Bu Dünyadan Tahsin Yılmaz Geçti…



Yaşamımızın akıp giden rutinliğinde semte bir misafir geldi.  Boğaziçi alt yoldan 4’lünün oturduğu kahveye yönelen misafirin sıradışı bir hali vardı. Sade giyimli, ciddi görünümlü, muzip gülüşlü, bıyıklı biriydi. Hatta yanımdan geçerken bana da göz ucuyla bakıp gülümsedi.


Her darbe sonrasının tipik özelliğidir, bilen bilir…

12 Eylül 1980 darbesinin üzerinden 5-6 yıl geçmesine rağmen, dönem basıncını hala hissettiriyordu. Semt, mahalle, ara sokaklar ve köşe başlarındaki kahvehaneler tıklım tıklımdı. Karamsarlığın kol gezdiği böylesi bir iklimde, yığıınlar başıboş ve vurdumduymaz bir profil çiziyordu.

Bu mekanlarda pinekleyenlerin çoğu işsiz güçsüzdü. Örgütsüzlük, belirsizlik, sahipsizlik kol geziyordu. Kahvehane müdavimleri için zaman kavramı donmuştu. Kimi ekrana kilitlenerek Özal’ın kalem hareketlerine odaklanır kimileri de dönemin magazin gazetelerinin -Tan, Günaydın ve türevleri- sayfalarını tersten çeviriyorlardı. 

Geçmişte kıyıdan köşeden elini taşın altına koyanlar da bu çoğunluğa tabiydi. Bir dönem düşlerini süsleyen devrim ve sosyalizmin renginden uzak, o günün modasına uygun yaşıyorlardı.

Çoğunluğu karakterize eden dörtlü bir grup vardı. General Necdet, Karakaş Orhan, Nezik (İnce) Abbas ve şarapçı Faruk… Ne zaman o yoldan, kahveler durağından geçseniz mutlaka oradaydılar. Bazen bu dörtlüye Erol, Oktay ve Yunus da dahil olurdu. Yunus, bilmediğim bir sebepten psikolojisi bozulduğu için sürekli kısa metrajlı voltalar atar ve kendi kendine konuşurdu. 

Dönem itibariyle kahveler saat 24:00’te kapanırdı. 4’lü grup ve onların kitleleri duruma itiraz eder, mekan sahibini zorlar, kahvehanede sabahlayacaklarını bildirirlerdi. Bazen üstünlük sağlar kahvehanenin izbe bir masasında sabahladıkları da olurdu!

Levent son duraktan Çobançeşme Kavşağı’na dek bu caddeden gelip geçenler benzer durumlarla karşılaşır, kimse de yadırgamazdı. 4’lünün takıldığı kahveler durağında çapraz iki kahve, Levent yönüne giderken bir de otobüs durağı vardı. O geç gelen otobüsü beklerken kahveler durağında olup bitenler gözümüzden kaçmıyordu ister istemez. Yanı sıra 4’lü gruba abim de dahil olur, çalışma saati dışında onlarla zaman geçirirdi. Öte yandan kahvelere yakın bir fırın, üst kısmında Manav Mehmet Amca, irili ufaklı küçük marketler de eksik değildi.

Çobançeşme yönüne giderken yol üzerinde beyaz eşya satan Aslan Ticaret diye bir yer vardı. Civarda oturanlara ürünlerini satarak senetlendirip borçlandırıyordu. İsmi Kemal’di. Kazancı yerinde olduğu için “özel” yoz alışkanlıklarından geri kalmayan bir tipti. Günlerden bir gün beyaz eşyacının sırasında dıştan merdivenli yıkık dökük boyalı eve sarışın, güzel bir kadın taşındı. Giyim kuşamı semtin dokusuna hiç uymuyordu. Sanki İzmir’in lüks bir semtini terkedip buraya gelmiş gibiydi.

