Eylül Gökçin
Depremin üzerinden 9 ay geçti. Enkazlar altından hâlâ cenazeler çıkıyor, Hatay’da halk temiz suya, hijyen ve temel ihtiyaç malzemelerine hâlâ ulaşamıyor, birçok bölgeye ise hâlâ elektrik veril(e)miyor. İktidar bölgenin sorunlarını görmezden, duymazdan gelmeye devam ediyor.
İlmek Kadın Dayanışması olarak “Depremi Unutmuyor, Dayanışmayı Büyütüyoruz. Dayanışmaya Bir İlmek de Sen Kat” diyerek örgütlediğimiz kampanya çerçevesinde geçen Cumartesi Hatay’daydık. Daha halkla yüz yüze gelmeden önce, araçla ilerlerken çıplak gözle gördüklerimiz dahi bölgenin durumunu gözler önüne sermesi açısından oldukça çarpıcı.
Şehre girişte kapitalist barbarlığın en vahşi yüzü karşılıyor insanı. Her yerde iş makinaları, kepçeler, kamyonlar, kesici, delici inşaat aletleri -insan sormadan edemiyor depremin ilk üç gününde ve tabii ki enkaz altında kalanların yaşam savaşı verdiği o kritik günlerde bu kadar kepçe, inşaat aleti nerelerdeydi?!. Bu yoğunluğun sebebini inşaatlardan çıkarılmış bir köşeye istiflenmiş demir yığınlarını ve yarısı kaldırılmış yarısı ise olduğu yerde öylece bırakılmış moloz yığınlarını görünce anlıyoruz. Yapılan işlem enkaz kaldırma çalışması gibi görünse de aslında enkazlardan demir ayıklama işlemi. Sonuçta kapitalizm kendi ahlâkına göre işliyor, insan canı değil ama demir para ediyor. Üstelik Türkiye’de çürümüş, ıskarta demir alım-satımının büyük bir sektör olduğu düşünüldüğünde bu durum demir tüccarları açısından hiç de küçümsenecek bir kâr alanı gibi durmuyor.
Şehre girişte ve şehirde dolaşırken bar bar bağıran bir gerçeklik daha var. Yarısı yıkılmış, duvarları patlamış, yıkıldı yıkılacak gibi duran binalar ve bu binaların etrafında yaşamını sürdürmeye çalışan her an ölümle burun buruna gelen bölge halkı. Çocuklar bu binaların etrafını dolaşarak okullarına ulaşmaya çalışıyor, yetişkinler her an ölüm kusabilecek olan bu yolları kullanmak zorunda bırakılıyor. Bu binalara dikkatli gözlerle baktığınızda bölgede rant ve talan kültürünün ne kadar da iyi işletildiğinin farkına varıyorsunuz. Antakya şehir merkezinin tamamı böyle hasbelkader ayakta kalmış binalarla dolu. Ancak bu binalarda ilk bakışta göze çarpan önemli bir unsur var. Neredeyse hepsinin çelik kapıları, pencereleri, balkon korkulukları, demir doğramaları sökülmüş, fakat binalar öylece bırakılmış. Yani ölüm saçan bu evleri yıkmak için hiçbir çaba sarfetmeyen devlet binalardaki para edecek donanımları şirketlere ihale etmekte gecikmemiş.
Tabii ki Antakya’nın ve Antakya halkının sorunları bunlarla sınırlı değil. Tüm bunlar araçla şehrin içlerine doğru ilerlerken gördüklerimiz. Araçtan indiğimizde ise dakikalar içinde bir toz yığını genizlerimizi yakan bir hisle “Merhaba, Antakya gerçekliğine hoş geldiniz” dercesine sarsıyor bizi.
İlk durağımız Dursunlu Köyü… yıkılan ve ayakta kalan binalar yan yana. Evleri yıkılan bölge sakinleri evlerinin bahçesine kendi imkanlarıyla kurdukları çadırlarda yaşam mücadelesi veriyor. Burada deprem öncesi şehir merkezinde oturan ancak depremde evi yıkılınca buradaki bir akrabalarının evine taşınan dostlarımız, Hatay’ın o kendisine has ama karşısındakini de sımsıkı kuşatan konukseverliğiyle karşılıyor bizi. Hep birlikte kahvaltı masasına oturuyor ve bölgenin sorunlarını ilk ağızdan dinliyoruz.
Ev sahibi dostumuz, ilk günden itibaren Hatay’ın kaderine terkedildiğini belirtiyor. “Hepimiz kendi imkanlarımızla hayatta kalmaya çalışıyoruz” diyor. Altyapı sorunlarının hâlâ giderilmediğini, elektrik verilmeyen birçok mahallenin olduğunu, bazı yerlerde yaşamsal bir ihtiyaç olan temiz suya hâlâ erişilemediğini dile getiriyor. Böyle giderse Hatay’daki bu sorunların yıllarca giderilemeyeceğini söylüyor. Bu sohbetin ardından dayanışma ile bir araya getirdiğimiz ürünleri ihtiyacı olan ailelere ulaştırmaları için dostlarımıza bırakıp vedalaşıyoruz.

