Halkların Köprüsü Derneği: Dayanışma ezilenlerin nezaketidir!



Halkların Köprüsü Derneği, mültecilere yönelik ırkçı hezeyanlara karşı durma, mücadele etme çağrısında bulundu. Kurucu Başkan Cem Terzi tarafından yapılan açıklamada “Mültecileri hedef göstermeyelim”denildi


10 ilde büyük yıkımlara neden olan Maraş depremlerinin ardından zaten ciddi bir gerici patlama potansiyeli taşıyan mülteci düşmanlığı gemi azıya aldı. Bir “özel savaş” biçiminde tek bir merkezden yönetildiği anlaşılan bu kışkırtmaların hezeyana dönüşmesinin, enkaz altında kalan devletin otoritesini tesis edeceği bir araç olarak tepe tepe kullanılmasının planlandığı anlaşılıyor. Halkların Köprüsü Derneği bugün İzmir’de bu tehlikeye parmak bastını bir basın toplantısı düzenleyerek, “Gelin hep birlikte ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele edelim. İnsan ayırmadan, depremden etkilenen bütün canlıları gözeterek dayanışmayı örelim. ‘’Dayanışma ezilenlerin nezaketidir’’ dedik her zaman. Şimdi betonların alında ezilerek hayatını kaybeden insanlara bir borcumuz var. Biz hayatta kalanlar, onların anısına ve birbirine saygı duyarak, birbirine dost olarak yaşamı yeniden kurmalıyız…” dedi.

Depremzede’nin Türk’ü, Kürdü, Suriyelisi olmaz: Önce ve sadece insanız! Mültecileri hedef göstermeyelim. Nefret dilinden uzak duralım. Nefret suçu işlemeyelim. Bu enkazın altında kalanları birbirine kırdırtmak kimin işine yarar?” çağrılarıyla başlayan açıklama Derneğin Kurucu Başkanı Cem Terzi tarafından yapıldı.

Tehlike görmezden gelinmiş!

Bu şiddette bir depremin ölümlere yol açma riskinin elbette büyük olduğu, ama Türkiye’de bu riskin her zaman yüksek olduğu vurgulanan açıklamada bunun nedenlerine dair şunlar söylendi:

Çünkü; Kamu otoritesi bir deprem ülkesinde beklenen bir tehlikeye karşı örgütlenmemiş, hatta bu tehlikeyi görmezden gelmiş. Deprem düzenlemeleri uygulanmıyor, yasa ve yönetmelikler deliniyor; bürokraside ve inşaat sektöründe liyakatsiz kişiler en önemli pozisyonlara getirilmişler. Bağımsız ya da özerk çalışması gereken devlet kurumları, denetleme kurumları etkisiz hale getirilmiş, yolsuzluk yapan küçük bir azınlığın çıkarları kamu yararının üstünde tutuluyor.

Kontrolsüz-denetimsiz inşaatlar!

Bilimsel araştırmalar, yaygın yolsuzluk iddiaları olan ülkelerde depremlerin çok daha ölümcül olduğunu gösteriyor. Maalesef, Türkiye de böyle bir ülke. Son 20 yıldır ülke ekonomisi adeta inşaat sektörünün üzerine kuruldu. Çok büyük alt yapı ve inşaat projeleri doğru düzgün, şeffaf ihaleler yapılmadan bir grup yandaş şirkete verildi. Bu ihaleler ve bu şirketlerin yaptıkları işler devlet denetiminden muaf hale getirildiler. Bu anlayış bütün il ve ilçelere kontrolsüz inşaat yapma, rant yaratma şeklinde çığ gibi büyüdü. Bugün enkaza dönüşen yeni binalar, hastane binaları, kamu binaları, kullanılmaz hale gelen havaalanı bu anlayışın eseridir.