Çok geçmeden durum anlaşıldı. Sarışın kadın Kemal’in metresiydi. Sabahın erken saatlerinde Kemal önde kadın arkada Levent yönüne doğru yürümeye başlıyor, Kahveler durağını geçince bir müddet sonra yan yana geliyorlardı. Aynı durum gün gün tekrarlanınca 4’lü de zamanlama hatası yapmadan ayaklandı. Artık önde kadın, arkada Kemal, en arkada da 4’lü aynı yöne yürümeye başladılar. Kemal kadını Levent’ten dolmuşa bindirip dönüyordu. Bizimkiler de oralarda oyalandıktan sonra kendi üslerine dönüyorlardı. Kemal durumu farkedince ana yola paralel alt yoldan yürümeye başladı metresiyle. Çiftlerin güzergahı değişince 4’lü de takipten vazgeçti. 

Semtte hayatın döngüsü devam ediyordu. Mevsime göre sebze yüklü arabasıyla manav rampalı yollarda, sokaklardan inip çıkıyordu. Rıfat kamyonetiyle sokaklara dalıp çıkıyor, hoparlörle anons ediyordu sattığı ürünleri. Sütçü Kamil eşek üzerindeki güğümleriyle sağ elini kulağına siperleyerek “süüüüt” diye bağırıyordu. Oyun çağındaki çocuklar sokaklarda özgürce oynuyordu. Ne araç ne de trafik sorunu vardı. Yaz aylarında Şerife Teyze’nin çatıda güneşlendirdiği salçalık domatesleri, kaldırıma dizilen anaokulu çağındaki çocuklar iştahla yiyor, üzerlerine akıtıyorlardı. Çete kurmuşlardı Ozan, Sefer, Volkan… Camiye giden dedelerin önünü keserek haraç alıyorlardı. Bazen para, bazen de şeker. Lakapları bile vardı kendi aralarında. Ozan=Ozdirik, Sefer=Sefo, Volkan=Volkirik’ti kendi dillerinde. 

Öte yandan o dönem henüz bilmediğimiz “Hocaefendi”nin Işıkevleri ve yurtlarında kalan öğrenciler okul sonrasında her sokak başında tezgahta limon satmakla görevlendirilmişlerdi yeni yeni. Kışın limon yazın dondurmayla devam ediyorlardı. İmam Hatip’lerde öğrendikleriyle varoşlara sızmak ve bilgi toplamakla görevlendirilmişlerdi. Kim kimdir, kim camiye gidiyor vs. hakkında bilgi toplamakla görevliydiler. Sızıntı Dergisi’yle de bu işin “gönüllüleriydiler”. Stratejilerini Himmet+Hizmet=Nimet(lenme) oluşturuyordu. 

Dönem itibariyle orta-lise dengi öğrencilerinin örnek aldıkları tipler 12 Eylül darbecisi generallerdi. “Kadirşinas halkımızın desteği ve yardımıyla terörün başını ezdik” sözünün sahibi Tahsin Şahinkaya, Nurettin Ersin, başları Kamil Zorti’yle (Evren’e o dönem takılan lakap) meydanlarda nutuk atıyorlardı.

Bulunduğumuz semtte de benzer tipler yok değildi. Orta ve lise çağındaki öğrencilerin çoğunluğu okul sonrası ve hafta sonlarını semtte bulunan yıkık sinemada futbolla dolduruyordu. Türkiye, Kuzey İrlanda, İngiltere maç serileri hiç bitmiyordu. Nedense birkaç yıl üst üste Türk Milli Takımı adı geçen gruplarla eşleşirdi. Coşkun Özarı saha kenarında oyuncularına direktif veriyor, biz abimle sobayı kurmaya çalışıyorduk. Abimin bir eli sobada bir gözü ekranda “benim hayatım bu maça bağlı, hadi çabuk ol” derken İngilizler golü attı.  Bizimki elinde soba borusu morararak kalakaldı. Özarı, Abdülkerim’e saha kenarında epey bir şeyler anlattı. “Hataley’i oynatma” demiş. Maç bitiminde Abdülkerim milli kaleci Kürt Yaşar’a sormuş “Hoca bana Hataley’i tut oynatma dedi, ama maç boyunca Hataley’i hiç göremedim”. Oysa Hataley ilk yarıda 3 gol atmıştı, zaten maç 8-0 bitti. Neyse ’86 Meksika dalgası.. Maradona “Tanrının Eli”yle attığı golle İngilizler devre dışı kalınca biz de öcümüzü aldık. Sonraki yıllarda İngilizlere yenilsek de önemli değildi. Maradona dünya genelinde ezilenlerin futbol tanrısı olmuştu ve bu bizlere yetti zaten. 

