Toplumsal Bir Sanata Doğru: Bir İşçi Yazıyor
Henri Barbusse
17 Mayıs 1873’te, Paris’in kenar semtlerinden biri olan Asnieres’de doğan Barbusse yazarlığa çok genç yaşlarda başladı. İlk şiir kitabı olan “PLEUREUSES” (AĞLAYAN KADINLAR) 1895’te, ikinci kitabı “LES SUPPLİANTS (YALVARAN ERKEKLER) 1903’te yayınlandı. İkinci ünlü romanı “LE FEU” (ATEŞ-BİR ASKERİN GÜNLÜĞÜ) 1916 yılında yayınlandı. Büyük ilgi gören kitap 1917’de “GONKUR” ödülünü aldı.
1919 yılında, yoksulluğa ve adaletsizliğe karşı aydınlara bir çağrı niteliğini taşıyan “CLARTE” (AYDINLIK) adlı kitabı yayınlandı. Daha sonra aynı isimle bir dergi çıkararak “Fransa’da Aydın Hareketi”ni başlattı.
I. Enternasyonal’den sonra, 1923’te Barbusse, Komünist Partisi’ne giren aydınlardan ilki oldu. Barbusse ayrıca Fransız aydınları arasında “Proletarya Sanatı ve Edebiyatı” tartışmasını başlatan ilk komünist aydındır. Bu tartışmayı AYDINLIK dergisinde uzun süre sürdüren Barbusse, Uluslararası Aydınlar Derneği’nin oluşmasında önemli bir rol oynadı.
Barbusse, 1928’e kadar L’HUMANİTE’nin (Fransız Komünist Partisi’nin yayın organı) kültür ve sanat sorumluluğunu yürüttü. Aynı yıl haftalık kültür, sanat ve aktüalite dergisi MONDE’u çıkardı ve yayın yönetmenliğini üstlendi. MONDE yayınını 1933’e kadar sürdürdü. 1933’te kurulan “Devrimci Sanatçılar ve Yazarlar Derneği”nin yayın organı olan KOMÜN dergisi, aynı zamanda derneğin yöneticilerinden olan Barbusse’un sorumluluğunda yayınlanmaya başladı.
Henri Barbusse, Komintern’in VII. Kongresi için gittiği Moskova’da 30 Ağustos 1935 yılında öldü. Paris’te yapılan cenaze törenine 300 bin kişi katıldı.
Aşağıdaki yazı haftalık MONDE dergisinin 21 Kasım 1931 tarihli 181. sayısından alınıp K. Hüseyin tarafından çevrilmiştir.
I. Enternasyonal’den sonra, 1923’te Barbusse, Komünist Partisi’ne giren aydınlardan ilki oldu. Barbusse ayrıca Fransız aydınları arasında “Proletarya Sanatı ve Edebiyatı” tartışmasını başlatan ilk komünist aydındır.
Bir işçi, sürgün topraklar üzerinde, günlük olayların akışına kapılan, BORINAGE madenlerinde çalışan işçilerin hayatını yazıyor. Fazlaca karmaşıklığa yer verilmeden oluşturulan bu eser, alçakgönüllülüğü ve yalınlığına rağmen -ilk bakışta bu durum tuhaf gözükse de- iddia yoksunluğu ve kendi özelliği ile ele alındığında, özellikle de içinde bulunduğumuz bu dönemde önemli bir bilgi değerinde. “Proletarya Edebiyatı”na ilgi duyan bizler, yani bu mesleğin sahipleri bu tür eserlerde toplumsal zorunlulukların dayattığı, yeni türden edebiyatın habercisi olabilecek ilk işaretleri buluyoruz.
