Eray Özer
Dünya temellerinden sarsılıyor. Ayağımızın altındaki toprak çatırdıyor. Yerkürenin her noktasında ya bombalar patlıyor ya da patlamaya hazır bombalar eller tetikte “düşmanın” bir yanlış yapmasını bekliyor.
Ahlak içi boş irice bir cevize benziyor. Herkesin hakkında atıp tuttuğu, kimsenin gerçekten içinde ne olduğunu merak etmediği…
Çalmamak aptallık, tevazu eziklik, mazlumların hakkını savunmak naiflik olarak kayda geçiyor.
“Demirin tuncuna insanın piçine kaldık” demişti Yaşar Kemal. Akıl insanı terk edip yapay zeka suretinde makinelere saklanmış gibi.
Kimse kendini nasıl bir geleceğin beklediğini kestiremiyor. Yarını yokmuşçasına yaşamak bir tercih değil artık. Bir mecburi hizmet.
İklim, ekonomi, sosyal güvenlik gibi başlıklara bakmaya kimsenin cesareti yok. Başta da siyasetçilerin.
Büyük anlatılar, kocaman silahlar, süper zeki makinelerle bizi muhteşem bir geleceğin beklediğine dair iri bir yalanın güneşinde ısınıyor herkes. Şimdilik.
Böyle zamanlarda mutlaka yapılması gerektiği üzere geçmişe dönüp baktığımızda büyük sosyal patlamaların öncesine benziyor her şey. O kadar tekinsiz, o kadar tehlikeli. Ve belki de o kadar yıkıcı.
Öfke saatlerdir korda bekletilmiş bir kızgın demir gibi. Evet, belki ona sarılanı da yakacak. Ama değdiği yeri de…
World Vision isimli insani yardım kuruluşunun dumanı üstüne raporu duruyor önümde. İçinde on temel gıda malzemesinin olduğu bir sepet/file hangi ülkede kaç günlük mesaiyle satın alınabiliyor, ona bakmışlar.
Merkezi Afrika Cumhuriyeti’nde bu pirinç, yağ, şeker, un gibi en temel malzemelerle dolu bir fileyi alabilmek için 30.1 gün, yani koca bir ay çalışmak gerekiyor. Hepsinden birer kilo var filede, yanlış anlamayın.
Sudan’da 19.3 gün, Somali’de 11.3, Uganda’da 7.3, Etiyopya’da 5.8, Senegal’de 4.6, Kenya’da 3, Guatemala’da 1.8, Vietnam’da 1.7 gün çalışmak gerekiyor bu file için.
Oysa İrlanda’da iki saatten biraz fazla çalışmak yeterli. ABD’de aynı şekilde. İsviçre’de de öyle. İsveç, Kanada, Finlandiya, Hollanda… Hepsinde sadece birkaç saat işin karşılığı dünyanın “öteki” kısmında bir ay, birkaç hafta yahut birkaç gün çalışarak ancak alınabilecek üç-beş kalemden müteşekkil bir file gıda malzemesi…
Vahamet ise şurada: Filesini bir ayda dolduramayanlar birkaç saatte doldurabilecekleri ülkelere hücum ederken geldikleri bu yeni topraklarda kocaman kocaman ümitsizlikler, gelir adaletsizlikleri, ekonomik krizler, konut krizleri buluyorlar karşılarında.
İşte Fransa. Lise öğrencileri, onlara katılan üniversiteliler ve giderek büyüyen Sarı Yelekliler günlerdir sokaklarda.
“Sarı Yelekliler kim” diyeceksiniz şimdi. Haklı olarak. Bilmiyoruz. Siyasal alanda temsil edilmeyen, yüksek vergilerin altında ezilen, hor görülen, başını sokacak ev bulmakta zorlanan herkes…
1993’te Hakan Albayrak “Her Şey Bir Rüzgara Bakıyor” şiirinde tam olarak böyle anlatmıştı bugün Fransa’da yaşananları:
Her şey bir rüzgâra bakıyor ağabey
Bakma esrar çekip mayıştıklarına
Bir gün var ya bu Mağripli çocuklar
Bir gün yakacaklar Paris’i.

Yakıyorlar. Onlara Belçika ve Hollanda’nın Mağriplileri ekleniyor şimdi. İtalya’da sağlıkçılar, İspanya’da evsizler, Portekiz’de kamyoncular, Arnavutluk’ta öğrenciler.
Hepsi sokakta. Hepsi öfkeli. Hepsi kendini aynı çaresizlikte boğulmuş hissediyor.
