilmesen de senin durumun sağlam.”

“Korktuğum için mi İslam’a döndüğümü düşünüyorsun, ama…”

“Dinle bak, oturup da senin halini falan düşünmüyorum, umurumda değilsin, senin hakkında hiçbir şey bilmek istemiyorum, niye imana geldiğin de umurumda değil, seni tanımıyorum, senin hakkındaki fikrimi de değiştirmek istemiyorum. Beni rahat bırak lütfen.”

Ondan uzaklaşmaya çalıştım. Birkaç adım atıp yönümü değiştiriyordum. Önce hızlı sonra yavaş yürüdüm. Hiçbir şey işe yaramadı. Kene gibi olduğunu söylemişlerdi; insana bir yapıştı mı bir daha rahat bırakmaz.

“Söz veriyorum, bana sadece bir şeyi anlatırsan seni bir daha rahatsız etmeyeceğim. Bir kitap okuyorum, kitapta Marx’ın değer teorisini eleştiren bir bölüm var. Doğru mu anlamışım, yazar doğru şeyler mi söylüyor, bunu öğrenmek istiyorum. Söz veriyorum sadece birkaç dakikanı alır.”

Bir muhbirin verdiği sözün değeri var mıdır?

“Tamam, o zaman sana okuduklarımı anlatayım, sen de bana doğru anlamış mıyım onu söyle. Böylece senin de bir şeyden kormana gerek kalmaz, çünkü sadece ben konuşacağım, sen dinleyeceksin.”

“Senden korktuğumu mu düşünüyorsun, pis solucan seni? Siktir git.”

“HAYIR, HAYIR! Özür dilerim, onu kastetmedim. Demek istediğim, eğer şey diye düşünüyorsan, yani önce seni öyle bir duruma düşüreceğim ki sonra da gidip söylediklerini gammazlayacağım… Neydi o lâf? Ha, evet, tuzağa düşürmek. Hayır, böyle bir şey yapmaya çalışmıyorum. Ne demek istediğimi anlıyor musun?”

Soracağı soruyu dinlemenin onu kendimden uzaklaştırmaya çalışmaktan daha kolay olduğuna karar verdim.

“Tamam, söyle bakalım derdin nedir?”

“Peki. Ama önce teşekkür etmeme izin ver, çünkü bu benim için çok önemli…”

“Sikeceğim ama, yeter uzatma artık, ne istiyorsun onu söyle.”

“Tamam. Kitabın o bölümünde diyor ki, Marx’a göre her metanın -meta ile Marx’ın neyi kastettiğini biliyorsun değil mi?- iki değeri varmış, bir kullanım değeri bir de değişim değeri. Doğru mu?

“Devam et, her cümleden sonra doğru mu yanlış mı diye sorup durma. En sonunda konuşacağım ben.”

“Buna göre, kullanım değeri ihtiyaçlarla falan ilgili. Nasıl söylesem, gezmek için bisiklet lazım gibi.”

“Nesnelerin sağladığı fayda…”

“Evet, evet. Gördün mü bak, işe bu yüzden okuduklarımın üzerinden seninle geçmem gerekiyordu; nesnelerin sağladığı fayda. Bir ihtiyacı karşılamaları gerekir yoksa bir işe yaramazlar? Sanırım bu noktada Marx’la hemfikirim. Ama çok bariz bir durum bu. Öteki neydi?”

“…değişim değeri!” dedim, bu tuzağa düşmüş olduğum için çoktan pişmandım.

“Teşekkür ederim. Değişim değeri mevzu oldukça çetrefilli. Marx, değişim değerinin kullanım değeri ile hiçbir alakası olmadığını söylüyor, değil mi? Tamam, biliyorum, soru sormayacağım. Ama değişim değeri, bir şeyi üretmek için kullanılan emek miktarı ile alakalı bir şey. Bir şeyi üretmek için belirli miktarda emek harcarsan, değeri harcadığın emek miktarına eşittir. Farkındayım, çok anlamlı şeyler söylemiyorum. Bu yüzden dediklerim doğru değil mi, senin söylemen gerekiyor.”

Bu konu için harcadığı çaba beni etkilemişti. Belki gerçekten de bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Yok, eğer numara yapıyorsa da bunu çok iyi beceriyordu. Hata yapmamak için gösterdiği çaba sebebiyle yüzünde oluşan tedirginlik ifadesi o kadar gerçekti ki bir an için onunla konuşmanın insanlığımı öldürmeyeceğini düşündüm.

“Gayet iyi gidiyorsun. Ne demeye çalıştığını anlıyorum.”

“Tamam. Metanın değerini belirledik, yani metanın üretilmesi için kullanılan emek miktarına bağlı olan metanın değişim değerini.”

“Peki, sen bütün bunları hangi kitaptan okuyorsun?”