Beni tanımadığı halde -daha önce de birçoklarının yaptığı gibi- okumam için yollanan bu eserde beni en çok etkileyen ve ilgimi çeken bu yön oldu. Söz konusu bu kitap (el yazması) benim için belgesel bir eser niteliğindeydi. Belgeselliği onu alçakgönüllülüğünden ileri gelmektedir. Kitap abartısız, ekleme olmaksızın, işçilerin hayatını az sözcükle, günlük yaşamlarındaki iniş çıkışlarıyla; insanların ölüm ve doğum dramlarını, yoksul insanların her iki dram arasındaki çelişkisiyle ekmek ve mutluluk için verilen mücadele dizisinden oluşuyor.
Kitabı okuyup kapatınca, insan kendisini bu yoksul insanların içinde yaşamış gibi hissediyor.
Sayfalarda aktarılan cümleler, “Bu insanları gerçekten tanıyabildik mi, yoksa yalnızca bir karşılaşma mı yaşadık?” türünden bir endişe uyandırıyor. Heyecan verici bir karşılaşma. Oldukları gibi göründüklerinden dolayı sempatikler. Tanıdığımız insanlardan oldukları için birer dost gibiler. Aslında bu insanlar kusursuz ve de ilginç değildirler. Değişik yaşlarda, madenlerde çalışan, kimisi iş saatlerinin dışında önemsiz işlerle meşgul olan, kimisi ise çalıştıkları süre içerisinde, eşleri tarafından da belli işleri paylaşan Belçikalı maden işçileridir. Ya yoksul köylerde ya da kömür artıklarıyla dağ yığını haline getirilmiş ve sadece ilkbaharın güzelleştirebileceği çevre semtlerde yaşıyorlar. Çoğunlukla cesur ve çalışkandırlar, daha çok da cılız-dayanıksız ve güçsüzdürler. Erkekler genellikle içerler. Sinirli ve serttirler. Ama hemen hemen tümü de iyiniyetli, zararsız insanlardır. Onlar, bizlere iyi ve kötü yanlarıyla bazen meyhane kızgınlığı, bazen iyimserliklerle dolu, ailelerine düşkün, sarsılmaz insanlar olarak tanıtılıyor. Hayat onlar için çok zor, katı ve raslantısaldır. Mutlu olmadıkları bir gerçek. Batıl itikata boyun eğmeyen kadınlar da, sınırlı gülüşleriyle en az erkekler kadar yıpranmış, sıkıntılı ve mutsuzdurlar. İşte fakir, zavallı ve yoksul insan denildiğinde ilk aklımıza gelenler, bu insanlardır. Yazar tam da onların dilinde konuşuyor. Kendisini ne onlardan üstün ne de onlardan düşük biri olarak görmüş. Kendisini onların arasında biri olarak algılamış. Zaten hep onlarla birlikte olmuş. Bu özellik yazıda kendisini çok açık bir şekilde gösteriyor. Zaten yazarın üstünlüğü de bu özelliğinden ileri geliyor. Onlar hakkında fazlaca şey uydurmaya gereksinim duymamış. Bahsettiği insanları kendisi yaratmış gibi tanıyor. Bu organik uygunluk okuyucu üzerinde etki yapan bir tonla, yazıya bir türdeşlik veriyor. Böylesi bir durum yazıya aynı zamanda güçlü bir saydamlık veriyor. Tüm bunlar içerisinde edebiyat atomuna rastlanmıyor. Şunu hemen belirtelim ki, bu tür sade ve basit bir uygulama, günümüzde fotoğrafta yeni bir basitlik ve görsel biçimiyle resim sanatına yansıyor.
Burada, istekle ve ustalıkla, burjuva egemen sınıfların hayatını tüm çıplaklığıyla resimler gibi onu fırçasıyla, kalemiyle dile getiren ve aynı alçak gönüllülüğü emekçi sınıf ve tabakadaki insanların hayatını dile getirmek için de çaba sarfeden bir yazar yoktur. Bir yabancı ülkenin insanını konu edinip -Kızılderililer ya da eski Afrikalı Zenciler- onu belgeselleştirebilecek bir biçimde, günümüz edebiyatçılarına ve okurlar dünyasının ilgisini çekecek düzeyde bir işçi dünyasının yaşamını da belgeleyip edebiyat dünyasına kazandıracak yazar pek yoktur.
