Artık Yeter Diyorsan…



Her sabah korkunç bir karanlığa uyanıyoruz. Enerji tekelleri biraz daha sevinsin diye alınterimizden, kararnamelerle günün ilk ışığını bile çaldılar bizden. Zaten geleceği çalınmış çocuklarımıza doğal saatinde uyumak bile çok görülüyor. Milyonlarca emekçi, karanlıkta evinden çıkıyor ve gecenin zifiri karanlığında evine dönmek zorunda kalıyor. Hayatımız her gün daha da hücreleştiriliyor. Günün 12 saatini çalışarak geçirip, soluklanmadan …


Her sabah korkunç bir karanlığa uyanıyoruz. Enerji tekelleri biraz daha sevinsin diye alınterimizden, kararnamelerle günün ilk ışığını bile çaldılar bizden. Zaten geleceği çalınmış çocuklarımıza doğal saatinde uyumak bile çok görülüyor. Milyonlarca emekçi, karanlıkta evinden çıkıyor ve gecenin zifiri karanlığında evine dönmek zorunda kalıyor.

Hayatımız her gün daha da hücreleştiriliyor. Günün 12 saatini çalışarak geçirip, soluklanmadan uykuya dalıyoruz bir sonraki sömürü günü için. Esnek çalışma modeli denilen vahşi sömürü modeliyle kendimize ait olan tek şeyi, yani evimizi bile işyerine çeviriyorlar. Günün 24 saati, kendi evimizde bile patronun gölgesinde yaşıyoruz.

‘Kendi evimizde’ diyoruz da aslında milyonlarcamızın oturduğu ev kendisine ait bile değil. Üstelik her gün kira artışları nedeniyle ev sahipleriyle karşı karşıya gelmek zorunda kalıyoruz. Bunun yanında kiraların fahiş fiyatlara çıkması nedeniyle barınma sorunu yaşayan binlerce yoksul aile evsiz sokaklarda yaşamaya çalışıyor.

Çalışma saatimiz artıyor, maaşımız düşüyor. Ekmek küçülüyor, fiyatı yükseliyor. Sömürü çoğalıyor, özgürlükler yok ediliyor. Marketlerde ürünler el yakıyor. Her şey pahalı ve bizim alım gücümüz o kadar düşük ki ürünlere dokunamıyoruz bile. Artık yoksulluk yok, açlık var. Açlıktan midesi bulanan, başı dönen çocuklar var. Okuluna aç giden çocuklar…

Emekçilerin zor zamanda imdadına koşan simit bile artık lüks. Yoksulluk sınırı çoktan aşıldı. Her gün büyük şirketlerin kıyak ihalelerle, kredi görünümündeki hibelerle, bütün birikimimiz sermayeye peşkeş çekiliyor. Bizim olan ne varsa patronlara akıyor. Bize de daha fazla yoksulluk ve açlık düşüyor.

Yine de doymuyorlar. Daha fazla kâr etmek için inşaatlarda, madenlerde, fabrikalarda emekçileri güvencesiz koşullarda çalıştırıp ölüme mahkum ediyorlar. Sonra bu ölümlere ‘fıtrat’ diyorlar. Sınıf kardeşlerinin acısını paylaşmak isteyen emekçileri dövüyor, gözaltına alıyorlar. Yani “Kölece çalışın, ölün, ama hakkınızı aramayın” diyorlar. Bunun için her yerde grev yasaklarıyla, sudan sebeplerle açılan soruşturmalarla, kaşının üstünde gözün var tutuklamalarıyla emekçileri susturmak istiyorlar.

Kadınları ev içi emekle iki kat fazla sömürüyor, yok sayıyorlar, şiddet ve tacizin önünü açıyorlar. Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkanlar, çocuk istismarını ve kadına yönelik şiddeti normalleştirmeye çalışıyorlar.

Halkın hastanelerini kapatıp yerine müşteri garantili ticarethaneleri açtılar. Randevu yok, ilaç yok!

Kaz Dağları’ndan İkizdere’ye her yeri talan ediyorlar. Doğasını korumaya çalışan köylülerin karşısına jandarma dikiyorlar. Doğamız hızla metalaştırılıyor. Doğanın dengesi hızla bozulduğu için mevsimler bile değişiyor. Kuraklık ve kıtlık tehlikesiyle karşı karşıyayız.

Kürt halkının varlığı ve kazanımları yok saylıyor. Her gün emekçileri birbirine düşman edecek yeni politikalar üretiliyor. Emekçileri, toprağından koparılmış göçmen emekçilerle düşmanlaştırıyorlar. Tarikatlarda küçücük çocuklar istismara maruz bırakılıyor ama iktidar yetişkin insanların cinsel yönelimi üzerinden nefreti pompalıyor. LGBTİ+’ları hedefe koyuyor. 

Herkes için erişilebilir ve eşit koşulları yaratmak gibi bir derdi olmadığı için, yeti farklılıkları engele dönüşüyor.

Hepimizin bildiği, yaşadığı şeyleri anlattık. Peki bunları her yaşadığımızda içimizden yeteeer çığlıkları yükselmiyor mu? Mümkün mü yükselmemesi? Sabır taşı olsa çatlar. İnsanız ve bu bir onur meselesidir artık. Karanlıkta uyanmaktan, yoksulluktan, kışlaya çevrilmiş üniversitelerde kayyum rektörlerin eliyle gençlerimizin geleceğinin çalınmasından, açlıktan, ilaçsızlıktan, azarlanmaktan, yok sayılmaktan, kirli savaş politikalarından, EYT ya da asgari ücret olayında olduğu gibi kırıntıları bile lütfederek vermelerinden, adına kod 29 denilen ahlaksız yöntemle işten atılma korkusundan, nefret dilinden sıkılmadık mı? Sıkıldık elbet ve çaresiz değiliz.

Dünya bizim alınterimizden yükseliyor. Alınterine sahip çıkarsak, grev grev hakkımızı ararsak, kendi gücümüze güvenip, dayanışmamızı büyüterek örgütlü hareket edersek başarırız.

Bölünmüş ve sarı sendikalara rağmen kamu emekçilerine verilen kırıntı düzeyinde zammın yüzde beş bile olsa yükseltilmesi, inşaat ve maden işçilerinin direne direne kazandıkları haklar bunun en güzel örnekleri değil mi?

İktidardan da muhalefetten de umut yok bize. Kendi geleceğimizi kendimiz yaratmak zorundayız. Başkasının yazdığı kaderi neden kabullenelim?

Yarını bugünden kuracağız ve o bizim tarihimiz olacak. Kendi tarihini yazmak istiyorsan, artık yeter diyorsan, yerin yanı başımız. Unutma sensiz bir eksiğiz. 

İletişim:

mail: alinterimb@gmail.com, alinteri.ankara.06@gmail.com

Twitter: @GazeteAlinteri

Facebook: @gazetealinteri18