‘AFAD’ın başarısızlığı aslında tek adam rejiminin başarısızlığıdır’

Yaşadığımız bu felaketin yönetiminde AFAD’ın başarısızlığının aslında başkanlık sistemiyle inşa edilen tek adam yönetiminin başarısızlığı olduğu kaydedilen açıklamada, “Çünkü güç tek bir kişinin elinde merkezileştirildiğinde yerellerin, kurumların yetki ve müdahale gücü ortadan kalkıyor” ifadeleri kullanıldı.

Dayanışma seferberliği başladı

Depremin hemen ardından gerek depremzedeler gerekse depremden etkilenmeyen bölgelerden insanların dayanışmayı örmek ve büyütmek için seferber olduğu, bulundukları yerlerden afet bölgesine ayrım gözetmeden yardım köprüleri kurdukları ve bu korkunç yıkımın acısını bir nebze de olsa dindirmeye çalıştıkları kaydedilen açıklamada, “Her zamankinden daha çok birlikteliğe ihtiyacımız var denilerek”, şunlar belirtildi:

Bu büyük yıkımın yaralarını sarmaya, iyileştirmeye çok uzun bir yolu birlikte kol kola, omuz omuza yürümeye ihtiyacımız var. Her zamankinden daha çok birlikte olmaya ihtiyacımız var. Uzun zamandır hem kutuplaştırılmış hem de atomize edilmiş bir toplumsal yapı içinde yaşıyoruz. ‘’Ya bizdensin ya düşmansın’’ söylemi toplumu siyasi kutuplara böldü. Demokratik kitle örgütlerine, sendikalara, sivil toplum örgütlerine yapılan baskılar toplumdaki yatay örgütlenmeleri engelledi ve insanları kendi başlarının çaresine bakmak zorunda bıraktı; atomize etti. 

‘Bazı siyasiler ve basın mensupları nefret suçu işleyerek mağdurları birbirine düşürüyor!

Bütün bu olumsuz koşullara rağmen bazı siyasiler ve basın mensupları açık bir ayrımcı diskurla tüm temel insan haklarını çiğneyerek hatta nefret suçu işleyerek Suriyelileri hedef gösteren, ön yargıları pekiştiren açıklamalarla nefret söylemini tepeden aşağı doğru yaymaktan geri durmadılar. Oysa mülteciler de depremzede ve hayatta kalma, hayatlarını sürdürme gayreti içerisindeler. Mağdurlar arasında ayrım yapmak, hatta mağdurların haklı öfkesini başka bir mağdur gruba yöneltmesini sağlamak, onları adalet talebinden uzaklaştırmaktan başka ne amaç taşıyabilir? 

‘Suriyeliler hakkında “yağmacılar” gibi korkunç bir önyargı oluşturuluyor’

Açıklamanın devamında bazı muhalif kesimlerin iktidarın bu felaketi yönetememesini eleştirmesi beklenirken Suriyelilere karşı nefret kampanyası yürüttükleri belirtierek şunlar ifade edildi:

Irkçılığa varan bu karanlık zihniyet Suriyelilerden bir suç çetesi, bir hırsız güruhu, bir yağmacı ordusu uydurarak asıl sorumluluk sahiplerini gündemden düşürüyor.

Yaşadıkları tüm zorluklara rağmen, ortalığa saçılan yalan bilgiler yüzünden yerli halk Suriyelileri daha avantajlı görüyor. Suriyelileri hedef gösteren, nefret dili kullanan, yanlış bilgi veren herkes, onlar hakkında “yağmacılar “gibi korkunç ön yargılar oluşmasına yol açmaktadır.