Onlara sırtımızı döneriz. Bu durumun savunuculuğunu, avukatlığını yapan nice yazar ve sanatçı vardır. Bourgeoislucien ve Eugene Dabi bunlardan yalnızca ikisidir. İşte bu kitap bu denli derin ve özel olana kalemini daldırmaktadır: Hayatı olduğu gibi, istisnai durumları, olağanüstü ve şanslı kişilikleri aramadan ama isterse dramatik bir ustalık da göstermeksizin anlatabilmek. Uzlaşmayı kesinkes ortadan kaldırarak birçok işçi kökenli yazarın dahi düştüğü sapmalara uğramadan: Az çok “halkçı”, burjuva edebiyatını taklit etmeden, iyiliğinin vb. özelliklerin cambazlığına düşmeden edebiyat yapan yazara çok az rastlanmaktadır. Kitaplar için, gerçeği ve gerçeğin güzelliğini aksesuar mağazalarından satın alamayız. Neden bahsedeceğini bilen, samimi ve dürüst olan bir yazar, sonuçta mutlaka gidip insanda kendisini bulacaktır. İşte asıl olarak kitaplara güzellik veren de, tarihten bu yana kötüyü dağıtıp geleceği güzelleştirmek isteyen o insanın hikayesidir. Güzel olan da, geleceğin yeni yolunu oluşturan ve bunun başlangıcını oluşturan türdeki eserlerdir. Bu yolun öncülüğünü yapacak olan genç yazarlarımızın listesine Alphonse BOURLARD (*) isminin de eklenmesi bizleri daha da sevindirdi.
Fakat bu yeni yazarımız, halihazırdaki yazdıklarıyla ve bulunduğu düzeyle yetinmemeli. Her şeyden önce teknik olarak yazılardaki yalınlık oluruna bırakılmamalı; tam tersine yazın sa- natında beceriklilik, biçimde kaygıyı gerektirir. Sadece VANDAIS köylülerinden en iyi dersi alıp betimleyen saygıdeğer RAMUZ bu konuda en iyi yazar örneği teşkil etmektedir. Bunun yanı sıra burjuva tabakalarda/sınıfında canlı, özentisiz, gözlemci stilde olan yazarlar da vardır. Fakat bu yetmez, ufukları genişletmek lazım. Çünkü gerçeğin dünyası, geleceğin görüntüsü bu ufuklarda mevcuttur. Hayatın daraltılıp kişisel kaygı ve sıkıntılar içerisine hapsedilmesinden korkmak/kaçınmak lazım.
Zamanın evrimi, bilincin yaygınlaşması, doğa olayları kitaplarda gittikçe daha fazla görünen/ belirginleşen bilinçsizliği mahkum ediyor ve bir insan kategorisini karşımıza çıkarmayı görev edinenlerdeki düzey düşüklüğünü yasaklıyor. Kişiyi veya kişileri resimleyenler (çizenler) onların içinde bulundukları şartları gözönünde bulundurup herbirini derinlemesine inceleyip persfektifler sunma zorunluluğunu hesaba katmalıdırlar. Bir yazarın başlıca görevi nedenleri araştırmaktır. Yazar bir nevi bilim adamı olmalıdır. Kişileri yerli-yerine oturtup onları bir bütün içinde uyumlu hale getirmek zorundadır. Bir erkeğin ya da bir kadının silüetini ya da alışkanlığını teşkil eden bir hareketini ya da başından geçen bir serüvenini çizdiğimizde onun bir bütün olarak resmini çizmiş olmuyorsunuz. İnsanoğlu kendisinin dışında varolan gerçeklerle bağlantılı bir gerçektir. Ve sonuçta birbirine bağlı birçok olgular dizisidir. Bu yeni yazarımız bize modern kölelerin bir çarkın korkunç dişleri arasında birer birer nasıl ezildiklerini, dokunaklı ve içtenlikli bir yazın diliyle örneklemeye çalışıyor. Anlatım, tasvirin kaçınılmaz tamamlayıcısını oluşturan teknik kollektiviteyi, ahlaki olarak da toplumsal zorunluluğu içinde barındırmalı. Dünya bir bütün olarak gerçeklerle dolu bir vaziyettedir ve gerçek toplumsal olandır.