Her yer Mağrip, herkes Mağripli bundan sonra. Dünyanın “tok” yarısı da…
Güneyin bir ayda fileyi dolduramayıp kuzeye göçenleri kuzeyde yok olmaya yüz tutmuş, geleceğe dair hiçbir hayal biriktiremeyen orta sınıfın yanında hizalanıyor.
Tüm bunlar olurken koca Avrupa kıtası sadece tek bir ülkenin korkusuyla bir kenarda balistik füzeler biriktiriyor.
Berbat politikacılar yoksulları, işsizleri, açları kocaman yalanlarla diğer açların, diğer kimsesizlerin, diğer geleceksizlerin üzerine salmaya çalışıyor. “Şu köşede duran göçmen burada olmasaydı sen şimdi çok zengin olacaktın. Bana değil ona saldır” diyerek.
Çalışacak iş bulabilse filesini iki saatte dolduracaklar hıncını fileyi bir ayda dolduranlardan çıkarsın isteniyor.
Lakin görünen o ki bu defa “hayvan terli.” Lafla peynir gemisi yürümüyor. Irkçı yalanlar Avrupa’nın surlarında açılan koca gediği doldurmaya yetmiyor.
Alın size bir başka araştırma: Bugün Avrupa’nın en büyük 10 ekonomisinde çalışan gençlerin sadece yüzde 40’ı kendi istekleriyle ailesiyle birlikte yaşadığını söylüyor. Çalışma hayatına yeni atılan bir gencin maaşının yüzde 60-70’ini alıp götürüyor kira. Türkiye’den söz etmiyorum. Avrupa’nın en büyük ülkeleri bunlar. Bu gençlere verilen bir isim bile var: Kapının dışında kilitli kalan jenerasyon!
Fransa’da, İtalya’da, İspanya’da her beş gençten biri işsiz.

Ya işçiler? Küresel işçi hakları raporundan aktarıyorum: Avrupa, ITUC Raporu’nun yayımlanmaya başladığı 2014’ten bu yana 2026 itibarıyla en kötü karneye sahip.
Fransa ilk kez gerileyip raporda üçüncü sırada yer almış. İspanya, İtalya, Belçika… Üçü de kanunlara uygun, nizami işçi eylemlerini cezalandırma yoluna gitmiş.
Almanya, Hollanda ve İsveç’teyse işçilerin toplu sözleşme hakkı kısıtlanmış.
(Aynı raporda Türkiye sendikaların ve sendikacıların yaşadığı hukuki ve kanuni sorunlar nedeniyle en kötü 10 ülke arasında yer almış.)
Peki neden Avrupa? Öyle ya, neden Türkiye değil? Neden bir ayda bir fileyi dolduramayan Afrika değil?
Çünkü Avrupa’nın bir önermesi vardı. Vaatleri vardı. Önce kendi insanına, sonra insanlığa.
Neydi bu vaatler? Madde madde sıralayayım:
Demokrasi: Bugün kıtadaki ülkelerin neredeyse tamamında kitleler siyasal düzlemde temsil edilmediklerini düşünüyor. Politik dairenin dışında kalıyor. Yeşiller/sosyalistler gerçeklerden kopuk; aşırı sağ ziyadesiyle agresif ve yıkıcı; merkezi partiler güçsüz bulunuyor. Yeni bir dil, yeni bir önerme yok.
- Güvenlik: Rusya korkusu hem askeri harcamaları tetikliyor -ve dolayısıyla halkı fakirleştiriyor- hem de güvenlik algısını tarumar ediyor. “Madem tek bir ülkeye karşı koca bir kıta bu kadar korku yüklenecekti, o zaman biz bu Avrupa Birliği’ni niye kurduk” sorusu meşru bir soru.
- Ekonomik refah: Çin-ABD hattının dışında kalan Avrupa artık üreten değil tüketen bir pazar. Hammadde maliyetlerinde, teknolojide, yetişmiş insan gücünde Çin ve ABD ile onlara bağlı uydu merkezlerle başa çıkılamıyor.
- Özgürlük: Gazze turnusol kâğıdı gibi bir işlev üstlendi. İsrail karşıtlığı aşırı sağın çarpık tepkiselliğiyle (nasıl oluyorsa Yahudiliği de teorik olarak dışlayan aşırı sağ Gazze -ve aslında göçmen ve İslam karşıtlığı- noktasında İsrail’le aynı telden çalmayı başardı) birleşip özgürlükçü geçinen pek çok Avrupa devletinin eline sopayı almasıyla neticelendi. İşçi haklarını, sendikal faaliyetleri filan zaten yukarıda saydım.
