Çalışma Kampındaki Tutsaklar ve Mayısböcekleri



Kampa geleli bir yıl oluyordu ve son üç haftadır günde sekiz saat, boş mideyle çimento çuvalı taşımaktaydı. Omzundaki çuvalları dengede tutarak dizini büktü ve işaret parmağının bir hareketiyle böceği ayaklarının üzerine döndürdü


Romain Gary

Ömrünün en çetin savaşı bu olmuştu.

Mayıs böcekleriyle ilgili bu olay, mayıs ayında, kamptaki ilk yılının sonunda yaşanmıştı ve kendisi bunun ilk kışkırtıcısı olmuş, onlara yardım eden ilk kimse olarak hareketi tetiklemişti. Bu sırada onlara yardım eden ilk kimse olarak hareketi tetiklemişti. Bu sırada Baltık üzerindeki Eupen taş ocağında çalışıyor, bin yıllık inşaatlar yapan yeni firavunların devasa eserleri için çimento çuvalları taşıyorlardı. Tek sıra halinde, yavaş yavaş ilerliyor, ağırlık altında ezilmemek için yanlış bir adım atmamaya özen gösteriyorlardı. Aralarında hem siyasi tutuklular hem de adi suçtan hüküm giyenler bulunuyordu ve yirminci yüzyılın alışkanlıklarına uygun olarak hepsi aynı zorunlu çalışma yoluyla ıslah edilme programına tabiydiler, bu arada yüzleri ilk güneşten zaten yanmış olan SS subayları da dişlerinin arasında çiçeklerle otların üzerinde tembellik ediyorlardı. Aralarında Leh piyanist Rotstein vardı; sakalı çok hızlı uzadığı için kimi zaman at kılından bir şilte gibi yanakları kıllarla dolu görünen ve tuvaletleri temizleme görevi sırasında kokuya dayanabilmek için yüksek sesle Mallarmé’den şiirler okuyan, Fransız yeraltı örgütünden editör Revel, tarım yarışmasında birincilik ödülü kazanan dişi domuzunun buruş buruş olmuş fotoğrafını sürekli üzerinde taşıyan ve önemli biri olduğunu kanıtlarcasına gururla herkese gösteren Szwabek adında bir başka Leh; demiryollarında işçi olarak çalışan ve bir defasında bir lokomotif ıslığı duyduğunda zırıl zırıl ağlamaya başlamış olan Emile ön adlı Prévost ve hatta bir de Durand vardı, karşısına çıkan herkese Kurtuluş’tan sonra göreceği ilk Schmitt’e ne yapacağını anlatan, eğlencelerin olmazsa olmazı Durand. Kurtuluş’tan sonra Eupen’deki Doktor Schmitt’in kapısına cebinde bir tabancayla gedip kendini tanıtmış, bir an duraksadıktan sonra adamın elini sıkıp oradan uzaklaşmıştı. Rahin Julien, kampta geçirdiği iki yılın sonunda neredeyse hiç zayıflamamış olduğu için, Yüce Tanrısı’ndan gizli olarak tayın çalmakta suçlanmıştı. Başkaları da vardı, daha pek çokları, yolun bir yerinde ölüp gitmiş, adları artık hiçbir şey ifade etmeyen başkaları. İşte bu adamlar yüklerinin ağırlığı altında iki büklüm yürürlerken, gardiyanları da otların üzerinde pantolonlarını güneşin okşamalarına açmış, baharın ilk sıcak günlerinin tadını çıkarıyorlardı.

Morel birden yanağına bir şeyin çarptığını hissederek yere çöktü ve dengesini korumaya çalışarak dikkatlice başını önüne eğdi. Bir mayısböceğiydi bu.

Sırtüstü düşmüş, ayaklarını havada sallayarak, dönebilmek için boş yere çaba harcıyordu. Morel durup gözlerini ayaklarının dibindeki böceğin üstüne dikmişti. Bu sırada kampa geleli bir yıl oluyordu ve son üç haftadır günde sekiz saat, boş mideyle çimento çuvalı taşımaktaydı.

Ama burada gözden kaçırmaya izin veremeyeceği bir şey vardı. Omzundaki çuvalları dengede tutarak dizini büktü ve işaret parmağının bir hareketiyle böceği ayaklarının üzerine döndürdü.

