Öğrenci Hareketi ve Emek Örgütleri: Mücadelede Birleşmenin Zorunluluğu



Emek örgütleri ve sendikalar, öğrencilerin çağrısına kulak vermelidir. Üniversiteler boykotlarla çalkalanırken, akademisyenler öğrencileri destekleyerek baskılara karşı koymalı. İşyerlerinde grevler ve direnişler örgütlenmeli. Ancak bu şekilde kayyum rejimine, Führerci tek adam diktatörlüğüne ve faşist yönetim anlayışına karşı sonuç alıcı bir halk hareketi yaratılabilir


Boğaziçi Üniversitesi Öğrenci Temsilciliği Kurulu (ÖTK), İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından başlayan öğrenci eylemlerine ilişkin bir açık mektup yayımladı. Yayınlanan metinde ekonomik koşulların kötüleşmesi ve antidemokratik uygulamaların artışı vurgulanarak, “Öğrenciler olarak bu gibi anti-demokratik uygulamaların sonuçlarını gayet iyi biliyoruz. Çalışanlarla, akademisyenlerle, öğrencilerle birlikte yönetmek istediğimiz üniversitelere saraydan kayyumlar atanıyor. En ufak bir hak talebimiz soruşturmalarla karşılık buluyor” ifadeleriyle öğrencilerin bu baskılar karşısında ilk günden beri sokakta olduğu belirtildi. ÖTK, emek örgütlerini de mücadeleye çağırarak “Mevcut iktidarın yıllardır bina ettiği baskı rejimi karşısında birleşik mücadele dışında bir çözüm yok” vurgusu yaptı.

Bu çağrı, günümüz Türkiye’sinde öğrenci hareketinin yeniden kitleselleşerek siyasal alanda önemli bir aktör haline geldiğini gösteriyor. Üniversite gençliği yalnızca akademik haklarını değil, toplumun genel demokratik taleplerini de savunan bir pozisyonda konumlanıyor. Türkiye’de öğrenci hareketleri, tarihsel olarak toplumsal değişimlerin en önemli dinamiklerinden biri olmuştur. 1968 kuşağından 1980 öncesine, 2013 Gezi Direnişi’nden bugüne kadar, öğrenciler devlet baskısına ve otoriter uygulamalara karşı mücadelede ön saflarda yer aldı. Bugün de bu geleneğin sürdüğünü, Boğaziçi’nden Eskişehir’e, Ankara’dan İzmir’e kadar pek çok üniversitede süren eylemlerden görmek mümkün.

ÖTK’nin bu çağrısı, İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından Saraçhane’de başlayan büyük kitlesel eylemlerle birleşerek yeni bir boyut kazandı. 19 Mart’tan itibaren yurttaşlar üç gün boyunca Saraçhane’ye yürüdü, meydanları doldurdu. Bugün de (22 Mart) yüz binlerce kişi İstanbul Büyükşehir Belediyesi önünde toplandı. Alan “Diplomasız Erdoğan”, “Gün gelecek devran dönecek, AKP halka hesap verecek”, “Birleşe birleşe kazanacağız” gibi sloganlarla yankılandı. Kamu emekçileri “Kayyım darbedir, darbeye izin vermeyeceğiz” diyerek Saraçhane’ye giriş yaptı. Sembolik de olsa bu tablo, öğrenci hareketinin yalnız olmadığını ve mücadelede birleşme eğiliminin giderek güçlendiğini gösteriyor.

Öğrencilerin kürsüye çıkması ve üniversitelerde süren direnişlerin Saraçhane’deki büyük kitleyle buluşması, bu hareketin sınıf mücadelesiyle birleşme potansiyelini ortaya koyuyor. Boğaziçi öğrencisi Rozerin’in “Türkiye, patronlar için cennet, öğrenciler ve işçiler için cehenneme dönüştü” sözleri bu mücadelenin sınıfsal yönünü açıkça ifade ediyor. İBB yurdunda kalan Tuğba adlı bir öğrenci ise “Yoksul öğrenciler için barınma hakkı sağladığı için İmamoğlu’na teşekkür ediyorum. Ancak bu yalnızca bir belediye başkanına sahip çıkmak değil, aynı zamanda hepimizin geleceğine sahip çıkmaktır” diyerek hareketin yalnızca bir burjuva siyasi figüre indirgenemeyeceğini belirtti.

