Biz Kazanacağız!*



19 Aralık 2000’de hapishanelere yönelik faşist saldırıyı Lale Çolak’ın Ümraniye Cezaevi’nde not tuttuğu defterinden aktarıyoruz


Lale Çolak

19 Aralık sabaha karşı 05.00’te nöbetçi arkadaşın “Saldırı var, operasyon, uyanın arkadaşlar…” bağrışları arasında hızla apar topar kalktık. Üstümüzebir şeyler geçirir geçirmez ne olduğunu anlamak için aşağı yemekhaneyeindik. Koğuşun (B-1) tam karşısındaki idare pencerelerine askerler mevzilenmiş ve silahları bize yöneltilmiş bir biçimde bekliyorlardı. Bunun neanlama geldiği açıktı. Herhangi bir hareketimizde taranacaktık. Ulucanlar Cezaevi’ne yapılan operasyon döneminde de devlet güçleri bu pencerelere konuşlanarak bizi günlerce taciz etmişlerdi. Bu durumda havalandırmaya çıkamazdık. Hatta bir arkadaşımızın diğer bayan koğuşundaki arkadaşlara bakmak için havalandırmaya çıkma çabası başarısızlıkla sonuçlandı. Askerler hemen camları kırarak daha fazla ilerlersek neler yapabileceklerinin mesajını verdiler. Nereden geldiğini tam olarak kestiremediğimiz -ağır bir şeyle duvarlara vuruluyormuş gibi- sesler geliyordu. C-0’ın (diğer kadın koğuşu) dış duvarlarının askerlerce kırılmakta olduğunu anlamakta gecikmedik. Gün ışımaya başlamıştı. Neler olduğunu daha iyi anlayabilmek için televizyonu açtık. Haberler cezaevlerine ardı ardına yapılan operasyonları geçiyordu. Bayrampaşa, Uşak, Gebze, Bursa, Çanakkale, Buca, Aydın, Ümraniye… Oldukça kapsamlı ve katliama dönüktü. Henüz askerlerle yüz yüze değildik. Fakat silah seslerinin ardı arkası kesilmiyordu. Gitgide yakınlaşıyordu sesler. Gaz bombası atılması ihtimaline karşı varolan suları -o gece suları erkenden kesmişlerdi- yukarıya taşıdık. Bir süre bekledik. Koğuşta bekliyorduk. Bir erkek arkadaşımızın askerlerce tarandığı haberi geldi. Adı Ahmet İbili.

Kurşun sesleri adım adım yaklaşıyordu. Küçücük yere tıkılıp kalmıştık ve bir an önce buradan çıkmalıydık. Kendimi bir anda ana maltada buldum. Elektrikleri kesmişlerdi, göz gözü görmüyordu. Askerler henüz içeri girmiş değillerdi. Yıktıkları duvar aralarından, boşluk ve pencerelerden atıyorlardı kurşun ve bombaları. Kendimi bu kurşun sağanağı altında korumak için bir koğuşa girdim. Erkek arkadaşların tarafına geçmiştim böylece. Burada birçok yaralı olduğunu gördüm. Yataklarından fırlayıp, ne olduğunu anlamak için havalandırmaya çıkanlar çatılardan açılan ateş sonucu yaralanmışlardı. Ahmet İbili dışında gerçek mermiyle vurulan yoktu henüz. Plastik mermiler ve şarapnel parçalarıyla yaralanmışlardı. Kimisi kafasından, kimisi yüzünden, kimisi kolundan, bacağından… Gün boyu ara ara hareketlenmeler oldu. Sürekli bir yerler kırılıyordu. Ama neresi olduğunu görmek mümkün değildi. Sadece yorum yapıyorduk. Ya da silah seslerinin geldiği yönden anlamaya çalışıyorduk. Benim de içinde olduğum bir grup arkadaş önce D-3/4 koğuşundaydık. Alt ana malta kapısının önüne askerin yığınak yaptığını fark edince karşı koğuş olan C-3’e geçtik. Akşam saatlerinden itibaren oradaydım. Artık kadınlar koğuşuna dönmem imkânsızdı. Çünkü geçilen noktalarda asker sürekli ateş ediyordu. Gazdan korunabilmek için tek yapabildiğimiz ıslak havlularla ağzımızı, burnumuzu kapamaktı. Gece büyük oranda sakin geçti. Yeni bir gün başlıyordu ve o yeni günün neler getireceğini tahmin etmek hiçte zor değildi.