Yol boyunca aynı şeyi iki kez daha yineledi. Bunu ilk fark eden, onun hemen önünden yürüyen editör Revel oldu. Onaylarcasına bir homurtu çıkarttıktan sonra o da hemen sırtüstü düşmüş bir mayısböceğinin düzelmesine yardım etti. Sonra sıra, zayıflığından ötürü görenlerin bedeninin parmaklarının inceliğini taklit etmeye çalıştığını düşünebileceği piyanist Rottstein geldi. Bu noktana sonra neredeyse bütün “siyasiler” ters dönmüş mayısböceklerinin yardımına koşanlarken, “adi suçlular” ise küfürler ederek yanlarından geçip gidiyorlardı. Kendilerine verilen yirmi dakikalık mola sırasında siyasilerden bir tanesi bile kendini bitkinliğe bırakmadı. Oysa genellikle bu zamanlarda kendilerini yerlere atar, düdük sesini duyana kadar da orada öylece yatıp kalırlardı. Ancak bu sefer sanki yeni bir güç bulmuş gibiydiler. Herbiri gözleri yerde, yardım edebilecek bir mayısböceği arayarak ortalıkta gezinip duruyordu. Gerçi bu fazla uzun sürmedi. Çavuş Grüber’in kendini göstermesi yeterli oldu. Sıradan bir kabadayı değildi bu. Eğitimli bir adamdı. Savaştan önce Schleswig-Holstein’da öğretmenlik yapmıştı. Neler olup bittiğini bir saniye içinde anladı. Düşmanı tanımıştı. Sıfıra indirgenmiş adamların arasında kabul edilmesi mümkün olmayan rezilce bir inanç gösterisi, bir saygınlık iddiasıyla karşı karşıya bulunuyordu. Evet, durumu değerlendirmesi ve bunun yeni bir dünya inşa etmekte olanlara karşı ne kadar büyük bir meydan okuma anlamına geldiğini kavraması için bir saniye yetmişti. Hemen savaşmaya girişti. Olan bitenden pek de bir şey anlamamış olsalar da dayağa her zaman hazırlıklı olan nöbetçilerin eşliğinde önce tutsakların üzerine atıldı. Nöbetçiler dipçikleri ve tekmeleriyle sağa sola darbeler savururlarken Grüber protestoculara gereken dersin verilmesi için yapılması gerekenin bu olmadığını hemen fark etti. Bunun üzerine iğrenç olduğu kadar hedefine ulaşmanın çaresizliği bakımından acınası da olan bir şey yaparak gözleri yerde otların üzerinde koşmaya başladı ve gördüğü herbir mayısböceğini çizmelerinin altında ezdi. Dört bir yana doğru koşuyor, çemberler çiziyor, sıçrıyor, ayağını kaldırıp topuğunu yere vurarak gülünç ve faydasızlığıyla neredeyse dokunaklı bir dans gösterisi sunuyordu. Çünkü istediği kadar tutukluyu bayıltsın, istediği kadar mayısböceğini ezsin, hedef aldığı kesinlikle onun erişiminin dışındaydı ve öldürülmesi mümkün değildi. Hiçbir ordunun hiçbir polisin hiçbir milisin hiçbir partinin hiçbir örgütün başaramayacağı bir işe girişmişti. Yeryüzündeki bütün insanları en sonuncusuna dek öldürebilmesi gerekirdi ve o zaman bile doğanın yenilmez bir gülümsemesi gibi, onlardan geriye bir iz kalması hala mümkündü. Elbette ki yaşadığı bu bozgunun bedelini onlara ağır ödetti. O gün onları iki saat fazladan çalıştırdı ve bu iki saat, insan gücünün dayanabileceği en son sınırla ötesi arasındaki fark anlamına geliyordu. Gece olduğunda hepsi böyle bir bitkinliğe dayanıp dayanamayacaklarını, ertesi gün için hala birazcık güçlerinin kalıp kalmadığını merak ediyorlardı. Rotstein özellikle güçsüz düşmüştü. Yatağının üzerine yüzüstü çökmüştü. Diğerleri üzerine eğilerek onu da bir mayısböceği gibi döndürmeyi istediler. Havalanmasına yardım etmeyi… Ama yardıma gerek yoktu. O her gece kendi kendine havalanıyordu.

[Cennetin Kökleri, Romain Gary, Türkçesi: Hasan Can Utku, Sel Yayıncılık, 2024]