Faşizmin Tahkimi Karşısında Devrimci Odak Zorunluluğu



Türkiye’de faşizmin çözülüşü ancak devrimci bir sınıf hareketinin siyasal iradeye dönüşmesiyle mümkündür. Grevler, fabrika işgalleri, kadın isyanları, yaşam alanlarını savunma temelli çevre direnişleri, gençlik ayaklanmaları ve Kürt halkının direnişi bu iradenin mayalanma alanlarıdır


Türkiye yalnızca bir ekonomik krizle değil çok katmanlı ve çok boyutlu bir rejim kriziyle karşı karşıya. Bu kriz siyasal, sosyal, kültürel, diplomatik ve kurumsal düzlemlerde eşzamanlı olarak derinleşiyor. Faşist saray rejimi artık hiçbir cephede istikrarlı bir zemin kuramıyor.

Ekonomide uygulamaya koydukları “Şimşek programı” uluslararası sermayeye güven vermek için çırpınma ve içeride büyük sermayeye kâr garantisi sunma dışında ne enflasyonu kontrol altına alabildi ne de emekçi halk nezdinde meşruiyet kazanarak rıza üretebildi. Çalışanların, emeklilerin, gençliğin ve kadınların gündelik yaşamı hayatta kalma mücadelesine dönüşmüş durumda. Ücretler günden güne erirken barınma ve temel ihtiyaçlar karşılanamaz hale geliyor. Ama Saray rejimi bu yoksullaşmanın ve sefaletin ortasında bile patronlara vergi affı, imar affı, teşvik ve ihale kıyakları sunmaktan geri durmuyor.

Siyasal planda ise rejim bir yandan baskıyı artırarak toplumsal muhalefeti korkutup sindirmek isterken bir taraftan da bölme ve etkisizleştirme stratejileriyle kendi bekasını güvence altına almaya çalışıyor. En örgütlü ve dinamik toplumsal güç olan Kürt özgürlük hareketi kasten muğlak bırakılan bir “süreç” tartışmasıyla pasifize edilmek isteniyor. Kürt halkının talepleri ya kriminalize ediliyor ya da pazarlık malzemesi haline getiriliyor. CHP ise yerel yönetimler düzleminde (özellikle rantın döndüğü büyükşehir belediyelerinde) merkezi vesayet aygıtlarıyla kuşatılarak gözaltı, tutuklama ve kayyım darbesiyle denetim altına alınmaya çalışılıyor. Düşünün, CHP’nin muhalefetine dahi tahammülü kalmamış bir rejim gerçekliği var karşımızda. Tabanlarındaki erimenin yanı sıra iç ve dış sermayenin güven ve desteğini kazanma ihtimali beliren alternatiflerin ortaya çıkışını panikle karşılayan AKP-MHP faşist koalisyonu hiçbir kural ve sınır tanımayan bir pervasızlıkla göstermelik seçimleri dahi anlamsız hale getirecek zorbalık dışında bir yol bulamıyor. Ancak bu plan, 19 Mart’taki İBB darbesi sırasında gençliğin ve halkın barikatlarıyla karşılık buldu. Bu isyan dalgası, sadece CHP tabanının değil daha geniş bir halk kesiminin rejimin pervasız hamlelerine duyduğu öfkeyi ortaya koydu. Dahası, CHP yönetimini ‘radikalleşmeye’ zorladı.

Dış politikada da tablo farksız. Saray rejiminin “stratejik derinlik” politikaları iflas etti. Suriye’de yürütülen işgal ve nüfuz operasyonları beklenen sonucu vermediği gibi Türkiye’yi uluslararası yalnızlığa itti. İsrail jandarmalığında yeniden dizayn edilen bölgede özellikle Trump dönemi ABD’siyle arzulanan eşgüdüm sağlanamadı. Türkiye, aktif bölgesel aktörlükten izleyici bir pozisyona geriledi. Dış politika içeriği konsolide etme aracı olma işlevini eskisi kadar görmüyor.