20 Aralık 2000 – Çarşamba / Bütün gün bir yerleri kırdılar. Pencerelerden baktığımızda çatıdaki askerler kolaylıkla görülüyordu. Tehdit ve küfür savuruyorlardı. Gazın içeriye girmesini engellemek için yatakhane ve yemekhane pencereleri battaniyelerle kapatılmıştı. Açık kalan tek pencere tuvaletinkiydi. Bu aşamadan sonra tuvalete de gidemez olduk. Bizzat gitme girişimim az daha kurşunlardan nasibimi almama neden olacaktı. Tuvalet artık alt kattaki küçük duş kabinleriydi. Yaklaşık 100 kadar insan 3 gün boyunca tuvalet deliğinin olmadığı bu duş kabinlerinde zorunlu ihtiyacımızı giderdik. Suyumuz zaten çok kısıtlıydı. Bir miktar içmek için ayırdık, geri kalanını da gaza karşı korunmak için. Öğlen saatlerinde hareketlilik yaşandı. Yine yıkma, kırma sesleri. C-4 üst malta kapısında bekleyen arkadaşların üzerine gaz bombası atıldı. Soluk alamaz biçimde içeri girdiler. Gaz atıldıkça yemekhanenin içine doğru çekiliyorduk. Bu gaz sağanağından sonra tekrar bir sessizlik başladı. Ana maltanın bir ucu E-Blok tarafına diğer ucuysa A-Blok tarafına çıkar. Her iki uçta da nöbetçiler vardı. Maltanın ortasından yürümenin koşulu yoktu. Duvar kenarından yürümek zorundaydı gitmek isteyen. Çünkü askerler E-Blok tarafına mevzilenmişlerdi ve durmadan silah sıkıyorlardı. Askerlerle aramızda dolap, ranza gibi şeylerden oluşan basit bir engel vardı sadece. Üst maltayı delmeye başladılar. Açılan tavan boşluklarından içeriye su sızmaya başlamıştı. Karanlık bastırdığında E-Blok’taki silah sesleri arttı. Gerçek mermi kullanıyorlardı. E-Blok’ta yaralanan arkadaşlar birer birer geliyorlardı ya da getiriliyorlardı. Manzara korkunçtu. Bir kısmımız C-3’ün kapısında birikmiştik. Kurşunlardan korunmak için yerden sürünerek geliyorlardı ama yine de kurşunlara hedef oluyorlardı. Yaralı arkadaşlara yardım etmek için E-Blok’a doğru yürüdüm. Fakat orta yerde kalakaldım. Kurşunlar vızır vızır yanımdan yöremden geçiyordu. Daha öteye gidemeden geri dönmek zorunda kaldım. Aynı şeyle birçok arkadaş karşılaştı. Her taraf adeta kan deryasına dönmüştü. Bir bir önümüzden geçiyorlardı. Muzaffer Öztürk kafasından yaralanmıştı. Ali Akyüz’ün yüzünde derin bir şarapnel yaralanması vardı. Rıza Poyraz, Bülent Öztürk, Murat Yüce, Murat Ertekin ve ismini bilmediğim, tanımadığım onlarca arkadaşımız yaralanmıştı. Kimisi gerçek mermilerle kimisi de plastik mermi ve şarapnel parçalarıyla. Ardından yoğun bir gaz bombası sağanağı başladı. Gündüz atılanlardan çok daha fazla ve daha yakıcıydı. Öncekinde bir nebze olsa korunabilmiştik. Ama şimdiki boğuyordu. Meğerse bu biber gazıymış. Ağzımız, gözümüz, boğazımız yanıyordu. Islak havludan başka hiçbir şeyimiz yoktu. Gaza karşı ıslak havlu ve battaniyeleri siper ediyorduk. Sayısını bilemeyeceğim kadar çok atıldı. Yüzlerce, binlerce… İyice yemekhanenin içlerine doğru gelmiştik. Hem karanlıktı hem de göz gözü görmüyordu. Ortalık biraz durulunca tekrar kapıya gidildiğinde askerler tekrar tacize başladı. Konuşmaları ve tehditleri daha yakından duyuluyordu artık. “Öldünüz o. çocukları. Hepinizi geberteceğiz, diri diri yakacağız…”türü sözlerdi. A-Blok’takilerden hiçbir haber yoktu. Silah sesleri bu kez de oradan yoğunlaştı. İki taraflı sıkıştırılmaya çalışılıyorduk. Orada da yaralanan olmuş. Sonradan öğrendiğime göre Ercan Polat17 o esnada öldürülmüş. A Blok’takilerden bir daha haber alamadık. Kurşun ve gaz sağanağından korunabilmek için koğuşta beklemekten başka yapabilecek bir şey yoktu. Amaç bizleri öldürmekti. Yaralılardan Rıza Poyraz ciğerinden bir kurşun yarası almıştı. Fakat buraya (Kartal) getirildikten sonra basından okuduğum haberde 3 kurşun yarasından bahsediliyor. Bu doğru değil. Muhtemelen sağ yakalandıktan sonra hastaneye götürülmeden yeniden kurşunlanmış. Yoksa bugün yaşıyor olacaktı. Sinir, biber gazı yağmur gibi yağıyordu. Koğuşun içindeydik artık. Kapının arkasına da elimize ne geçirdiysek yığdık. Bu kez de yanlardaki koğuşlardan girip üstten, yandan duvarlara balyozlarla vurmaya başladılar. Daracık bir alanda üst üste istiflenmiş balık gibi yığılıp kalmıştık. Biraz iyi olanlarımız birbirimize yardım etmeye çalışıyorduk. Yoğun geçen bir gecenin ardından gün sabaha ermişti.

