Akbelen’deki Devlet: T.C. Anonim Şirketi!



Ortada bir devlet varsa bu devletin kimin için çalıştığına bakılır. Akbelen’e bakıyorsun, cevap orada. Orada olup biten her şey bu devletin karakterini çıplak biçimde ortaya seriyor


Tanur Oğuz Gündüzalp

İki gün içinde yaşanan iki olay var. Biri Mahir Çayan’ı anmak isteyen gençlere saldırının başında olan jandarma komutanının ağzından çıkan o cümle: “Sovyetler dağıldı!”. Diğeri, Akbelen direnişçisi Esra Işık’ın tutuklanması ve buna gerekçe diye sunulan o rezalet: “Heyete baskı yapabilir!

Bu iki olay birbirinden ayrı gibi dursa da aslında aynı düzenin aynı aklın aynı sınıfın refleksleridir.

Önce şunu net koyalım: Türkiye’de yaşanan hiçbir şey artık bir “hukuk krizi” olarak değerlendirilemez. Bu bir düzen meselesidir ve bu düzenin adı artık doğru konulmalıdır: Türkiye Cumhuriyeti Anonim Şirketi Devleti. Çünkü ortada bir devlet varsa bu devletin kimin için çalıştığına bakılır. Akbelen’e bakıyorsun, cevap orada. Orada olup biten her şey bu devletin karakterini çıplak biçimde ortaya seriyor. Bir avuç şirket daha fazla kâr etsin diye orman kesiliyor, köylünün yaşam alanı yok ediliyor, zeytinlikler talan ediliyor. Buna karşı çıkan insanlar hedef haline getiriliyor.

Sonra mahkeme çıkıp ne diyor? “Baskı yapabilir.”

Bir köylü kadının, toprağını savunan bir insanın mahkeme üzerinde baskı kurabileceğini iddia eden bir karar hukuk falan değildir. Bu doğrudan şunu söylemektir: “Biz bu süreci şirketler adına yönetiyoruz, buna engel olabilecek her şeyi de bastırırız!”

O yüzden bu bir karar değil. Bu bir şirket onayıdır. Limak Holding ile IC Holding ne istiyorsa o uygulanmaktadır.

Devrimciler, mücadeleci sendikalar, doğasına sahip çıkanlar bunu yıllarca anlattı, anlatmaya da devam edecekler. “Devlet tarafsız değildir”, “hukuk sınıfsaldır”, “yasalar egemen sınıfın çıkarına göre yapılır” diyeceğiz… ama ne kadar anlatırsan anlat, bir yere kadar. Onlarca konferans düzenlersin, yüzlerce broşür, binlerce bildiri dağıtırsın… Yine de bu kadar net kavratamazdın.

Bu gerçek Akbelen’de, Esra Işık’ın tutuklanma (ya da BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen’in) gerekçesiyle bir kez daha, hem de tartışmasız biçimde anlaşıldı.

Toprağını savunan köylüler, o kadınlar o insanlar… Hepsi bunu yaşayarak gördü. Karşılarında sadece şirketi değil, devleti, jandarmayı, mahkemeyi, yani bütün bir düzeni buldular. İşte o an “devlet” dediğimiz şey soyut olmaktan çıktı. Bir teori olmaktan çıktı. Somut, elle tutulur bir gerçekliğe dönüştü. Artık kimseye “bu devlet sermayenin devletidir” diye uzun uzun anlatmaya gerek var mı, tartışılır. Çünkü insanlar bunu gözaltında gördü barikatta gördü mahkeme salonunda gördü. Esra Işık’ın tutuklanması bu yüzden yeni bir eşiktir. Çünkü o karar, bu düzenin nasıl işlediğini tek cümleyle özetledi.