- Eğitimde fırsat eşitliği: Fransa’daki liseli isyanı malum ama Avrupa Parlamentosu’nun geçen ay yayımladığı rapordan alıntı yapayım. Hemen her ülkede öğretmen açığı var, 14 ülkede kriz büyük. Öğretmenlerin yüzde 40’ı 50 yaşın üstünde çünkü gençler meslekte kalmak istemiyor. Dört öğretmenden biri önümüzdeki beş yılda mesleği bırakmayı düşünüyor. Öğretmen maaşları benzer maaş skalasındaki mesleklerden ortalamada yüzde 15 daha düşük. Mesleğin toplumda hak ettiği değeri gördüğünü düşünenlerin oranı yalnızca yüzde 15. Başka söze gerek var mı?

Son olarak Ocak 2026’da yayımlanmış bir başka raporla bu rakam kısmını ve yazıyı kapatayım. Bugün Avrupa’da yediği gıdanın güvenli olduğuna inanların oranı yüzde 49. Hukukun üstünlüğüne inananlar sadece yüzde 58. Çocuklarını daha iyi bir geleceğin beklediğini düşünenler yüzde 26. Ülkesinin gidişatını olumlu bulanlar yüzde 33. “Vergi dağılımı adil” diyenler yüzde 38. “Politikacılar benim de sesim oluyor” diyenler yüzde 26.
Nasıl? Rakamlar yer yer bizden de beter değil mi?
Peki neden Avrupa bu kadar önemli? Dünya bu zamana kadar Avrupa’nın çizdiği yolda yürüdü de ondan.
Evet, bu yaşlı kıta evrensel değerleri Afrika’nın kanlı elmasları, Latin Amerika’nın zengin arazileri, Uzakdoğu’nun egzotik güzelliklerini sonuna dek -ve bugün dahi- sömürerek ortaya çıkardı ama çıkardı.
Evet, tam da bu nedenle yazar ve şair Aime Cesaire meşhur Sömürgecilik Üzerine Söylem kitabında “Avrupa’nın ahlaken ve manen savunulmasının imkansız olduğunu” söylediğinde haklıdır.
Lakin Avrupa’yı bir faşizan bulut kapladığında ne olduğunu dünya daha önce gördü.
Bugünkü krizden de ya bir 68 Hareketi ya da yeni bir Hitler çıkacak. Öyle görünüyor.
Avrupa Parlamentosu’na 1979’da başkan seçilen Fransız Simone Veil teşekkür konuşmasında Avrupa’nın ilerlemesi gereken üç yolu şöyle tanımlamıştı: “Dayanışmanın Avrupası, bağımsızlığın Avrupası, işbirliğinin Avrupası.”
Bugün elde umutsuzluğun Avrupası, çaresizliğin Avrupası ve değerlerinden vazgeçmenin Avrupası var.
Son alıntımı Avusturyalı felsefeci ve matematikçi Edmund Husserl’den yapıp çekiliyorum:
“Avrupa’nın en büyük tehlikesi yorgunluktur.”
Yazıda bahsi geçen raporlar:
- World Vision International. (2026). Price Shocks 2026: The Affordability Crisis Moving Nutritious Diets Out of Reach. 12 Ekim 2026.
- (2025). Foundational Challenges: The Housing Struggles of Europe’s Youth. Avrupa Birliği Yayınlar Ofisi, Lüksemburg. 17 Aralık 2025.
- Hyland, M. (2026). “The Locked-Out Generation: Europe’s Housing Market Is Failing Its Young People.” Eurofound, 18 Şubat 2026.
- (2026). “Euro Area Unemployment at 6.4% — August 2026.” Euro Indicators, 1 Ekim 2026.
- International Trade Union Confederation — ITUC. (2026). ITUC Global Rights Index 2026. Uluslararası Sendikalar Konfederasyonu.
- Sorensen, T. B. (2026). Research for CULT Committee — Teacher Shortage Crisis in the European Union. Avrupa Parlamentosu, Vatandaşlar, Eşitlik ve Kültür Politika Departmanı, Brüksel. Eylül 2026. PE 789.500.
- Abdallah, S., Barberà Mas, E. ve Saujot, M. (2026). Unfulfilled Promises? The State of the Social Contract in the 21st Century. Hot or Cool Institute ve IDDRI. Ocak 2026.
Alınteri Gazetesi 21. Yüzyıla Sosyalizmi Yazacağız!