Kültürel düzlemde ise toplum dinsel baskı, en küçük muhalif düşünceye baskı ve sansür, gözetim ve muhbirliğin kurumsallaştırılmasıyla hegemonik bir kuşatma altına alınmaya çalışılıyor. Ancak bu çaba özellikle genç kuşaklar arasında karşılık bulmuyor. Kampüslerden sokak hareketlerine, sosyal medya fenomenlerinden sokak röportajlarına kadar geniş bir alanda bu hegemonya yeni kuşaklar tarafından alaya alınıp parçalanıyor. Bu kırılma, yalnızca bir kültürel kopuş değil aynı zamanda siyasal bir potansiyelin de göstergesi.

Tüm bu gelişmeler, faşist saray rejiminin sadece kendini yeniden tahkiminde bir sıkışma değil aynı zamanda yapısal bir kriz içinde çırpındığını gösteriyor. Bu kriz, sistem içi politika yapan muhalefet partileri aracılığıyla çözülemez. Çünkü onlar rejimin hem ideolojik hem de sınıfsal olarak parçasıdır. Çıkış ancak emekçilerin, kadınların, gençlerin, Kürt halkının, doğa ve yaşam savunucularının birleşik bir hatta buluşmasıyla mümkün olabilir. Bu hattın örülmesi içinse arayış halindeki kitlelere güven veren devrimci sendikal ve siyasal odakların yaratılması zorunludur.

Bugün Türkiye’de biriken öfke parça parça patlak veren grev, direniş ve isyanlarda kendini açığa vuruyor. Sendikal alanda irili ufaklı birçok sektörde hak gasplarına karşı başlayan fiili mücadeleler zaman zaman patronları ve devletin kolluk güçlerini geri adım attıracak noktaya ulaşıyor. Ancak bu çıkışlar hâlâ örgütsüz, süreksiz ve siyasal bir odağa bağlanmamış durumda. İşte tam bu noktada devrimci sınıf hareketinin tarihsel sorumluluğu ortaya çıkıyor.

Metal işçilerinin, kamu işçilerinin, kuryelerin, belediye işçilerinin, inşaat işçilerinin, tekstil işçilerinin yürüttüğü mücadeleler yalnızca ekonomik taleplerin değil siyasal bir yönelimin de mayasını taşıyor. Bu direnişler eğer devrimci bir siyasal odak tarafından stratejik bir hatta bağlanabilirse rejimin inşa etmeye çalıştığı korku duvarlarını yıkıp örgütsüzlüğün yarattığı yılgınlığı kırabilir. Grevler yalnızca ücret mücadelesi değil aynı zamanda yeni bir toplum idealinin filizlendiği kılcal damarlar haline bürünür.

Bu nedenle devrimci odağın yaratılması bir “seçenek” meselesinin öteinde faşizmin tahkimi karşısında tarihsel bir zorunluluktur. Bu odağın temelinde sınıf mücadelesi yer almalı. Sendikal direnişlerle siyasal mücadeleyi birleştiren, emekçi sınıfların ve ezilen halkların taleplerini ortaklaştıran, gençliğin dinamizmini kuşanan bir devrimci çizgi yükseltilmelidir. Devrimci odak yalnızca faşizme karşı değil aynı zamanda sermaye düzeninin tüm biçimlerine karşı halkçı, eşitlikçi ve özgürlükçü bir yönelimi temsil etmelidir.

Bu gidişatı durdurmanın tek yolu devrimci iradenin somut siyasal bir alternatif olarak örgütlenmesidir. Aksi halde faşizmin tahkimi yalnızca devlet baskısı yoluyla değil toplumsal çözülme, örgütsüzlük ve ideolojik teslimiyet yoluyla tamamlanacaktır. Tarih, böylesi eşiklerde bekleyenleri değil mücadele edenleri hatırlar.

Türkiye’de faşizmin çözülüşü ancak devrimci bir sınıf hareketinin siyasal iradeye dönüşmesiyle mümkündür. Grevler, fabrika işgalleri, kadın isyanları, yaşam alanlarını savunma temelli çevre direnişleri, gençlik ayaklanmaları ve Kürt halkının direnişi bu iradenin mayalanma alanlarıdır. Ya bu mücadeleler siyasal bir devrimci odakta birleşip somutlanacak ya da faşizm toplumu daha derinden ezecek.

Tarih grev alanlarında, sokaklarda ve barikatları zorlayıp parçalayan direnişlerle yazılıyor.