Günümüzde cehenneme çevrilmiş iç karartıcı acılardan kurtulmak için durumu iyi gözlemleyebilmek lazım. Sonuçta her sanat eseri, insana hizmet etmek zorundadır. Öyleyse gerçeğin doğru görünümünü oluşturabilmek için, toplumsal bir görevle bütünleştirmek gerekir. Şimdiye kadar kötü anlamda kullanıldı diye gerçek kelimesinin deyimin tam anlamıyla kullanılmasından korkmamak lazım. Ahlâklı olmak… Fakat öyle bir ahlâk ki toprağın derinliklerinden gelen, tıpkı bir bilim gibi olumlu gerçekler üzerine uyarlanmış bir ahlâk.
Yazarımız işte belirtilen bu genel doğru ilkeler karşısında tıpkı konu edindiği kişiler gibi çekingen ve kararsızlık içerisinde, utangaçca da olsa bir aile reisinin Tanrı’ya çağrıda bulunmasını kabulleniyor ve dini (protestanlığı) benimsemesine önem veriyor. Bu Saint-Sulpisecilik, Epinal dürüstlüğü görünümünde gülünç bir etki oluşturuyor. Sonuçta yazar, kişisel trajediler, şairlerin insanların yoksullukları üzerine gözyaşı dökmeleri karşısında bunalıyor. Yaşanan acılar, çekilen sıkıntılar sonucu yavaş yavaş birbirlerinden ayrılan çiftler, başta biraz taze ve hoş bir sevinç olan aşk hemen beraberinde bir sürü mutsuzlukla sonuçlanan yoksulluk. Birkaç bardak alkolle edinilen basit zevkler, kendi kendini koyvermenin yaratacağı sapmalar ve yaşından önce yakalanılan hastalıklar sonucu biten hayat.
Bu durumdan etkilenip esinlenen yazarımız son sayfalarda çok alçak bir tonla insanlığı bu tür acı ve yoksulluklardan ancak iyi bir toplumsal örgütlenmenin kurtarabileceğini söylüyor. Dünyanın böylesi bir yoksulluk dramına sahne olduğu bir ortamda bu düşünceyi daha açık ve daha yüksek bir tonla haykırmak lazım ki bir işe yarasın. İnsanları acılara boğan kötülüklerden bazıları kaçınılmaz ölümlere yolaçabilir. Bazıları ise düzeltilip iyileştirilecek türden olanlardır: Kaçınılmaz ve önüne geçilmez olanlar esas olarak doğa yasaları diyebileceğimiz konulara bağlıdır; yaşlılık, bağımlılılık, yüreğin yıpranması, ölüm vs. gibiler. Fakat her zaman, toplumsal durumla bağlılık taşımaktadır. Erken yaşanan ölümler, hastalıklar dahi toplumsal duruma bağlıdır. Gözümüzün önünde cereyan eden ve yaşamlarına tanık olduğumuz işçiler büyük bir savaştan tesadüfen kurtulmuş oldular. Ama bu insanlar, ne toplumsal düzenin bir eğilimi olan alkolizmden ne de bilinçsizlik ve cehaletten dolayı kendilerini kasıp kavuran tüberküloz hastalığından kurtulabildiler. Ve eğer yaşlı bir dede bugün sırf toplumda varolan haksızlık ve adaletsizliğin verdiği bitkinlik ve anarşist bir ruhla yaptığı hırsızlık sonucu ömrünü hapishanede geçirmek zorunda kalmışsa ve eğer bile bile kendi ellerimizle dilencilik mesleğine çocuklar yetiştiriyorsak tüm bunların asıl sebebi, bazı insanların kendi özel çıkarları için diğer insanları, kendileri için kullanılır birer araç haline getirmeleri ve onların hayatlarıyla oynamalarıdır. Basit ama yalın olan eski bir deyime göre, tüm bunların sebebi yine toplumsal düzendir. Tabanı oluşturan dev güç, yazgısına boyun eğmeyi bir tarafa bırakıp yakınmaları, sızlanmaları ve suskunluğu isyana dönüştürmediği sürece, haksızlıkların toplumdan ileri geldiğini tespit etmek ve bunu defalarca tekrarlamanın hiçbir anlamı yoktur. Tevekkül etmek hayvana mahsustur, isyan ise mantığı ve düşünmeyi gerektiren insanın özelliğidir!” Öyleyse insan olan mantıklıca davranmak zorundadır. Modern hayata doğru ve geniş bakış açısı başkaldırıyı ve öfkeyi gerektirir. Zaten emekçi sınıfın ve ezilen halkın durumunun düzelmesini; fabrika müdürlerine, ustabaşlarına, bakanlıkların görevli memurlarına, generallere ve onların emir kullarına kısacası egemen sınıfın kendisine bırakmak en büyük aptallıktır.