21 Aralık 2000 – Perşembe / Bugün de oldukça hareketli. 3 gündür saldırı kâh duruyor kâh yeniden başlıyor. Periyotlar giderek sıklaşıyor ve bazen uzun bekleyişler oluyordu. Ardından susmak bilmeyen silah, gaz ve dozer sesleri. Konferans salonun olduğu taraftan yoğun silah ve bomba sesleri geliyor. Ses havayı yırtıyordu. Hava gelmesi için zorunlu olarak kırdığımız pencereden konferans salonunun çatısı görülüyordu. Oradan taciz ediliyordu kaldığım koğuş. Gaz bombası atıyorlardı. Perşembe bütün gün iş makinaları çalıştı. Kırık camlardan içeri atılan bombadan Serdar Turan’ın eli koptu. Kanlar içinde geldiğinde eli paramparçaydı. Sağlık konusunda bilgisi olan arkadaşlarımız ilk müdahaleyi yapıp kanı durdurdular. Koğuşun kapısına kadar gelmişti askerler. Fakat girmiyorlardı. İş makinalarının sesi mola vermiş gaz atışları tekrar başlamıştı. Saat 22-23 arasıydı. Çatıları delmeye başladılar. Bizi yakacaklarını düşündüm, tıpkı Bayrampaşa’dakiler gibi… Geceye sessizlik hâkim oldu.