“Oh, bunların hepsi, Ayetullah Mutahhari’nin Materyalist Düşüncenin Yayılmasının Tarihsel Sebepleri isimli kitabında var. Eğer okumak istersen bizim koğuşta var.

“Peki, Max’ın değer teorisi ile ilgili eleştirisi nedir?”

“Ayetullah Mutahhari diyor ki, eğer metaların değişim değerini onların üretilmesi için gerekli emek miktarını belirlediği doğru ise, o zaman Marx sarımsak turşusunun değişim değerini nasıl açıklayacak?”

“Ne, sarımsak turşusu mu?”

“Evet, sarımsak turşusu. Görüyorsun ya… eğer Marx haklıysa, yedi yıl sirke içinde bekletilen sarımsak turşusunun, o akıllara ziyan değerini nasıl belirleyeceğiz? Biliyorsun, yedi yıl bekletilmiş sarımsak turşusu altın kadar pahalı, sarımsak seven insanlar bu enfes yiyecek için ne istersen verirler. Ama işte sorun da burada. Sarımsağın turşusunu yapmak için zaman, emek ve biraz hammadde harcıyorsun. Turşuyu yapar yapmaz satarsan çok fazla kar etmiyorsun. Ama sarımsağı, hiçbir fazladan emek harcamadan yedi yıl bekletirsen, fiyatı on katına çıkıyor! Bunu nasıl açıklıyoruz? Bir kavanoz sarımsak turşusu bodrumda tozlanırken bir yandan da değişim değeri yaratıyor. Çok şaşırtıcı değil mi? Bu Marx’ın teorisini çürütmüyor mu?”

Marksizm karşısında kazandığı zaferin parıltısını gözlerinde görebiliyordum. İşte en sonunda, sarımsak turşusu kavanozunun kapağı kadar sağlam ve karmaşık bir teori, Marx’ın değer teorisini kati olarak çürütüyordu. Yüzümdeki şaşkınlıktan aldığı hazzı belli etmemek için uğraşıyordu. Bir kez daha, kendini ve belki de beni korku, işkence ya da başka türlü zorlamalar nedeniyle Marksizmden vazgeçmediğine ikna etmiş gibi bir hali vardı. Marksizme sırt çevirmişti, çünkü Marksist teorinin bilimsel temellerindeki hataları görmüştü. Marx’n teorisini çürüten reddedilemez ampirik verilerin -mesela yedi yıl bekletilmiş sarımsak turşusu kavanozu gibi alelade bir şey- var olduğunu bilmek Asgar’ın onurunu kurtarmıştı. İnsanların, kendi dönekliğinin arkasında ahlaksızca bir sebep olmadığını bilmesini istiyordu; o sadece nesnel bir gerçeğin peşinden gidiyordu.

“Sen ve Ayetullah Mutahhari kesinlikle haklısınız, tabii eğer sarımsak turşusu dünya ekonomisinin temeli olsaydı. Ve korkarım ki o güne kadar, Marx’ın teorisini çürütmek için daha iyi bir yol bulmamız gerekecek.”

“Ama sence…”

“Hayır.”

Asgar haklılığını kanıtlamak ve belki de bir başkasını daha imana getirmek için bana “saygı duyduğunu” söyledi. Ardından bana hayat hikayesini anlattı ki böylece “hidayete uzanan yolculuğunu” takdir edecek ve sadece duygusal olarak değil ama mantıki ve spritüel olarak da bağ kurduğu bir şeye inanmasının neden onun için bu kadar önemli olduğunu kavrayabilecektim.

Öğrendiğim kadarıyla zar zor geçinen, okuma yazması olmayan işçi bir babanın tek çocuğuymuş. Belden aşağısı felçli ve o da okuryazar olmayan annesine, yürümeye başladığı andan itibaren yardım etmek zorunda kalmış Asgar. Tahran yakınlarında küçük bir kasaba olan Saveh’te yaşıyorlarmış ama yüz binlerce başka emekçi gibi onlar da en sonunda Tahran’a taşınmışlar.

“Mahallede bir kız vardı” diye sırrını paylaştı benimle. “O kadar güzeldi ki… Elbette o zamanlar böyle düşünüyordum, ama şimdi anlıyorum ki Allah kanıma girmesi için göndermişti o kızı ve ben de şeytana uymuştum. Konu kızın benim farkıma varıp varmaması değildi. Benden yaşlıydı ve etrafta ona benden daha uygun erkekler vardı. Hayır, öyle bir şey değildi bu. Şeytana uydum çünkü bir gün onu üniversitenin önünde, elinde komünist bildirilerle gördüm. Ben de komünist oldum ve onunla aynı örgüte girdim. Bundan sonra mahalledeki varlığımı fark etmeye başladı. O beni gösterilerde, toplantılarda daha çok gördükçe ben de daha çok siyasetin içine girdim.”