Şimdi bu söylenenler için “Bu politikadır” denilebilir. Ve bu söylenene sağda-solda şu da eklenebilir: “Bu işle ancak politikacılar ilgilenir, yazar bu işlere girmez”. Eğer işin kendisi mantıklıysa neden olmasın? Neden yazar yalnızca komedi veya özel dramların haricindeki kişisel yaşamı kolektif yaşama dönüştürecek tarihi ve toplumsal olaylara girmeye izni olmayan kukla olacak ki? Neticede yazarın kendisi de insan özelliklerine sahip olan bir varlık değil midir? Artık tarihten kalan dogmalar, tutuculuk, kötülük ve “sanat sanat içindir”ler zamanını doldurmadı mı? Onların gerçeği hiç yansıtmadığını kimse iddia etmiyor. Ama marifet gerçeği bir yerlerinden kopararak göstermek değil baştan sona bir bütün olarak gösterebilmektir. Bunun dışında yazardan daha fazla bir şey talep etmiyoruz. Olguları tanıması ve görmesi yeterlidir. Bir kez olgular ve olaylar kabul edilirse, eylemin kendisi kendini oluşturur. Bunun uydurma ve yalana hiç gerek yok.
O halde olgular ve olaylar önümüzde dizili bir vaziyette duruyorlar. Bugünün yazarı, yarının yazarı demektir. “Yalnızca ‘sanat’ demagojisini ortadan kaldırmakla işe başlayalım; samimi, gerçekçi, olumlu gözlemciler olalım ama eksiksiz olalım.” Gerçeği küçük parçalara bölmeyelim. Derinlemesine, olduğu gibi algılayabilmek için olguları birbirine bağlayarak ele alalım. Özel durumlar etrafında ya da kendi ekseni etrafında dönüp dolaşıp bıktırıcı durumlara saplanıp kalmayalım. Davanın kendisini, neden ve sonuçlarını daha uzaklarda arayalım ve bulalım. Bu bizim sanatçı görevimizdir.
“Hiç bir şeyden emin olunamaz” ya da “Hiç kimse gerçeği tam yakalamış değildir” türündeki ukala çağrılara izin vermeyelim.” Modern yaşamın yerine mistizmi koymak isteyenler, bilimin kendisine de aynı şeyi söylüyorlardı.
Sanat toplumsal olmadan gerçekçi olamaz. İhtilalci, devrimci olmadan da toplumsal olamaz. Kafa emekçisinin geleceğini ister istemez bu katılım belirleyecektir; işçi yığınları bilinçli bireyler haline bu katkılar sayesinde ulaşacaktır.
(*) Henri BARBUSSE’ün eleştiri ve yazı konusu yaptığı el yazmalarının yazarı. [Evrensel Kültür Dergisi, 2. Sayı, Ocak 1992]
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!