Henüz renkli TV’lerin yeni yeni moda olduğu dönemdi. Dallas, Şahin Tepesi dizileri revaçtaydı. Okulda, sokakta, kahvehanelerde Suelin, Ceyar ve Yuing’in icraatları, Encila Cening’in Şahin Tepesi dizisindeki kaprisleri “gündem” oluşturuyordu. 

TRT 1, yanılmıyorsam 2 de vardı. Mevcut kanallarda bazen nitelikli filmler de yayınlanıyordu. Dönemle çelişen 2’inci Dünya Savaşı, Nazi işgalleri ve faşizmi anlatan türden “Kartal Kondu”, “Kasabanın Sakinleri”… veya tarihe damgasını vuran yazar, ressam, müzisyenlerin biyografileriyle harmanlanmış toplumsal süreçleri anlatan yayınlar birlikte yapılıyordu. İçerikleri yabana atılmayacak nitelikteki bu yayınlar tekdüze yaşamımıza renk katıyor, soluksuz anlarımıza soluk oluyordu. Kurum TRT de olsa arka planda çalışan nitelikli birileri vardı. Değilse Erkan Yolaç’ın Mehter Marşı’yle gelip İzmir Marşı’yla gidecek değildi ya bu halk. Ya da Kamil Zorti’nin bir gecede devlet sanatçısı ilan ettiği Emel Sayın’ın müziğine, Ayten Gökçer’in davetkar bakışına muhtaç değildik elbette.

Diğer yandan karanlığa kurşun sıkan ’84 Ölüm Orucu’ndan da bihaberdik. Amed Zindanı’nda lahmacun ve turpla itirafçı yaratan Esat Oktay Yıldıran’ı da tanımıyorduk. Henüz bunlar bilincimizde günyüzüne çıkmadığı gibi, Dörtlerin bedenleriyle meşalediği geceyi de bilmiyorduk. Derdimiz çoook, dermanımız yoktu. 

Günlük yaşamımız iş-okul-ev ve semtte olup bitenlerle sınırlıydı. Kahveler Durağı 4’lüsü icraatlarına devam ediyor, bazen ara sokakta -yıkık sinema sokağı- Asef ve İlyas’ın kahvesinde bazen de asıl üslerinde pinekliyorlardı. Gün içinde Levent Son Durağa giden yolu boydan boya arşınlıyorlar, tekrar tersi istikamete dönüyorlardı. Yanı başlarında Faruk ateşli ateşli tepinerek yakınıyor, arada bir elindeki şişeden şarabını yudumluyordu. Eşiyle olan geçimsiz hallerini 4’lüye aktarıyor, dert yanıyordu. Faruk tutucu bir ailenin kızını kaçırarak evlenmişti. Sorunlar depreşince kadın babasının yanına sığınmıştı. Bu muhabbet üzerinden birkaç gün geçtikten sonra  4’lüyle kayınpederinin kapısına dayandı. Faruk, üzerinde eşinin kıyafeti, başında eşarp, elinde şarap şişesiyle bağırıp çağırıyordu. Ufak çaplı bir arbede sonrasında kayınpeder bir Faruk’un haline bir mahalleliye baktı. Hızla bahçeden eve girdi kızının kolundan tutarak geri döndü. “Al eşini, bir daha bu sokaktan geçme” dedi. Faruk, mutlu bir edayla eşinin elinden tutup rampadan evine doğru yürüdü.