Bu düzen işçi düşmanıdır, halk düşmanıdır, doğadaki her şeye düşmandır. Bu düzen baştan sona sermaye için kurulmuştur. Hukuku da yasası da mahkemesi de kararnamesi de aynı sınıfın çıkarına hareket eder. Kime hizmet ettiği açıktır. Bunu dolandırarak anlatmanın artık bir anlamı var mı, bence yok! Çünkü bu artık bir tespit olmanın ötesinde çapı her gün genişleyen, herkesin yüzüne çarpan bir gerçekliktir.

Akbelen’de olan budur. İnsanlar bunu kendi gözleriyle gördü. Jandarmada gördü, mahkemede gördü, tutuklama kararında gördü. Bu yüzden mesele artık bu düzenin böyle işlememesi gerektiğini ve ortaya çıkan tablonun ne söylediğini net biçimde koymaktır.

Öbür tarafta Mahir Çayan’ı anmak isteyen gençlere saldıran jandarma komutanı var. Ağzından çıkan laf: “Sovyetler dağıldı!” Bu öylesine söylenmiş bir söz değildir. Bu, bilinçaltıdır. Bu, korkudur. Onlar’ın ölümünün üzerinden 54 yıl geçmiş olmasına rağmen, karşısında geri adım atmayan bir gençlik gördüğünde aklı hala oraya gidiyor. Demek ki, o hesap kapanmamış. Demek ki, o tarih onların zihninde hala canlı duruyor.

Mahir Çayan ismi hala rahatsız ediyorsa orada bitmemiş bir kavga vardır ve o kavga bugün Akbelen’de farklı biçimiyle yürütülüyor. Mesele bir orman meselesinden öte, mesele bu düzenle hesaplaşma meselesidir. Mesele bu ülkede kimin söz sahibi olacağı, kimin yaşayacağı, kimin karar vereceği meselesidir.

O yüzden artık kimsenin kendini kandırmasına gerek yok. Bu düzenin içinde kalarak adalet aramak, bu mekanizmanın sınırları içinde çözüm beklemek bizi bir yere götürmez; asıl güç bu sınırların dışına çıkacak iradeyi kurmaktan geçer. Akbelen bunu parça parça değil, bütün çıplaklığıyla ortaya koydu.

Jandarma komutanı “Sovyetler dağıldı” diyerek kendince güç devşirmeye, politik meşruluk kazanmaya çalışıyordu. Ama farkında olmadan şunu da itiraf ediyor: Bir zamanlar bu dünyada başka bir düzen kuruldu ve o düzen bunların korkusu haline geldi. O korku bitmedi, sadece geçici bir yenilgi aldı.

Bugün yapılması gereken şey açıktır: O korkuyu yeniden büyütmek. Mahirlerin cüretini yeniden kuşanmak. Sosyalizmi bir hatıra olmaktan çıkarmak. Onu yeniden somut bir hedef, somut bir mücadele haline getirmek.

Çünkü artık ortada bir gerçek var: Bu şirketleşmiş, bu yağmacı bu kan emici vampirler adına mahkemeler kuran düzen kendiliğinden düzelmez. Bu düzen reformla da iyileşmez. Bu düzen yıkılır, yıkılarak değişir.

Ama o değişimin kendiliğinden gelmeyeceği de aşikâr. Tıpkı ’71 atılımı’nın ruhu gibi iradeyle gelir cüretle gelir mücadeleyle gelir.

Bugün ihtiyaç duyulan şey tam da budur: Mahirlerin ortaya koyduğu o devrimci atılımın ruhunu yeniden kazanmak. O kararlılığı o gözü karalığı o geri adım atmayan hattı yeniden kurmak.

Çünkü Akbelen’de, Esra Işık’a verilen tutuklama gerekçesi açıkça gösterdi: Orada teslim alınmak istenen bir halktır. Susturulmak istenen bir iradedir.

Ve o iradeyi kurtarmanın, o geleceği savunmanın tek bir yolu vardır: Bu düzenle açık açık, tereddütsüz hesaplaşmak.

Karşımızda tepeden tırnağa tüm yapısıyla, bütün işleyişiyle bir Anonim Şirket Devleti duruyor…