Bununla mücadele etmesi gereken kurumlar da aynı şeyi yapıyor

Irkçılık ve nefret söylemiyle mücadele etmesi gereken kamu kurum ve kuruluşlarının da mültecileri yalnız bıraktıkları, kendi imkânlarıyla başka illere gelen mültecilere “başınızın çaresine bakın” dedikleri, İl Göç İdareleri ve valiliklerin depremzedelere sağlanan konaklama, gıda, giyecek ve hijyen ürünleri gibi destekleri mültecilere vermedikleri vurgulanan açıklamada şu bilgiler verildi:

Kapsamı ve sonrası belirsiz bir 60 günlük izin belgesi verip mültecileri çaresizliğe mahkûm ediyorlar. Oysa depremzede yurttaşlar için sağlanan her hizmet depremzede mülteciler için de sağlanmalıdır. Aksi takdirde nefret söylemlerinin eyleme, yani nefret saldırılarına dönmesi çok yakındır. Bu halklar arasında onulmaz yaralar açar, masum insanları bir kez daha yıkıma uğratır; failleri, ırkçı saldırılara zemin hazırlayan veya buna sessiz kalanları ömürlük bir utançla baş başa bırakır.

Sembolik olan gerçeğe dönüşüyor, dikkat!

Toplumda varolan kendisi gibi olmayana, yabancıya/ötekiye, göçmene ya da mülteciye dair ‘’sembolik tehditler’’ ve ‘’sembolik rekabet’’in aslında ‘’sembolik şiddeti” yarattığı kaydedilen açıklamada, “Deprem felaketi yüzünden sembolik rekabet gerçekçi rekabete dönüştü. Bu çok büyük bir tehlikedir. Bu durumda sembolik şiddet kontrolden çıkabilir. En korkulana; gerçeğe dönüşebilir. Lütfen dikkat!” uyarısı yapıldı.

Bunu önlemenin yolunun deprem alanında hak taleplerine eşit yaklaşmak olduğu kaydedilen açıklamada, “Kamu otoritesi haksız rekabeti önler, adaletli davranırsa çatışmayı azaltabilir” diye vurgulandı.
Açıklama şu vurgu ve çağrılarla sonlandı:

Lütfen adil olalım.

Mültecileri hedef göstermeyelim.

Nefret dilinden uzak duralım.

Nefret suçu işlemeyelim.

Önce ve sadece insanız!

Bu enkazın altında kalanları birbirine kırdırtmak kimin işine yarar?

En yoksulu yoksula düşman etmek kimin işine yarar?

Böyle bir zamanda göçmen düşmanlığı yapmak kimin işine yarar?

Muhalefet böyle mi yapılır?

Asıl sorumlulardan, egemenlerden hesap böyle mi sorulur?

Irkçı bir şiddet dalgası yayılırsa bunun sorumlusu kim olur?

Böyle bir şiddet sadece göçmenleri hedef almakla yetinir mi sanıyorsunuz?

Nefret suçunun fitilleyeceği ırkçı şiddet bütün ülkeyi yakmaz mı?

 Halkların Köprüsü Derneği olarak çağrımızdır:

Biz Halkların Köprüsü Derneği olarak tüm demokratik kamuoyunu mültecilere yönelik nefrete karşı sorumluluk almaya çağırıyoruz. Çünkü bu nefret, yaşanan afeti tam bir felakete dönüştüren, yıkıntıların arasında can çekişen ceberrut devlet zihniyetiyle birlikte toplumun çöküşüne neden olur. Umuyoruz ki bu toplumun dayanışmacı, yaratıcı, cesur ve yaşama dört elle sarılan sivil refleksleri, ceberrut devletin gölgesinden korkmayı bırakır.

Gelin hep birlikte ayrımcılıkla ve ırkçılıkla mücadele edelim. İnsan ayırmadan, depremden etkilenen bütün canlıları gözeterek dayanışmayı örelim. ‘’Dayanışma ezilenlerin nezaketidir’’ dedik her zaman. Şimdi betonların alında ezilerek hayatını kaybeden insanlara bir borcumuz var. Biz hayatta kalanlar, onların anısına ve birbirine saygı duyarak, birbirine dost olarak yaşamı yeniden kurmalıyız…