***

Sen tanımazsın aslanım…

İzmir’i herhangi bir tepeden seyredenler bilir hüzün sokaklarını. Hele ki Gültepe’lilerdenseniz bu duygu daha da yoğundur. Günbatımı bulutlara da denk gelmişse görsel renklerle akşama göz kırpar. O an güneş kızılımsı renkle denize dalıyor sanırsınız. Her insanın yaşadığı coğrafyaya ilişkin belleğinde kalan izler vardır. Yaşamın akıp giden döngüsünde, ayın ve güneşin tanıklığındaki yalnızlık duygusu bizimki… Ya da ruhsal boşluğumuzun boğuntusunu gezegendeki ışık toplarına havale edişimiz, umuda dair beklenti nöbetlerimiz… 

Oysa ne çok doğmuştu ay ve güneş. Ne çok kaymıştı yıldızlar ve bir bir dileklenmişti umutlar. Yıllar geçmişti darbenin üzerinden, kalbimize saplanan ağrıların, sınırsız solukların “adressizliğine” ulaşamamıştık. Yeraltından akan nehrin sorgudaki adressizliğini duymamıştık. Dağınık, dalsız budaksız bir ağacın köküne inmeyişimiz belki de bundandır gün batımında hüzünle inlerimize çekilişimiz. Özetle günün bitimi ne denli hüzünlüyse şafağın ilk ışıkları da o kadar umut yüklüdür. İnişli çıkışlı bir ruh hali… Gecesi içimizdeki kuşlar üşüten, gündüzü maviye tutkun, bitmeyecek umutların koynunda saklıdır açlığımız. 

Yaşamımızın akıp giden rutinliğinde semte bir misafir geldi. 

Boğaziçi alt yoldan 4’lünün oturduğu kahveye yönelen misafirin sıradışı bir hali vardı. Sade giyimli, ciddi görünümlü, muzip gülüşlü, bıyıklı biriydi. Hatta yanımdan geçerken bana da göz ucuyla bakıp gülümsedi. Niyeyse 4’lünün yayıldığı masaya yöneldi. Misafiri farkeden 4’lü anlık bir refleksle bir durumdan öteki duruma geçti. Heyecan ve coşkuyla kucakladıkları misafire yer verdiler. Bu arada çayları sunan kahveci 4’lüyü işaret ederek misafire şikayete başladı. “Bunlar artık çalışmıyor, gece de evlerine gitmiyorlar. Çay parasından vazgeçtim, kahveyi kapattırmıyorlar” diye ardarda sıraladı şikayetlerini. 

Bu duruma bir anlam verememiştim. 4’lünün davranışları da değişmişti. Ortamda ciddi bir hava oluşmuştu. Bir anda beklediğim otobüsü görünce olup bitenden uzaklaştım. NKL’de futbol oynayacaktık. Toplama bir takımdık, şortlarımız yaz kış üzerimizde tetikte dolaşıyorduk. Her an bir yerde, sokakta maç yapabilirdik çünkü. 

Günün sonunda eve dönerken kafamda sorular dolaşmaya devam etti. 4’lünün masasına oturan misafir kimdi? Neden her zaman o anki gibi değillerdi?.. Ertesi gün Karakaş’la karşılaşınca sordum: “Orhan abi dün sizin masaya oturan kimdi?” Zaten çatık kaşlıydı Orhan abi. Sorum karşısında kaşlarını iyice çattı, ciddi bir hava takındı, uzaklara baktı. “Sen tanımazsın aslanım. Abin nerde, okul nasıl gidiyor”la geçiştirdi. Kahveler durağında karşılaştığım gizemli misafirin kim olduğunu öğrenememiştim o gün.

