Sabahattin Ali: Fildişi Kuleleri Sallayan Yazar



Ömrünün büyük kısmını sürgünler ve hapislerde geçiren Sabahattin Ali, 2 Nisan 1948’de katledildi


Poyraz Soysal

“Görmesen bile denizi / Yukarıya çevir gözü / Deniz gibidir gökyüzü / Aldırma gönül aldırma” Sinop Zindanı’nın karanlığında denizi ve gökyüzünü kucaklayacak kadar özgür, sevgi dolu ve direngen… Fildişi kulelere, halkın yoksullaştırılmasına ne kadar düşmansa, hayatın kendisine bir o kadar sevdalı. Yer yer hayattan sıkılacak kadar melankolik olsa da hayatı derinlemesine özümleyen. Kalemi yoksulları, emekçileri, köylüleri anlatır. O nedenle halkın kendisi olmuştur. Halkın yazan eli olmuştur. İşlediği konuların ezilenlerin yaşamından vurucu gerçeklikler olması, dildeki yalınlığı onu 1950 sonrası öykücülerin esin kaynağı haline getirmiştir. Halktan yana olmanın bedelini canıyla ödemiştir. Bu da yetmiştir devletin köhnemiş kancasının ona takılmasına…

İnsan kişiliğini ezmeyi kuruluş harcı yapan devletin elbette karanlık köylerine ışık taşıyan bir eğitim emekçisine, kalemi halklaşmış bir yazara tahammülü olamazdı. Onun için sürgünler, mahpuslar girdi dizelerine. Sonunda da Mustafa Suphi’ler ile başlatılan kanlı geleneğinin kurbanı olarak ölümsüzleşti.

Yaşamın İçinden

Yalın, akıcı ve kısa öykülerle toplumun acılarını yansıttı. Çocuğuna hamallık yaptırmak zorunda kalan bir emekçinin intiharını, kocası kaçak olan belki duyar gelir diye jandarmaların tecavüz ettiği köylü kadınları, küçük yaşta bedenini satmak zorunda bırakılanları, dayanışma duygusunu… hayatın içerisinden olanca gerçekliğiyle çekip almıştır adeta. Vedat Günyol şöyle haksız bir eleştiride bulunur Sabahattin Ali hikayeciliğine dair: “Bugüne kadar küçük hikâye üzerinde çalışan sanatçıların eserlerini belli başlı iki tipe indirgeyebiliriz: Birinciler, öteden beri alışılagelen, başlangıcı, dönüm noktası, sonu olan hikâyelerdir. Guy de Maupassant’ın hikâyeleri bu türün iyi örnekleri sayılır, ikincilerse, Çehov’la doğup gelişen ayrı yapıda hikâyelerdir.

Hatta bunlara hikâye demek bir bakıma doğru da olmaz. Bunlarda alışılmış anlamda bir başlangıç, belli bir bitiş, açık bir bağlanış yoktur. Hikâyede bütün ilgi bir ruh durumu üzerinde toplanır. Olay ikinci plânda kalır çoğu zaman. Çehov’la insan, bilinçaltı manzaralarını seyre dalar dalar da olayı aramaz olur.

Oysa Maupassant’la okuyucu dış’ın etkisinde, olayların akışında kalır, ne ruhu düşünür ne de iç’i.

Sabahattin Ali’yi birinci tip hikayecilerden sayabiliriz. Onun hikâyelerini, edebiyatımıza Ömer Seyfettin’le yerleşen bu türün başarılı örnekleri olarak gösterebiliriz.

Bizde ikinci tip hikayecilere yaklaşan bir Sait Faik var. O, tıpkı Çehov gibi içe dönük bir hikayeci. S. Ali ise, dış’a bakan, iç’i dışta arayan bir sanatçı.

Sabahattin Ali’ye göre hikâyede psikoloji şu olmalı: İnsanın iç dünyasını, dışa vuran yaşantısıyla göstermek.

Ne var ki bu güç bir iş. İç hayatı dışa vuran davranışlarla vereyim derken yalnız dış’ta kalma tehlikesi var. S. Ali bu tehlikeyi sezmiş olacak ki, her zaman ruhu yansıtmanın güçlüğünü, bizi toplum sorunları üzerinde düşündürmekle gidermeye çalışıyor.” Oysa büyük öyküleri kısa anlatımlara sığdırırken kişinin zihin yapısını çok güzel işler Sabahattin Ali. Hatta kitlelerin psikolojisini çok güzel analiz eder. Egemenlerin emekçileri nasıl sömürdüğünü ve o sömürüden kurtuluşun nasıl gerçekleşeceğini olanca yalınlığıyla anlattığı “Sırça Köşk” hikayesi şöyledir: Üç aylak kafadar komünal denebilecek bir yaşamın içine dahil olur. Halkı bir sırça köşk yapma ihtiyacına ikna ederler. Bu ikna sırasında toplumların zihnine nasıl etki edildiğini uzmanca anlatır. Daha sonra kitlelerin bilinç altının nasıl kendini dışa vurarak bu sömürü ağından kurtulduğunu şöyle özetler: “Bunun üzerine halk, beyinsiz, dilsiz, gözsüz kelleleriyle dağılmak üzereyken, aralarında canından bezmiş biri:

-Böyle başın da bana lüzumu yok!- diyerek, boynuzundan tuttuğu kelleyi fırlatıvermiş. İşte o zaman herkesin şaştığı bir şey olmuş; hızla gidip sırça köşke çarpan kelle orada -Şangır!..- diye koskocaman bir gedik açmış. Halk, her şeyden sağlam, hiçbir zaman yıkılmaz, kırılmaz bildiği o koskoca sırça köşkün bu kadar çürük olduğunu görünce, elindeki kelleleri birbiri arkasına ona fırlatmaya başlamış, göz açıp kapayıncaya kadar tuzla buz olan sırça köşk çökmüş, yıkılmış, içindekilerin çoğu cam kırıklarının altında ezilmiş, kapıya yakın yerlerdeki beş on kişi zor kurtulmuş…

Halk sırça köşkün enkazını çabuk temizlemiş, dünyada onsuz da yaşanabileceğini anlayarak eski hayatına dönmüş, işini yine arasından seçtiği adamlara gördürmüş, ama sırça köşkün kötü hatırasını uzun zaman zihninden çıkaramamış.”

Kahramanlarının yaşadığı koşullar, sömürü, o sömürüye itaat ve direnişin yanı sıra çok çok güçlü bir betimleme özelliği de vardır Sabahattin Ali’nin. Kölece koşullara bir yemek üzerinden patlayan isyanı anlattığı “Bir Gemici Hikayesi” öyküsü şöyle akışkan bir betimlemeyle başlar:

“Şap Denizi’nde dolaşan gemilerin ateşçilerine kazanların önü güverteden daha serin gelir.

İşte bunun için başaltındaki kamaradan çıkarak ocak vardiyasına giden genç bir ateşçi, gözlerini kapayıp öne doğru eğilerek koşuyor, gemiyi yalayıp duran sıcak rüzgardan kaçmak istiyordu. Fakat fırtınanın önündeki gemi cezbeli bir derviş gibi kendini dört tarafa çarpıyor ve makine dairesine doğru koşmaya çalışan genç ateşçi düşmemek için bazan küpeşteye bazan kaptan kamarasının açık duran kapısına sarılıyordu. Biraz sonra ufak kapıya yetişti. Daracık demir merdivenleri koşarak indi.”

Rahat Vermediler

Genç yaşında “Kürk Mantolu Madonna, Kuyucaklı Yusuf, İçimizdeki Şeytan” gibi ölümsüz eserleri bize kazandıran Sabahattin Ali, ömrünün büyük  kısmını sürgünler ve hapislerde geçirdi. Komünizm propagandası ve devlet yöneticilerini aşağılamak gibi devlette devamlı işletilen zırvalar nedeniyle memurluk görevinden ihraç edildi. İnsan zihnini teslim almayı beka meselesi olarak gören sistem, Mustafa Kemal’i öven bir şiir yazması karşılığında görevine iade etti Sabahattin Ali’yi.

Yükselen faşizmi yelkenine rüzgar kılan Nihal Atsız gibi ırkçıların hedefi oldu. Hatta faşist atsız, “İçimizdeki Şeytan” kitabına karşı “İçimizdeki Şeytanlar” isimli bir nefret manifestosu yayımladı. Nefes alabilmek için yaşamaktan vazgeçerek her şeyi bırakıp nakliyecilik yapmaya başladı. Dayanamadı haliyle. Baskılardan yıldığı için, bu vahşet cenderesinin dışına atmak istedi kendisini. Bu topraklardaki Ogün Samast’ların zehirli tohumunu atanlardan ajan Ali Ertekin tarafından korkakça kaybedildi. Devlette devamlılık esastı ve Sabahattin Ali de bu devamlılığın hedefi oldu.

“Bir gün kadrim bilinirse / İsmim ağza alınırsa / Yerim soran bulunursa / Benim meskenim dağlardır” dedi. Şimdi dağların rüzgarından bize ulaşan sesiyle direniyor, soluk alıyoruz. Ölen de belli, yaşadığına lanet okunan da. Ne mutlu bize ki safımız hep ölümsüzlerin yanı oldu.

Alınteri