“Sıradışı bir kadındı annem”



12 Eylül’ün en karanlık günlerinde bütün devrimcilere kol kanat geren, yoldaşımız Hüsne Davran’ın annesi Esma Davran’ı kaybettik.


Hüsne Davran

Günlerdir hastahanede olan annem Esma Davran’ı kaybettik.

Çukurovanın sosyolojik politik dönüşümü gibiydi annem. Günlerdir hastahanede olan annemi kaybettik. Sıradışı bir kadındı annem. Onu kaybettiğimizi duyduğumda ben de sıradışı duygu ve düşüncelerle doluyum. Çukurovanın sayfalarından da bir yaprak koptu duygusu yaşıyorum. O sayfalarda neler yoktu ki… 

Annemle öyle çok anlaştığımız da söylenemezdi. Tam tersine, abla kardeş gibi hep kavgalıydık. Bunun bir nedeni aramızda anne kız yaş farkı olmamasıydı. Ama bir bağ vardı ki aramızda, hayli kısa süren paylaşım yıllarında birbirimize güvenirdik, sırdaşıydım. 

Sıradışıydı -ona hep takıldığımız ismiyle- ailenin en büyük çocuğu “Esma Sultan”. Bu sıradışılığın ilk adımı da ailede hiç olmayan bir şeyi yaparak çocuk yaşta babamla kaçarak evlenmesiydi. Öyle dominant ve güçlü bir karakterdi ki yine hep takıldığımız gibi “kesin o yumuşak başlı babamı annem kaçırmıştır…” Sonra ben ilk çocuk. Birlikte büyümüşüz, büyüdük. Okul arkadaşlarım “Seni bugün çarşıda ablanla gördük” derlerdi. Ablam yoktu ki benim. Ben en büyük çocuktum. Annem olduğunu anlar gülerdim.

Tipik bir Çukurova kadınıydı; inisiyatifli, “bulaşma yanarsın” cinsinden… Kavga etmediği tek bir komşu yoktu. Ama onların başına bir şey geldiğinde -yaman çelişki- ilk annem koşardı. Fabrikalarda işçi olduğunda da feodal köylü kültürün yerini yavaş yavaş daha modern ve şehirli kültürü almaya başladı. Herkesin yadırgadığı, dedikodusunu yaptığı, giyiminden yaşamına dedikodulara da hiiç aldırmadı.

Önceleri köyde aileye tarlada bahçede, mevsimlik işçilikte çalışarak bir ton katkı sunmuş. Evlendikten sonra -benim aklımda kaldığı kadarıyla-, bir süre maddi durumumuzun kısmen iyi olduğu, babamın bir işyeri sahibi olduğu bir dönem vardı. Oranın kapanmasıyla Çukurova’nın fabrikalarında babamla beraber işçilik… Küçük kardeşlere baksın ve onlar okusun diye okutmamışlar annemi. Sınır dinler mi “Esma Sultan”? Halk eğitim kurslarına elinde çantası gitmez mi okuma yazma öğrenmez mi öğrenir. Hepimiz, elinde çantası boynuna asılmış silgisine kahkahalarla gülmemize rağmen… 

Kızkardeşimle birlikte okuma yazma bilmemesinden faydalandık doğrusu. Ders kitabı diye kadıncağızı taa bitişik şehirlere Yaşar Kemal romanları bulmaya gönderirdik. Duyduğunda kaç terlik fırlattı kafamıza kimbilir, ama yolunu bulduk. Romanları ona da okuyarak. Bu onun kırmızı çizgisiydi. Oğlanlar ne yaparsa yapsın, onlar inşaatlarda da çalışırdı. Ama kızlar mutlaka okuyacaktı. Kendi ayakları üzerinde duracaktı. Bundandır belki her kızının üniversite diploma töreni fotolarında annem karelerden mutlaka gülerek mesaj verir size.

Devrimci dalganın her yeri sardığı yıllarda, biz devrimci olduğumuzda o da sarı bir sendikada işyeri temsilcisiydi. İşçilerin haklarını savunacağını sanıyordu. O yıllarda kadın sendika temsilcisi de pek yoktu. O bilinç düzeyiyle patrona karşı değil, olmadık yerlerde arıyordu işçi düşmanlığını. İşçilere kötü yemek çıkaran aşçının kafasına yemek tepsisi geçirmek gibi. 

Her gün bir devrimcinin katledildiği bölgede korkusunu bizlere kızarak bastırıyordu. Genç kadınları da vurmaya başladıklarında korkusu daha da artmıştı. İşte o andan itibaren farkında bile olmadan işin bir parçası oldu. Babamla beraber güvenlik alarak bizi okula götürüp getirmeye başladılar. Kendi evini faşistler basınca kiraya çıkıp evini taşıyarak, cezaevleri kapılarında kızının görüş günlerini kovalayarak yanımızda durdu hep…

Şimdi ona uzaktan veda ederken yine hep takıldığımız gibi “Bu dünyadan bir Esma Sultan geçti” diye buruk bir gülümseme var bende.

Hoşçakal Çukurova’nın sıradışı kadını!