“Öldükleriyle Kalmadılar”



Zaman ölüme ve dirence kesmiştir bu topraklarda. Mevsimleri kavgada düşenlerimizin rüzgarında, onurla taşıdığımız miraslarında, bizi biz eden hatıralarında yaşarız.


Poyraz Soysal

Ölüm buyruğunu uyguladılar,

Mavi dağ dumanını

ve uyur-uyanık seher yelini

Kanlara buladılar.

Sonra oracıkta tüfek çattılar

Koynumuzu usul-usul yoklayıp

Aradılar,

Didik-didik ettiler

Kirmanşah dokuması al kuşağımı

Tespihimi, tabakamı alıp gittiler

Hepsi de armağandı Acemelinden…

Zaman ölüme ve dirence kesmiştir bu topraklarda. Mevsimleri kavgada düşenlerimizin rüzgarında, onurla taşıdığımız miraslarında, bizi biz eden hatıralarında yaşarız. Adeta “Sürüyor o kavga ve sürecek” der gibi bir örgü içerisinde akar Nurhak’tan Maltepe’ye, Hopa’dan Kızılay Meydanı’na, Sinan’dan Cevahir’e, Lokumcu’dan Ethem’e. “Ölür Sinan, doğar Sinan Omuzlar silahını” Sonra şifre buyurur bir paşa düşülür toprağa tohum tohum ve şiirler bir bayrak gibi geçer nesilden nesile.

Derler ki Ahmed Arif’in Van’da katledilen Kürt köylülerini anlatan “Otuz üç kurşun” şiiri düşmezmiş Sinan hocanın dilinden. Nasıl düşsün ki? O bilgiyi emekçi yığınlar üzerinde bir sopa gibi kullananlardan değildir. Dante’yi anadilinde okuyacak kadar hakimdir İtalyancaya mesela. “Bu halktan bir şey olmaz” kibrine inat, zihnindeki ışıkla aydınlatır Kürecik mağaralarını. ODTÜ’de herkese “Hocam” deme geleneğini de başlatması gösteriş değil, içerisinde yaşadığı emekçi halkın dünyayı değiştirecek niteliğine olan inancıdır. Onları Marksizm-Leninizm’den soyutlayıp, bilmem kaç dil bilen, çok yetenekli ama gençlik heyecanına yenik düşen çocuklar gibi anlatmak bilinçli bir tercihtir ve asla kulak asılmaması gereken bir anlayıştır.

Elbette oldukça nitelikli ve yeteneklilerdir. Hangi genç istemez ki bir Sinan olmayı? O nitelikler politik devrimci duruşla birbirini tamamladığında anlamlıdır. Daha çocuğuna doyamadan kendini dağlara vuran bir devrimciyi, devrimciliğinden soyutlayıp kendince bir güzelleme yapmak; o kişiyi ya da kişileri kendi benliğinden soyutlamaktır. Derler ki düşmezmiş “Otuz üç kurşun” dilinden ve tıpkı o şiirdeki gibi ölümsüzleşmiş. Herkesin gençliğinde en az bir kere okuduğu “Gülünün Solduğu Akşam” kitabında anlatılır. Nereden bulduysa Sinan’ın da öyle bir tabakası ve tesbihi vardır. Sonra onlara ne oldu bilinmez. Geriye anıları bile bırakmak istemeyen Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı’nın dehlizlerindedir belki.

Siz değil misiniz önce öldüren, sonra tapan bize

Kutsiye Bozoklar, Şehremini’nde yaralı olarak tutsak düştüğünde “En çok çevrede biriken halkın onları alkışlamasını yadırgamıştım” der. Bunu dediğinde 20’li yaşlarının başındadır. Elbet o harika zihninde bunun nedenini de bulmuştur ama bu gerçeklikle her yüzleştiğimizde 20’li yaşların o burukluğunu hissederiz. Çünkü bu bizim gerçekliğimiz. Emekçi yığınlar sürekli düzenin iğrenç ideolojik bombardımanına maruz kalır. Biz dengeleri kendi lehimize çevirene, emekçilerin kendi de gelecekleri için dövüştüğü zamana kadar böyle de olacak. Bu da sınıf mücadelesinin bir parçası. Ekmek istedikleri çobanın telaşla muhtara haber vermesi ve onun da koşa koşa ihbar etmesi üzerine, kötü bir mevkide kuşatılırlar. Tıpkı Kutsiye gibi, onların da şaşırdığı köylülerin silahlandırılmış olmasıydı. Çember yarılmışken ve Sinan hakim bir tepeyi tutmuşken, köylülere öldürme amaçlı ateş etmediğini söyler. Aslında iki sınıfın savaş etiğinin en güzel göstergesi bu. “Siz değil misiniz önce öldüren sonra tapan bize!..

İşte taşladığınız Pir Sultan

Derisini yüzdüğünüz Mansur

Kafasını kestiğiniz Hazerfen”

Yukarıda anlatılan gerçekliği de en güzel kavgamızın şairi özetlerdi zaten. Bu durumu “Bu halk adam olmaz” diye yorumlayanlar, neden sonuç ilişkisi bile kurmadan ortaya bırakıyorlar o çok derin sosyolojik analizleri. Görmek istemedikleri nedenlerden birini Orhan İyiler’in “Öldükleriyle kalmadılar” kitabından alıntılayalım. “Bu kez avlunun arka tarafında sesler duydum. Kadınlar doluşmuştu. Yüksekçe bir yere çıkmışlar, ak yeldirmelerini tuta tuta erkeklerin bulunduğu bölmeye bakıyorlardı. Ağlıyorlardı. Güpegündüz sokakları boşaltıp evlerine çekilen bu insanların şimdiye dek niçin ortaya çıkmadıklarını birdenbire kavradım. Askerlerin dönüşünü, el etek çekmesini beklemişlerdi.

Zavallı halk, komando karargâh subaylarının her gece kaçta gazinoya gittiklerini, kaç sularında döndüklerini bellemişlerdi” Sinan’ın annesi Nazife Cemgil ve Babası Adnan Cemgil köylülere dönüp, “Ben varlıklı bir aileden geliyorum.Öğretmenim. Ekonomik durumum oldukça iyi. Oğlumu en iyi şekilde yetiştirdim. En iyi okullarda okuttum. Ülkenin en güzide üniversitesi ODTÜ’de okuyordu. Hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Ölmese yüksek mühendis çıkacak ve o da varlıklı bir hayat yaşayacaktı. Fakat o sizin iyiliğiniz için öldü. Bunu bilesiniz diye söylüyorum” der. Kasabada bir fırsatını bulup özür dileyenler oluyor. Nurhak Ağıdı’ndaki “Dökülen kan yerde kalmaz” sözü de İbo tarafından somut eyleme dönüştürülüyor. Birkaç burjuva hümanisti ’68’li dışında ihbarcı muhtarın adını anan yok ama Sinan, Kadir, Alpaslan kavgada yaşamaya, soluk almaya devam ediyor. Dün Kürecik Radar Üssü’ne yönelen öfke, bugün doğamızı ve emeğimizi koruma iradesine akıyor. Aynı inançla sürüyor devrim ve sosyalizm kavgası. Öldükleriyle kalmadılar. Adları nesilden nesile aktarılıyor. “Vardık, varız, var olacağız!”