Piknikler…

Mayıs ayının ilk haftasıydı, abim, Karakaş ve bir grup insanla Çınartepe mevkiine doğru tırmandık, piknik yapacaktık, öyle söylemişlerdi. Meğer bizim dışımızda gelenler de varmış. Kimileri kahvaltı hazırlıyor, kimileri çaylarını yudumluyordu. Doğrusu İzmir’e geldiğim günden beri o günkü kadar duygu yoğunluğuna kapılmamış, kendimi öylesine özgür hissetmemiştim. İzmir’i yüksek bir yerden seyretmek, insanları bir arada ve coşkulu görmekten etkilenmiştim. Türkü söylemek istediğimi söyledim. Tedirgin bakışlarıyla onayladılar. “Dört bir yana haber saldım…” bet ve detone sesimle söyledim. “Bizde hal mi bıraktın Kızıldere”yle devam ettim. Bir ara etrafı kontrol ederek bana baktılar. “Yeterli” dedi Karakaş. “Çevrede yabani otlar var(mış)”, “Başımız derde girer(miş)”, “Biz normalde bahar bayramını kutlamaya gelmişiz”… zaten öyle ya. Azerilerin dediği gibi kör ve pişman halde kalakalmıştım İçimdeki çığlık boğulmuştu sanki. Bir süre sonra herkes inine döndü. Dönemin ruhu böyleydi belki de. Gün ola devran döne…

“Arayan bulur”

Bir dönem böyle geçerken biz de eşek değildik elbet ya da Veysel’in deyimiyle “o kadar da kör değildik”, görüyorduk. Her ne kadar örgütlü yapılarla ilişkimiz olmasa da bir şeyleri sorguluyor, arıyorduk. Okumayı ihtiyaç olarak görmek bir ayrıcalıktı. Hoş elde avuçta çok şey de yoktu. Tek başına günlük bir gazeteyi takip etmek bile insanları ortaklaştırabiliyordu. Biz de okulda, semtte, sokakta bu durumlarla karşılaştığımızda ortaklaşabiliyor ya da diğerlerinden ayrılıyorduk. Okuduğumuz gazete-dergi her ne kadar sistem içi sınırlarda olsa da bu anlamda önemliydi. Geçmiş dönemde -bizden önceki abilerin- belleğimize yüzeysel olsa da kazıdığı ya da bizim algılama çapımız kadar anlamlandırmaya çalıştığımız bir süreçti örgütlenmek. Hani bir deyim vardır “arayan bulur”… Bizim dönem de öyleydi, çemberin kıyısında köşesinde dolaşıyorduk. Klasik bir etkileşim, kitap alışverişi, beğendiğimiz müzisyenlerin kasetlerini dinleyip değiş tokuş etmek, siyasal ve sosyal içerikli filmler izlemek, tiyatroya gitmek vs. başlangıç adımlarımızdı.

“Uyuyan dev nihayet uyanıyordu”…

Öyle bir halka yakaladık ki, eninde sonunda kendimize geldik. Duygu, coşku, özlem hepsi iç içe harmanlanmış bir süreçti bizim için. Toplumsal dinamiklerin yeni yeni hareketlenmeye başladığı bir dönemde bizler de kortejdeki safımızı güçlendirme yönünde koşuşturuyorduk. Randevular, yayınlar, onlar üzerine okuyup çözümlemelerde bulunmak artık yaşam biçimimiz olmuştu. Azımsanmayacak bir birikim de sağlanmıştı. “Uyuyan dev nihayet uyanıyordu”…

Bizim kuşağın özellikleri kendi içinde farklılıklar gösteriyordu. Kimimiz okumayı sevmiyor, pratik işlere koşmayı militan bir tutum olarak algılıyorduk. Kimimiz okuyor, okuduğumuzu anlayamıyorduk. Kimimiz okuduğumuzu anlıyor, yaşamdaki karşılığını bulamıyorduk kimimiz hepsini anlıyorduk da yapıya değil, kendimize uyarlıyorduk. Toyluklarımız, kaygı-korku hepsi iç içeydi.

Nihayet yıllar sonra bizim kuşak da kendisine bir mecra bulmuştu/bulmuştuk. İnsanın en mutlu olduğu zemin, kendini, duygu ve düşüncelerini özgürce ifade ettiği yerdir. Mutluyduk ve halen de mutluyuz, umutluyuz. 