Bu noktada, ÖTK’nin metninde vurgulanan en kritik noktalardan biri öğrenci hareketinin yalnızca kendi gücüne yaslanarak uzun vadeli bir başarı elde edemeyeceğidir. Öğrenciler, bu direnişin daha geniş bir toplumsal mücadeleyle birleşmesi gerektiğini açıkça ifade ediyor. “Sendikalara, emek örgütlerine, meslek örgütlerine sesleniyoruz; öğrencilerin başını çektiği bu mücadeleye omuz verin!” çağrısı, sınıf mücadelesinin farklı alanlarını birleştirme ihtiyacının altını çiziyor. Türkiye’deki mevcut baskı rejimi yalnızca öğrencilere değil işçilere, kamu emekçilerine, akademisyenlere, avukatlara ve toplumun diğer kesimlerine de sistematik olarak saldırıyor.

Öğrenci hareketi, yalnızca kendi haklarını savunmanın ötesine geçerek genel grev ve genel direniş çağrısı yapıyor. Emek Gençliği’nden Ezgi Tatlı’nın Saraçhane’de yaptığı “Üniversiteler teker teker boykot ilan ederken pazartesi gününden itibaren hayatı durduruyorken, bizim işçilere, emekçilere, sendikalara, meslek örgütlerine bir çağrımız var; genel grev genel direnişi örgütleyelim” açıklaması bu mücadelenin genişletilmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Bu noktada, sendikaların ve emek örgütlerinin tutumu kritik bir öneme sahip. Bütün sendikaların işçi örgütlerinin, işyerlerinde ve sokakta öğrenci hareketiyle birleşerek baskı rejimine karşı ortak bir duruş sergilemesi mücadelenin kitleselleşmesini ve sonuç almasını sağlayayacaktır. 

Öğrencilerin çağrısındaki “çözüm sokakta, sandıkta değil” vurgusu, bu mücadelenin yalnızca seçimlerle sınırlı bir çerçevede ele alınamayacağını ve esas olarak tabanda örgütlü bir emekçi halk hareketinin gerekli olduğunu ortaya koyuyor. Özellikle üniversitelerdeki boykot çağrıları ve akademisyenlerin de bu sürece katılmaya davet edilmesi, mücadelenin daha geniş bir alana yayılması açısından önemli bir hamle olacaktır. Zira tarih boyunca, öğrencilerin ve akademisyenlerin yan yana durduğu hareketler, baskıcı rejimlere karşı ciddi kazanımlar elde etmiştir.

Bugün yaşanan öğrenci hareketi, yalnızca üniversite içindeki sorunlara odaklanan bir mücadele değildir; bu hareket, daha geniş bir toplumsal dönüşüm talebiyle birleşmektedir. Ekonomik krizin derinleştiği, baskı politikalarının arttığı, demokratik hakların gasp edildiği bir dönemde, öğrenciler emekçilerle, işçilerle ve toplumun diğer ezilen kesimleriyle birlikte hareket etmedikçe mücadelelerinin başarıya ulaşması zor olacaktır.

Bu nedenle, emek örgütleri ve sendikalar, öğrencilerin çağrısına kulak vermelidir. Üniversiteler boykotlarla çalkalanırken, akademisyenler öğrencileri destekleyerek baskılara karşı koymalı. İşyerlerinde grevler ve direnişler örgütlenmeli. Ancak bu şekilde kayyum rejimine, Führerci tek adam diktatörlüğüne ve faşist yönetim anlayışına karşı sonuç alıcı bir halk hareketi yaratılabilir.

Öğrenci hareketinin sesine ses olmak, sadece bir dayanışma meselesi değil ortak geleceği savunma sorumluluğudur. Ekonomik, sosyal, siyasal özgürlükler ancak birleşik bir mücadele ile elde edilebilir.