Benim de muhbir olduğumu ve bu bilgileri onu sorgulayanlara ileteceğimi mi sanıyordu? Yoksa sadece idam koğuşunda tecrit edilmekten bıkmış ve konuşacak birini mi arıyordu? Kendimle ilgili bir şeyler söyletmek için çocukça bir oyun muydu bu?

“Onun yardımı ile kalacak bir ev buldum. İlk başta bunun birlikte olmamızın ilk adımı olduğunu düşündüm. Ama sonra fark ettim ki bildiri ve broşürleri saklayacak bir yere ve bunları değişik yerlere götürecek birine ihtiyaçları vardı. Annem babam yıkılmış durumdaydı. Babama, aslında kendisinin yıllar önce vermesi gereken bir kavganın içinde olduğumu söylemiştim. Ben onun adına mücadele ediyordum. En azından öyle düşünüyordum. O kadın beni böyle düşünmeye sevk etmişti. Beni yanlış anlama, onu suçlamaya çalışmıyorum. Bütün bu olanlar için kendimi ve zayıflıklarımı suçluyorum.

Bu itiraf ritüelinin hepsi, sanki daha önce prova edilmiş gibi geldi bana. Samimi görünüyordu, ama davranışları nedeniyle içinde bulunduğu duruma karşı sempati geliştirmek zordu.

“Sonra bir gün bana, Kürdistan’a gidip içinde bazı materyallerin olduğu bir paketi getirip getiremeyeceğimi sordu. Ben evden ayrıldıktan kısa bir süre sonra ölen anamın mezarı üzerine yemin ederim ki aynen böyle dedi; bazı materyallerin olduğu paket. Bildiriler vesaire işleriyle hep ben ilgilendiğim için başka birine güvenmediklerinden bazı önemli belgeleri benim getirmemi istiyorlar, diye düşündüm. Sonradan anlaşıldı ki, bu paketin içinde hafif makineli tüfek mermileri varmış. Bunu nasıl öğrendiğimi sanırım merak ediyorsun.”

Sormak niyetinde değildim ama hikaye giderek ilginç bir hal alıyordu. Çok da yabancı bir şey değildi; neticede, o bildik aşk ve devrim temasının bir başka versiyonuydu.

“Birkaç ay sonra tutuklandım. Tutuklanma haberi daha gelmemişti, hapishanede sorgulanmayı bekliyordum. Bir gün demir yatağa bağladılar, örgütteki faaliyetlerim hakkında yalan söylediğim için beni cezalandıracaklardı.”

İşkence sırasında neler yaşadığını anlatmamak için özen gösteriyordu. Sürekli duyduğumuz şeyleri tekrar ediyordu; mahkumlara işkence yapılmadığı, kırbaç cezasının sadece yalan söylendiği zaman hakim tarafından verildiği, vesaire.

“Onu içeri getirdiler ve ‘Evet, Kürdistan’dan Tahran’a mermileri kim getirdi bakalım?’ diye sordular. ‘Asgar’ dedi. İşte ilk o zaman Allah’tan yüz çevirmenin bedelinin bu olduğunu anladım. Kürdistan’dan getirdiğim şey kurşunlar değildi, Allah’ın gazabıydı.”

Anlattığı hikaye yüzünden onun hakkındaki hislerim değişmemişti, ayrıca insanları Marksizmin hatalı olduğuna ikna etmeye girişmeden önce Marx’ın değer teorisin bilimsel bir temelde çürütmek istiyorsa çalışmalarını daha da derinleştirmek gerekiyordu. Fakat bu arada canım feci şekilde dedemin dükkanında sattığı ev yapımı, bol sulu, sekiz yıl bekletilmiş sarımsak turşusundan çekiyordu.

O günden sonra Asgar benimle hiçbir konuda bir daha asla konuşmadı. Başka hiçbir soru sormadı ve yaptıklarına tövbe etmeyen koğuş arkadaşlarının faaliyetlerini gammazlamaya devam etti.

Yazın ortalarında bir gün, yine tam gün batımında, aynı düz ve kulakları sağır eden Allahu ekber nidaları eşliğinde altı aydır değiştirmeden durduğu yerde ezan okumaya başlamıştı. Gardiyan kapıyı açtı ve bu korkunç ses, devasa hapishanenin koridorlarında yankılanmaya başladı. Ezan okuması bittiğinde gözleri parıldıyordu, çünkü bu engeli de aşmış olduğunu düşünüyordu.

Gardiyan derhal eşyalarını toplayıp koğuştan çıkmasını söyledi.

Ertesi gün, şafak vakti idam edildi.

[Tahran 1979 / Ekber’i Hatırlamak, Behrooz Ghamari, Ayrıntı Yayınları]