Yapıyla tanıştıktan bir süre sonra semt  örgütlülüğünün deyimiyle ifade edersek “öncesinde geçen onca yılı sığır gibi yaşamışız” diye düşünmeye başladık. Bize bilinç, kişilik kazandıran yapının gücü ve bilinç sıçramasıdır, özetle birey olma hükmünü kazanmışız. Dolayısıyla bugün her ne kadar kırılma ve dökülmeler olsa da, TDH’nın bugünkü gerileyişi, tasfiyecilik sendromu aşılmasa da, bizi biz yapan yapının tuğla kırıklarıyız. Yanı sıra herbirimizin kitlelerle etkileşiminde az buçuk dilimiz dönüyor, konuşabiliyorsak işte tam da bu örgütlü yapının damarlarından beslendiğimiz süreçtir.

‘Bahar gelmişti bilincimize’

İzmir’e gelişimin 3 veya 4’üncü yılı itibariyle lisede kendimiz gibi adreslerle buluştuk, doğaldır ki çoğunluktan ayrışan bir anlayışımız vardı. Örneğin müfredat sınırları içinde hareket etmemek, İstiklal Marşı’nı okumamak… Bu aykırı tutumlarımız dikkat çekmiyor değil. Öğrencilerden hocasına herkesin gözü bizdeydi. Ancak biz kimseleri takmıyorduk. Sürekli okuyan, önerilerde bulunan bir konumdaydık. OÇ (Orak-Çekiç) ve İK’ların (İhtilalci Komünist) eski sayıları, yeni çıkan, yapıyı temsil eden yayınlar sürekli el değiştiriyor, konuşup tartışıyorduk. Coşkumuz tarif edilemeyecek boyuttaydı. Özgürleşmiştik, bahar gelmişti bilincimize. Taşradan gelen bir tip olarak benim bile dilimi çözmüştü yapıyla temas. Sus pus oluşum, tarih hocamın derslerindeki sessizliğim tarih hocamın “tarikatçı” olduğumu düşünmesi. Her şey lise son sınıfın 2’inci yarısında oldu benim için. Çünkü bir önceki dönem okulla alt sınıfta kaldığımız yönünde mahkemeliktik. Zaten 10 dersten 8’i zayıftı. Aslında liseyi bile zor bitirdim. Hatta bitiremedim, coğrafya dersini bile cezaevinde bütünleme sınavıyla geçebildim. Aile içinde espri konusu olmuştu. Uzun erimli lise hayatım, “Bizimki daha okuyacaktı da hoca öldü” diyorlardı. Haklıydılar bir bakıma, yaşça benden küçük olanlar üniversiteye giderken ben hala lisede inat etmiştim. Neyse ki Buca damında bu iş bitti. 

Lisede bahar aylarında geleneksel geziler düzenleniyordu. Hocalar-öğrenciler arasındaki ilişkiler daha özgür oluyordu bu dönem için. Biz de kendi ekibimizle hiç aksatmıyorduk bu gezileri. Memed sazı ve sözüyle gezilere damgasını vuruyordu. Benim Memed’e katkımsa türkülerin sözlerini hatırlatmaktı Memed kendi bünyesine pekçok meziyeti barındırıyordu. Makedon inadı vardı. Gözaltı sırasında da direnen yoldaşlarımızdandı. Şiir, öykü yazarlığı da ayrı… 

Dolayısıyla bu gezilerde dinlenen müzikler söylenen türkülerden dolayı ayrı bir çekim merkezi işlevi görüyorduk. Popülerdik ve etrafımızdaki halka genişliyordu. Okul çevresinde gittikçe tanınıyorduk. Hocalarımız da ilgiliydiler. Dönemin atmosferi ve özgüvenimiz ile bütünleşik hızımızı alamayıp Orak-Çekiç’i, İhtilalci Komünist’i okul bahçesinde bize ait ağaçların dibinde ders çalışıyor havasında okuyup değerlendiriyorduk. Bir önceki yıl mezun olan Ö. de zaman zaman bize katılıyordu ki zaten bizi örgütleyen sorumlumuzda tanıştıran da oydu. [sürecek]

[Bir yoldaşı]