İkinci durağımız olan Aknehir Köyü’ne doğru ilerlerken yol kenarlarında mandalina ve portakal bahçeleri karşılıyor bizi. Dalları yemişten sarkan mandalina ve portakal ağaçlarının görüntüsü, yıkım içindeki direngen yaşamın bir fotoğrafı gibi. Doğa dallardan sesleniyor adeta: “Benimle savaşmadığınız, köklerimi, suyumu kesmediğiniz sürece kapım sınırsızca açık hepinize”…
Yer yer yıkıntıların ve bahçelerin arasından geçerek ulaşıyoruz Aknehir’e. Burada “Geri Döneceğiz” diyen, Ankara’dan Hatay’a geri dönen dostlarımız karşılıyor bizi. Genişçe bir bahçede bir araya geliyoruz. Geleneksel Hatay “katıklı”sı ve demli kaçak çay eşliğinde koyu bir sohbete dalıyoruz. İlk olarak mandalina ve portakal bahçelerinden giriyoruz söze, “Bu sene verimli herhalde dallar meyveden görünmüyor” diyoruz. Elinde bir kova mandalina ile gelen ev sahibi dostumuz “Sormayın” diyor, “verim çok ama alıcı yok. Elimizde kaldı mandalinalar. İki liradan veriyoruz kimse almıyor. Üstelik bu yıl sinek (mandalin sineği) çoktu, cebimizdeki son parayı da ilaçlamaya verdik ama alıcısı yok.”
Deprem koşullarına rağmen bahçelerini ihmal etmeden emek veren köylüler yaşadıkları diğer sorunların yanı sıra şimdi bir de Kasım ayı gelmesine rağmen elindeki ürünü nasıl satacağını, masraflarını nasıl karşılayacağını kara kara düşünüyor. Peki her fırsatta üretim üretim diyen devlet mandalina üreticilerinin sorunlarına neden çözüm üretmiyor. Bu durum Hatay’da sıkça sarfedilen şu sözleri akıllara getiriyor: “Kendi imkanlarımızla hayatta kalmaya çalışıyoruz.”
Üçüncü durağımız ise yine Ankara’dan Hatay’a dönen dostlarımızın yaşadığı Güney Söğüt Köyü. Köyün içlerine doğru ilerlerken gördüğümüz manzara şu aslında; burada da insanlar yıkılan evlerinin etrafına kurdukları çadırlarda yaşamaya çalışıyor. Dostlarla bir masa etrafında toplanıyoruz ve sorunları konuşuyoruz. Dostlarımızdan biri “Gelin bir bakın” diyerek bizi çadırın arkasındaki moloz yığınına götürüyor. “Burası benim evimdi. Bakın şuraya, enkazı bile doğru dürüst kaldırmadılar. Burada en az üç kamyon moloz var. Peki ben bu molozu hangi parayla nasıl kaldıracağım?” diyor. Onun söyledikleri de bizim yazının başında söylediklerimizi doğruluyor. Aslında enkaz kaldırmıyorlar, kendileri için değerli olan demiri ayıklayıp geri kalan molozu öylece bırakıyorlar.
Güney Söğüt Köyü’ndeki dostlarımız da enkazların daha üçte birinin bile kaldırılmadığını, hava yerine toz soluduklarını, yer yer elektrik kesintilerinin yaşandığını, altyapı sorunlarının giderilmediğini dile getiriyorlar.
Üstelik sorunlar bunlarla da sınırlı değil. Kış yaklaşıyor çadırları ısıtmak hem çok zor hem çok riskli, her yağmurda çadırlar, konteynerler sular altında kalıyor; bazı evlerde ve çadırlarda birkaç aile birden yaşıyor, sık sık trafolar patlıyor. İnsanlar ellerindeki elektronik eşyaları da bu yüzden kaybediyor. Oysa bölgede bir buzdolabı, çamaşır makinası ya da fırın hayati önem taşıyor. Özellikle kadınlar depremin psikolojik etkisini hala atlatamadıklarını, çocuklarını yalnız bırakamadıklarını hep birlikte bir arada uyuduklarını belirtiyor. Bazı bölgelerde kadınlar bir taraftan mandalina fabrikalarında çalışırken bir taraftan da ev işleri ve çocuk bakımı yükünü de sırtlanıyor. Bir kadın arkadaşımız bölgede en çok ihtiyaç duyulan şeyin psikolojik destek olduğunu vurguluyor. Sözün özü depremin ilk gününden beri Hatay halkının yaşadığı sorunlar güncelliğini koruyor. Bölge için ses yükseltmeye dayanışmaya her zamankinden daha çok ihtiyaç var.
Gün akşama eriyor Hataylı dostlarımızdan ayrılmak istemesek de veda vakti gelip çatıyor. Dayanışma ürünlerinin geri kalan kısmını da ihtiyacı olan ailelere ulaştırılması için buradaki dostlarımıza bırakıyor ve köyden ayrılıyoruz.
Hatay’a gelmişken Ali İsmail’in ailesini ziyaret etmeden, Emel anneyi görmeden dönmek olmaz diyor ve yola koyuluyoruz. Sevimli kedilerle dolu bir bahçede Emel anne ve Şahap baba gülümseyen yüzleriyle karşılıyor bizi. Kısacık bir zaman diliminde çok şey konuşuyor, çok şey paylaşıyoruz. Ardından vedalaşarak, çiseleyen yağmurun altında Antakya’dan ayrılıyoruz.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!