22 Aralık 2000 – Cuma / Ara ara hareketlenmelerden sonra öğlen saatlerinde gaz, sinir ve biber bombası hiç olmadığı kadar arttı. Kapı kırılmış, direkt içeriye atılıyordu gazlar. Habire ıslak havlu tutuyorduk yüzümüze. 14.30 civarıydı. Çoğu insan üst üste bayılıp kalıyordu. Gazdan zaten kimse kimseyi görmüyordu. Gaz karşısında direnme sınırı fiziken sınırlıydı. Birçok arkadaş kendini dışarı atmıştı. İçerde kalmamız demek gazdan zehirlenip ölmemiz anlamına geliyordu ya da koğuşu yakacaktı askerler. Dışarı çıkmaya başladık. Çıkmamla birlikte askerlerin henüz gazın etkisi dahi geçmemişken coplu, yumruklu saldırısına uğradım. Herkes aynı muameleyle karşılanıyordu. Kelepçelenerek idare binasının olduğu bölüme götürüldük. Bazılarımız 3’lü kelepçelenmiştik. Ben ve Oya A. birlikte kelepçeliydik. İdare binasına götürülürken yol boyunca cinsel taciz ve coplu saldırıya uğradık. Pantolonlarımız belimize kadar çamur içindeydi. Birbirimize kelepçeli haldeyken Oya A. baygınlık geçirdi. Askerler bunu görmelerine rağmen bizi iyice sürüklüyorlardı. Yardım etmemem için diğer kolumu sıkı sıkı tuttular. Arkadaşım kendinde değildi. Bir yandan vurmaya devam ediyorlardı. Bu şekilde bir havalandırmaya getirildik. Gaz sağanağı yeniden başladı. Açık havada olmamıza rağmen müthiş yakıcıydı. Gaz maskeli askerler dahi öylesine etkilendiler ki içeri girmek istediler. Böylelikle bizi de içeri almak zorunda kaldılar. Ben, Oya, Melek, Ayşe, Selva, Diren, Meral ve Nezahat isimli arkadaşlar idareye ait bir odaya itiş kakış atıldık. Ardından birer birer arkadaşlar getiriliyordu. Saçlarından çekilip, yerlerde sürüklenerek, tekmelenerek kum çuvalı gibi içeri atılıyorlardı. Gelenlerin birçoğunda patlayan gaz bombalarından kaynaklı yanık vardı. Belki de bir çeşit kimyasal maddeydi. Çatılardan atılan bombalar ayaklarına, bacaklarına, kafalarına düşmüştü. Bazı arkadaşlarda sinir gazının etkisiyle saçmalıyorlardı. Muhabbet Kurt, Serpil Cabadan, Gülay Boran ve Binnaz Demirbaş’ın gazdan bacaklarında yanıklar vardı. Ayça Ömer’in ise elleri ve yüzü yanmıştı. Doktor ve sedye talebimiz askerlerce reddedildi. Saatlerce bu odada bekletildik. Saat 21:30 civarı odadan çıkarılmaya başlandık. İşlemlerin yapıldığı yere götürülene kadar yine dövüldük, cinsel tacize uğradık. Üst aramamız yapıldı. Ayakkabımı çıkarmam istendi. İnsan onuruna aykırı bir davranış olduğu için reddettim. Zorla yere yatırılıp bir yandan da döverek ayakkabılarımı çıkardılar. Sol elimi kırılacak denli büktüler, üzerine bastılar. Bu tamamen kasıtlıydı. Sol elim felçli ve bunu askerler sık sık hastaneye gittiğim için çok iyi biliyorlardı. Beni tanıyan bir askerin “Bunun eli sakattı” demesi üzerine bir başkası “İyi o zaman iyice kıralım” diyerek kolumu büktü. Diğer arkadaşlar da benzer uygulamalara maruz kaldılar. Beklemeye başladık. Her tarafımızdan acı gaz kokusu geliyordu. Saat 23:00’te dayaklı bir geçit töreniyle ring aracına bindirildik. Her noktada askerlerin saldırısına uğradık ve bu henüz başlangıç sayılırdı. On üç kadındık. Ringin içine de gaz sıkılmıştı. Kartal Cezaevi’ne gelene kadar (nereye götürüldüğümüzü bilmiyorduk) askerler zor durdu ve gelince hemen kendilerini dışarı attılar. Bizi ise iyice gazdan etkilenelim diye saatlerce cezaevi kapısının önünde ringte beklettiler. Oysa indirebilirlerdi. Gelip gidip “Geberin iyice zehirlenin” diyorlardı. Askerlerin “Cehenneme hoş geldiniz” sözleri eşliğinde indirildik. Saat 03:00’tü.

Günlerden… 23 Aralık Cumartesi. Bir yığın bürokratik işlemden sonra kısa bir ring yolculuğu yaptık. Bu kez de duyarlı kapıdan geçip üzerimizde öten hiçbir şey olmamasına rağmen yeniden ayakkabılarımızı çıkarmamız istendi. Ümraniye’de zaten zorla çıkarıldığı için çıkarmayacağımı söyledim. Aynı uygulama burada da uygulandı. Onlarca asker coplarla, yumruklarla özellikle kafama vurarak ayakkabılarımı çıkarıp tekmelerle duyarlı kapıdan içeri ittiler. Bu seansta Melek Tukur’un ağzına cop soktular. İşlemler burada da devam etti. Revire götürüldük. İki doktor vardı. Tavırları umursamazdı. Gözle görülür yara, morluk ve şişlere rağmen genel geçer şeyler yazdılar. Zaten görüntümüz bile her şeyi, nelere maruz kaldığımızı hemen anlatıyordu. Israrlarımıza rağmen tavırlarını değiştirmediler. Saldırı sonrası kendimde, arkadaşlarımın yardımıyla tespit ettiğim hasarlar şunlardır; Sağ bacak baldırda 40×35 yaygın ekimoz (cop nedeniyle) sol bacak ön baldırda 10×10 yaygın ekimoz (cop nedeniyle), sol el tarağında basma ve bükme nedeniyle morarma ve yoğun ağrı. Kulaklarda ağrı. Sol kulak zarı patlamış. (Bunu TTB’den gelen doktorların muayenesi sonucu öğrenebildim.) Cop darbeleri nedeniyle başta şişlikler ve yoğun ağrı. Cinsel organlara yönelik darp sonucu ağrı, 4 yerde saçların çekilmesi sonucu saçsız deri. Sinir gazı, biber gazı ve sis bombası nedeniyle boğazda ve ciltte yanmalar.

5 Şubat 2001

(*) Bu anlatım Lale Çolak’ın cezaevinde not tuttuğu defterden alınmıştır.